bilimkurgu kulubu

Film İncelemeleri Blade Runner 1982

Tarih: 15 Aralık 2015 | Yazar: Sinan İpek

0

Bir Filmin Anatomisi: Blade Runner

Not: Bu yazı sadece filmi izlemiş olanlar içindir. Spoiler içerir.

Blade Runner, hemen hemen bütün bilim kurgu severlerin gözdesi olan bir film. Benim için de öyle… Ancak ben bu yazımda internette genellikle tartışılan şeylerin dışına çıkmak istiyorum.

Bu yazıda:

  • Deckard bir replika mıydı?”
  • Sinemada gösterilen versiyon mu iyiydi yoksa sonradan çıkan yönetmenin kurgusu mu?”
  • Roman mı iyiydi yoksa film mi?” gibi sorularla fazla ilgilenmeyeceğim.

Ancak bu soruları atlamak da olmaz. Bir iki cümleyle bahsedip hızlı bir şekilde geçelim.

Birincisi: Bir sözlük yazarı “Filmin başında isyan eden altı replika var, ancak filmde 5 tanesini görüyoruz. Altıncısı Deckard’ın kendisi olmalı” demiş. Demek ki filmi dikkatle izlememiş. Çünkü filmde en başta replikaların ikisinin Tyrell şirketine girmeye çalışırken elektrik alanı tarafından yok edildiği, dördünün ise kaçtığı söyleniyor. Bu konu çok net. Gerçi Rachael de bir replika, ama o diğerleriyle birlikte değil. Rachael, Tyrell şirketinde çalışan ve kendisinin replika olduğunu henüz bilmeyen genç bir kadındır.

“Sinema versiyonu mu iyiydi yoksa yönetmenin kurgusu mu?” sorusuna gelince. Bu aslında kişisel bir tercihtir. Sinema versiyonu ile yönetmenin kurgusu arasındaki farklar:

  1. Yönetmenin kurgusunda Deckard’ın üst sesi kaldırılmış. İki versiyonu üst üste izleyince ben de yönetmene hak verdim. Deckard’ın konuşmaları tamamen gereksiz, hatta filmin havasını yok ediyor diyebilirim.
  2. Sinemada gösterilen versiyonda Rachel ile Deckard “sonsuza kadar mutlu yaşayacakları” kuzeye doğru arabayla gidiyorlar. Yönetmenin kurgusunda ise nereye gittiklerini görmüyoruz. Ben yönetmenin kurgusunu tercih ediyorum, çünkü kuzeye yolculuk sahnesinin filmin atmosferiyle hiç ilgisi yok. İki saat boyunca o karanlık distopyadan sonra mavi gökyüzüne geçiş, olabilir mi? Anlaşıldığı kadarıyla Dünya’da endüstriyel kirliliğin bir sonucu olarak global bir gece yaşanmakta. Filmin son sahnelerinde mavi gökyüzü olmamalıydı.
  3. Biliyorum, yönetmen Deckard’ın da bir replika olduğunu söyledi; yine de bu konu tartışmalı olmaya devam ediyor tabi. Orijinal romanda Deckard kesinlikle bir insandır. Filmin senaristi de Deckard’ı bir insan olarak yazdığını söyledi. Harrison Ford da aynı fikirde, hatta Deckard’ın replika olma ihtimaline öfkelendiği söyleniyor. Bence Deckard’ın replika olması olasılığı, filme Scott tarafından sonradan monte edilmiş ya da bir senaryo twisti olarak düşünülmüş, ama kullanılmamıştır.

“Roman mı iyiydi, film mi?” sorusuna gelelim. Bence en iyisi bu ikisini farklı iki eser olarak düşünmektir. Roman filme ilham vermiş sadece. Zaten filmin senaryosu birçok yerde romandan ayrılıyor.

Romandan Deckard’ın evli olması, çatıda beslenen elektrikli koyun, mesmerizm dini gibi şeyler atılmış.

Yine de romana sadık kalınan pek çok nokta var. Ünlü bir makalede filmin çürüyüp yok olan şeylerle ilgili olduğu söyleniyor. Gerçekten de öyle! Pris’in çöpte saklanması, Sebastian’ın erken yaşlanması, replikaların ömürlerinin kısa olması, polis şefinin bürosunun çatısındaki atıl eşyalar, araba parçalayan cüce çeteleri vs…

Bütün bunlar romanın teması olan entropi ile ilgili. Romanda entropi bir düşman, bir şeytan olarak ele alınıyor: Her şeyi yıkıp çürüten, dekompoze eden bir şey olarak.

