Moonfall

Ay Terörü: Moonfall

Felaket temalı yapımların önde gelen yönetmeni Roland Emmerich, bu kez Ay’ın saklanan büyük “sırrı”nı konu ediniyor. Sırtını komplo teorisine yaslayan eser, NASA’yı gerçekleri toplumdan saklayan bir kurum olarak resmetmeyi de ihmal etmiyor.  Moonfall’un aksiyon dolu sahnelerinde kendimizi sürekli bir dejavu duygusu içinde buluyoruz. Alman asıllı yönetmen, sanki Independence Day (1996), The Day After Tomorrow (2004) ve 2012 (2009) filmlerini karıştırıp  karma bir iş ortaya çıkarmış. Dolayısıyla “bu sahneyi daha önce izlemiştim” hissi filmin geneline yayılmış durumda. Önceki yapımlarında gördüğümüz performansına kıyasla, artık “yorulmuş” bir Emmerich var karşımızda. 150 milyon dolarlık yapım, görsel efektler bakımından bazı problemlere sahip. Örneğin uzay ortamına hâkim olan gerçekçiliği, aynı oranda Dünya’daki sahnelerin bütününde yakalayamıyoruz. Maalesef gişede umduğunu bulamayan yapım, zarar eden bir eser olarak hatırlanacak…

İflah olmaz bir komplo teorisyeni olan KC Houseman (John Bradley), Ay’ın dünya dışı canlılar tarafından  inşa edilmiş bir “mega yapı” oluğuna inanmaktadır. Bir okul profesörünün odasına gizlice girer ve Ay’ın mevcut yörüngesi ile ilgili bazı güncel datalara ulaşmayı başarır. Uydunun hareketlerinde tuhaf sapmalar vardır. Konu hakkında NASA’ya ulaşmayı başaramasa da, eski astronot Brian Harper‘a (Patrick Wilson) ulaşmayı kafasına koyar. 2011’deki bir uzay görevi sırasında bilinmeyen bir gücün saldırısına uğrayan Harper, en yakın ekip arkadaşını kaybetmesine rağmen Jocinda Fowler’ı (Halle Berry) Dünya’ya sağ salim indirmeyi başarmıştır. Emekli astronot, Houseman’ın oturduğu bölgenin yakınlarında astronomi dersleri vermektedir ve bu durum, çılgın teorisyen için bulunmaz bir fırsattır.

Oyuk Dünya (Hollow Earth), Düz Dünya (Flat Earth) ve Uzay Gemisi Ay (Spaceship Moon) teorileri, günümüzde halen popülerliğini koruyor; Godzilla vs. Kong’da (2021) Oyuk Dünya ve bu yapımda da Ay hakkındaki fikrin ortaya atılması, bazı küçük kitleleri mutlu etmiş olabilir. 1956 yılında Samuel Shenton tarafından kurulan Flat Earth Society (Düz Dünya Topluluğu), eskisi kadar aktif olmasa da halen belli azınlıkları peşinden sürüklüyor. Bilimsel yönü oldukça düşük olan bu teoriler, son yıllarda sinemada kendine yer buluyor, ancak gişeye oynayan bu yapımlar daha çok işin “eğlence” tarafıyla ilgileniyor. Dolayısıyla, hangi pazara oynadığını bilen bu filmlerin ciddiye alınma gibi bir kaygıları da yok.