Ridley Scott, P. K. Dick’ın çürümekte olan entropik dünyasını filme aktarmak için çöpleri göstermiş bize. Aynı duyguyu veriyor mu? Kısmen. Yine de filmin atmosferi entropik çöküşten ziyade bir şehir distopyasını çağrıştırıyor. Ama ikisi de aynı kapıya çıkıyor sonuçta, yani ölüm gerçeğine, her şeyin sonlu olmasına, her şeyin yok olmasına… En mükemmel şeylerin bile bu çöküşten kurtulamamasına… (Mesela Nexus’ların)

Gaff ne demişti?

“Yok olacak olması ne kötü, ama hangimiz öyle değiliz ki?”

Filmdeki Semboller

Ben aslında bu yazıyı fazla uzatmadan filmde gördüğüm bazı simgeleri çok da yorum yapmadan sıralamak istiyorum.

Örneğin tipik İllüminati simgeleri olan göz ve piramitlere filmde çok yer verilmesi var. Bu ikisi filmin başlangıç sahnelerinde karşımıza çıkıyor. Tyrell şirketinin binası piramit şeklinde. Artık bu mısır piramitleri mi yoksa toplumsal statü sembolü mü, bilemem. Bana daha çok Maya tapınakları gibi geldiler. Ya da belki de Babil Kulesi… Babil Kulesi, bilindiği gibi insanın tanrıya başkaldırması ile ilgilidir.

Tanrıya başkaldırı demişken, filmin birçok yerinde bunu da görüyoruz. Replikalar, sahte tanrı Tyrell’e başkaldırırlar. Sebebi, ölümlü olmalarıdır. “Neden bizi ölümlü yaptın?”

Dertleri budur.

Göz sembolüne gelelim: Filmin ilk dakikalarında ekrana kısa süreliğine (piramit görüntüleriyle birlikte) iris görüntüleri de yansıtılır. Ridley Scott bunu niye yapmış, bu iris görüntüleri neyi simgeliyor?

BLADE RUNNER

İrisin üzerimizde büyülü bir etkisi vardır ve bir çok sanatçı onu bir simge olarak kullanır.

Göz sembolü birçok yapıtta tanrıyı simgeler. (Picasso’nun Guevernica’sındaki gibi.) Yani “her şeyi gören bir Tanrı”nın simgesi olarak göz sembolü sık sık karşımıza çıkar. İnsanın tanrıya isyan etmesinin bazı nedenleri vardır. Bunlardan biri “neden bizi ölümlü yaptın?” sorusudur. İncil’e göre tanrının insanı ölümlü yapmasının nedeni, yasak meyveden yemesidir. Bu yüzden ölümlü hale getirilerek cennet bahçesinden kovulmuştur. Hıristiyan inancına göre, yalnızca iman edenler yeniden cennet bahçesine alınarak orada ölümsüz yapılacaktır. Yani tanrı insana ölüm üzerinden şantaj yapmakta, “bana iman edersen, bana şartsız koşulsuz iman edersen, seni ölümsüz yaparım” demekte.

Düşen Melekler

Çok tipik bir başka sembolizm de bu. Düşen Melek (Falling Angel) Batı sanatında çok fazla kullanılan bir semboldür. Hem de yalnızca yüksek sanatta değil, popüler sinemada da çok fazla karşımıza çıkar. Kısaca Düşen Melek bazen Lucifer‘dır bazen de günaha batmış insan… Düşüş (Fall) bir çok roman ve filmde karşımıza çıkar ve cennetten kovulanı (insan ya da şeytan) temsil eder. Heavens (cennet) kelimesi aynı zamanda Gökler anlamına gelir ki Hıristiyanlık (sonradan) cenneti gökyüzüne yerleştirmiştir. (Orijinal yeri Dünya’da bir yerdedir Cennet Bahçesi‘nin.) Bu durumda, cennetten kovulanlar da elbette Dünya’ya düşecektir. (Cennet’in gökyüzünün son katında olması meselesi Platon’a kadar giden, ilk çağ astronomisi ve felsefesi ile ilgili derin bir konu, burada girmek istemiyorum ama şöyle bir yazı var, okumak isterseniz. ) Nexsus’lar da Dünya dışı kolonilerden geliyorlar, yani Dünya’ya düşen meleklerdir onlar.

Düşüş, cennetten kovulmayı temsil ettiği gibi, yine Hıristiyanlık mitolojisinde günahkar bir hayatı da temsil eder. Buna göre düşüş, günahın içine batmak, yozlaşmaktır. (Gece kulübünde iğrenç bir işte çalışan Zhora’yı düşünün ya da sürekli adam öldüren Roy ve Leon’u.) Ki filmin sonlarına doğru Roy, Tyrell’le konuşurken itiraf eder, tıpkı bir katoliğin papaza günah çıkarması gibi:

“I’ve done questionable things./Ahlaki yönden tartışılır şeyler yaptım.”