Yönetmenin Harald Kloser ve Spencer Cohen ile ortak kaleme aldığı senaryo, klişelere sırtını dayamış durumda. Trajik kaza sonrası ailesi ve işinden olan Harper, yalnız ve kendini alkole adamıştır; 20’li yaşlardaki oğlu ile de arası pek iyi değildir. Hatırlanacağı gibi Emmerich, benzer baba oğul ilişkisine The Day After Tomorrow’da da değinmişti. İki yapımda da ilişkilerin rayına girmesine neden olan olay bir felaketin gerçekleşmesi. Sinema tarihinde, dünyanın ve insanlığın kurtarılması sahnelerinde mutlaka bir karakterin kendini feda ettiğine birçok kez şahit olduk. Moonfall’da da bu kural değişmiyor: Kaybedecek hiçbir şeyi olmayan Houseman, bu görevi seve seve üstleniyor. Senaryo, düşmüş karakter, güçlü devlet görevlisi ve çılgın teorisyenden oluşan üçlüyü bir şekilde aynı uzay mekiğine koymak için çok çabalıyor. Harper’a yeni Ay görevi için yardımcı bir mürettebat veriliyor, fakat fırlatma öncesi yaşanan depremden dolayı uzay mekiğinin bir motoru arızalanıyor ve kalkış iptal ediliyor. Zaten John Bradley’in Ay’ın Dünya’ya en yakın konumdayken kalkışın mümkün olduğunu fark etmesiyle, yardımcı mürettebatın bölgeyi terk  etmesi eş zamanlı gerçekleşiyor. Birden kendilerini bölgede yalnız başlarına bulan üçlü, bu ulvi görevi üstlenmek zorunda kalıyor. Independence Day örneğinde olduğu gibi, söz konusu düşman bizden çok daha gelişkin bir teknolojiye sahip olsa bile, insanlık kazanmak için gene bir yolunu buluyor.

Tip 2 uyarlıkların, Dyson Küresi benzeri bir teknoloji yardımıyla yıldızların bütün enerjisini kullanabilecek seviyede oldukları öngörülüyor; insanlık henüz Tip 1 seviyesine ulaşamamıştır. Yapımda, milyarlarca yıl önce evrenin başka bir köşesinde bulunan insanlığın ataları, geliştirdikleri yapay zekâların isyanına şahit olur. Nano teknolojiye sahip yapay zekâlar ve insanların savaşları uzun süre devam eder. İnsanlık, son çare olarak yapay uydular inşa ederek ve bilinçlerini Ay’ların içindeki elektronik ortama aktararak biyolojik varlıklarını sonlandırır. Evrenin farklı bölgelerine yönelen uydular, buldukları gezegenleri dünyalaştırarak insan DNA’larını gezegenlere serpiştirir. Bu yapay uydulardan birinin Dünya’nın yörüngesinde olduğunu keşfeden ve farklı şekillere girebilme yeteneğine sahip düşman da harekete geçmekte gecikmez tabii.

Düşmanları ile aynı teknolojiye sahip ve Ay’ın içindeki Dyson Küresi’nde varlıklarını dijital olarak sürdüren atalarımız, hayal edilemeyecek silahlara sahip olmalarına rağmen üç astronottan yardım dilenir. Akıllara zarar bu olay örgüsünde, bir noktandan sonra gerçeklikten de iyice uzaklaşılıyor. Ay’ın Dünya’ya resmen terör estirdiği ortamda, Harper’ın oğlunun üvey babası ile ilişkisine ve Fowler’ın asker olan eski kocasının fedakarlıklarına yer veriliyor. Hikâyede üç katmanlı bir yol izlense de, Ay’a giden üçlü haricindekiler ile özdeşleşemiyoruz. Hâliyle de Moonfall, büyük olmaya çabalarken küçülmekten kurtulamıyor…

Yazar: Buğra Şendündar

1979 İstanbul doğumlu. Sinemaya olan ilgisi daha yedi yaşındayken dedesiyle sabahlara kadar film izlemekle başlar. Daha önce çeşitli mecralarda sinema üzerine makale ve eleştiriler kaleme aldı. Günümüzde, Bilimkurgu Kulübü'nde yazarlık serüvenine devam ediyor. Ona göre sinema, insanın kendini keşfetmesidir.

İlginizi Çekebilir

Steven Spielberg

Artırılmış Sanal Gerçekliğin En İyi Kullanıldığı 5 Güncel Bilimkurgu Filmi

Artırılmış Gerçeklik (İngilizce Augmented Reality – AR) kavramı, Apple’ın yeni ürünü Vision Pro’nun lansmanının yapılmasıyla …

Bir Cevap Yazın

Bilimkurgu Kulübü sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya devam et