İnsanın Ölümlü Olması Meselesi

Yine Hıristiyanlık felsefesinde (ya da mitolojisinde) insanın ölümlü olması konusu temel bir konudur. Buna göre Tanrı, günahkar olduğu için Adem’i ölümlü yapıyor.

Filmde Tanrı (Tyrell) ile Roy (Adem) arasındaki pazarlığı görüyoruz. Ölümsüz olamayacağını anlayan isyankar kul (Roy) şöyle söyler: “Nothing the god of biomechanics wouldn’t let you in heaven for./Bio-mekaniğin tanrısı adamı boş yere cennete almaz.”

Filmin sahte tanrısı (false god) Tyrell’in kocaman, büyüteçli gözlükleri vardır. Roy adamı gözlerini oyarak öldürür vs.

Blade Runner Scott

Trifokal (Üç Odaklı) gözlükleriyle bile gerçeği göremez Tyrell. Aynı şekilde zihinsel miyopluğu yüzünden kendi manevi oğullarının yani kendi yaratısı olan replikaların azabını da görememektedir. Bu bize Shakespeare’nin Kral Lear’ında Gloucester Kontu’nun gözlerinin oyulmasını anımsatıyor.

İnsanın tanrıya isyanının nedenlerinden biri de, Tanrı’nın her şeyi görüp bildiği halde müdahale etmemesidir. Nitekim, Pablo Picasso’nun meşhur Guevernica tablosunda sol üst köşede pek zayıf bir ampüle benzeyen tanrının gözü vardır. Tanrı, katliamı gördüğü halde müdahale etmemiş, engellememiştir. İşte Picasso bu noktaya basar parmağını.

guernica

Sol üst köşede “Her Şeyi Gören Bir Göz” olarak simgelenen tanrı, katliama seyirci kalmaktadır.

Havva ve Yılan

Bir başka simge de yine İncil’den (Genesis bölümünden) alınma. Hepimizin bildiği Havva ve Şeytan hikayesi… Filmde Zhora bir gece kulübünde yılanla (cinsel olduğu anlaşılan) bir gösteri yapar. Kadını soyunma odasına kadar takip eden Deckard, kadına ahlaken istismar edilip edilmediğini sorar. Zhora’nın yanıtı mükemmeldir:

“Şaka mı yapıyorsun sen?/ Are you for real?”

Bu sahnelerde Deckard aptal bir surat ifadesi takınmıştır. Kadın elbette günah işliyordur, hem de bilinçli olarak. (Şeytan tarafından kandırılan Havva…)

Joanna Cassidy Zhora

Havva, günahı bilinçli bir şekilde işlemiştir.

Göz Sembolü:

Filmde göz sembolü birkaç farklı yerde karşımıza çıkar. Örneğin Voight-Kampff testi irisin videoya kaydedilmesi ile yapılır.

Voight Kampff

İristeki hareketler, replikaları ele verir.

Replikaların Gözleri

Filmde replikaların gözlerinde tuhaf iris ışıkları vardır. Gözleri kedi gözü gibi parıldar karanlıkta. (Hatta bir sahnede Deckard’ınki de parlıyor. Replika olduğuna dair bir başka kanıt.)

Replicant

Filmin tamamında replikaların retinaları ışıldıyor. Ruhun simgesi olan göz, replikalarda kırmızı bir ışıktan başka bir şey yansıtmıyor. Replikaların ruhsuz olduklarına dair bir işaret midir bu?

Göz ve illuminati saçmalıklarına daha fazla girmek istemiyorum, çünkü sonu gelmiyor. Bana göre göz ve piramit sembolleri ille de dini ya da ocult bir şeylerle ilgili olmak zorunda değil.

Bunu biraz açmak istiyorum. Birincisi, göz bizim için en önemli organdır. Beş duyu organımızın en önemlisi, bize en çok bilgi vereni… Hayatta kalmamızı büyük oranda borçlu olduğumuz organdır. Ayrıca ruhun simgesi, iç dünyamıza açılan kapıdır. Sanatçıların gözü bir simge olarak kullanmasından daha doğal ne olabilir?

Blade Runner

Romanda soyu tükenen ilk canlı baykuştur. Bu tekil yokoluş gerçek hayatla karşılaştırıldığında, önemsiz görünüyor. Günümüzde her gün yüzlerce türün yok olduğu söylenmekte.

 

Piramite gelince… Bildiğimiz gibi dağlar ve tepeler koni ya da piramit biçimindedir. Çünkü tabanı geniş olan biçim dengelidir. Yerçekimine karşı koyabilir, kolay kolay devrilmezler. Bu nedenle (devrilmedikleri için) piramitlerin bir statü ya da güç simgesi olarak kullanılmasından normal ne olabilir? Aslında Mısırlılar da mezarlarını aynı sebepten piramit şeklinde yapmışlardı; yoksa onca taş rastgele biçimde üst üste yığılsaydı çökerdi. Mısırlılar ve Mayalar piramitleri doğadan örnek alarak üretmişler. Sanatçılar niye piramidi simge olarak kullanmasın ki?

Tyrell Building

Zigurat, Piramit, Maya Tapınağı, ya da Babil Kulesi… Hepsi de aynı sembolik kökene işaret ediyor. Aynı zamanda doğanın biçimsel bir öykünümüdürler.

Şu da var ki Mısır ve Maya uygarlıkları toplumsal statü uygarlıklarıdır. Yani bu uygarlıkların varlığı piramit biçimindeki şekillerine bağlıdır. Altta köylüler ve işçiler, üstte yöneticilerin olduğu bir toplumsal statü piramidi düşüncesi de doğadan örnek alarak oluşturulmuş olmalı. Her neyse, bu konuda bu kadar yazmak yeter bence.

Filmde başka simgeler de var: Örneğin, ruhun simgesi olan güvercin… Roy öldüğünde havaya bir güvercin uçuyor. (Hıristiyanlıktaki teslis inancında Kutsal Ruh güvercinle simgelenir.)

Blade Runner (Scott, 1982) The Final Cut [BDRip1080p Ita-Eng].mkv_snapshot_01.47.29_[2015.12.12_00.57.58]

Ruhu temsil eden güvercin, göğe yükselirken artık özgürdür.

Filmde İsa da bir simge olarak kullanılmış. Roy ile Deckard arasında geçen son mücadelede Roy, bozulan sağlığını (sonu yaklaşmaktadır çünkü) bir süre daha korumak için eline çivi saplar. Bu da İsa’nın çarmıha gerilmesine bir gönderme olmalı diye düşünüyorum. Hıristiyanlık mitolojisinde bu tür işaretlere stigma deniyor.

Blade Runner (Scott, 1982) The Final Cut [BDRip1080p Ita-Eng].mkv_snapshot_01.40.12_[2015.12.12_01.02.54]

Tipik bir stigma.

Tutarsız Noktalar

Yazıyı sonlandırmadan önce her izlediğimde filmde beni rahatsız eden saçmalıklardan bahsetmeden edemeyeceğim. Yanlış anlaşılmasın Blade Runner en sevdiğim filmler arasında yer alır. Ama kasap sevdiği eti yerden yere vururmuş değil mi?

Voight-Kampff Testi: Belli ki bu test bir çeşit Turing Testi, ama empatiye dayalı. Romanda bu testin bir empati testi olduğu birkaç kere vurgulanıyor.

Şimdi düşünelim… Bu test neyi ölçüyor? Empatinin varlığını mı, yokluğunu mu? Leon testi geçemiyor çünkü kaplumbağa ile ilgili soruya yanıt vermekte zorlanıyor. Annesi ile ilgili soruda ise tamamen kopuyor. Yani Leon’da empati var, bu yüzden testi geçemiyor. Filmdeki replikaların en psikopatı olan Leon, ters dönmüş bir kaplumbağanın görüntüsünü bile zihninde canlandırmakta zorlanıyor, çünkü içinde bir yerlerde Asimov’un birinci yasasına benzer bir empati yasası var. O halde nasıl öyle kolayca insan öldürebiliyor? Burası pek açık değil. Bildiğimiz gibi psikopatlık empati yoksunluğuyla ilgilidir.

Rachael ise testi neredeyse geçiyor. (Normal bir replikada 30-40 soru yeterli olmaktadır; ancak Rachael için 120 soru gerekmiştir.) Oysa Rachael, sorulara empati kurmadan, soğuk ve mantıklı yanıtlar veriyor. Rachell filmde oldukça duygusal, insansı bir replika olarak gösterilmemiş miydi? Replikaların en yumuşağı olan Rachel, test sırasında nasıl böylesine soğukkanlı olabiliyor ve sorulara böylesine mantıklı yanıtlar verebiliyor?

Yani bence burada senaristler nasıl bir test oluşturacaklarına tam karar verememişler gibi…

Senaristler P. K. Dick ile Asimov’u birbirine karıştırmış da olabilirler. Ben, Robot’ta Asimov robot psikolojisini ele almıştı. Ben, Robot’taki öykülerin konusu, Susan Calvin adında bir psikolog tarafından robotların oldukça basit üç yasadan ibaret olan psikolojilerinin incelenmesidir. Ancak bu üç basit yasa büyük karmaşalara neden olmaktadır. Yine de sonuçta anlaşılabilir ve kontrol edilebilir bir psikolojileri vardır robotların.

Susan Calvin’in Bir Küçük Kayıp Robot adlı öyküdeki tehlikeli robotu yakalamasını ele alalım. Susan Calvin, robotu birinci yasaya aykırı davranamayacağı gerçeğinden yola çıkarak yakalar. (Birinci yasa, hiçbir robotun bir insana zarar veremeyeceğini söyler.) Bozuk olan robot bu yasayı çiğneyebilirken diğerleri bunu yapamayacaktır. Böylece hatalı olan robot bulunur. (Bkz. Little Lost Robot (Bir Küçük Kayıp Robot) adlı öykü.)

Blade Runner’da da buna benzer bir teknik kullanılmış. Replikaların canlılara zarar vermekte zorlandıklarını, böyle bir şeyi düşündükleri zaman bile dışarıdan kolayca ölçülebilen duygusal bir tepki verdiklerini görüyoruz (Voight-Kampff Testi). Nitekim hiçbir fabrika, hatta Tyrell gibi haris olan bir şirket bile katil robotlar üretemez. Üretilen her robotta bir çeşit sigorta bulunması gerekir, Asimov’un birinci yasasına benzer bir şey… Dick bunun empati yeteneği olacağını tahmin etmiş, ki oldukça da mantıklı. O halde bizim empatik robotlarımız insanlara kesinlikle zarar vermemeliler. Ama Nexus 6’lar insanlara zarar verme konusunda pek de sıkıntı yaşamıyorlar gibi görünüyor.

Belki de Roy’un en sonunda Deckard’ı kurtarmasını bununla açıklayabiliriz. Ama diğer cinayetler havada kalıyor yine de.

Repkilalar Tam Olarak Ne?

Beni rahatsız eden ikinci konu da bu. Repkilalar nedir? Robot mu? Genetik mühendislik eseri canlılar mı?

Hem filmde hem de romanda bu konu tam açıklığa kavuşmuyor. Kitabın adından da anlaşılacağı gibi (Androidler Elektrikli Koyun Düşler mi?) replikalar hem android (insansı makine) hem de elektrikle çalışan robotlar olmalarına rağmen, aynı zamanda da organik yaratıklardır.

Filmde bazı yerlerde replikalar aslında birer robotmuş gibi, bazı yerlerde ise organik canlılarmış gibi ele alınıyor. Bu da Şirinler’in bazı sahnelerde pet şişe, bazı sahnelerde ise karınca büyüklüğünde çizilmesi gibi bir şey bence.

Bir de şu genetik mühendislik konusu var. Ben replikaların genetik olarak nasıl tasarlandıklarını ya da üretildiklerini hala anlamış değilim. Genleri varsa, canlı olmalılar. Örneğin her ne kadar Pris bir robot gibi ölse de ötekilerin kanı basbayağı akıyor.

Replikaların genetik tasarım ürünü canlılar olduğunu düşünelim. Peki nasıl üretildiler? Döllenmiş bir yumurta hücresinin genleri değiştirilerek mi? Öyle olmalı, çünkü yapısal genetik değişiklikler hayvanlara sonradan eklenemez.

Yani replikalar döllenmiş gerçek bir anne yumurtasından üretilmiş olmalılar. Bu döllenmiş ve genetiği değiştirilmiş yumurtalar, daha sonra yapay ya da gerçek bir rahme konmuş olmalı… Yani bizim gibi 9 ay 10 gün yapay bir rahimde ya da bir taşıyıcı annenin karnında büyümüş olmalılar. Belki ilaçlarla falan bu süre kısaltılmıştır. Yine de replikalar bizim gibi doğmalı ve uzun ya da kısa bir çocukluk dönemi geçirmeliler. Genetik mühendislik böyle işliyor çünkü.

Ama bu anlattıklarımızın hiç birini filmde bulamıyoruz. Replikalara çocukluk anıları sonradan ekleniyor. Demek ki bir çocukluk yaşamamış, yetişkin olarak doğmuşlar.

Ama bu imkansız!

Gerek film gerekse roman bu noktada saçmalıyor yani.

Ayrıca bir sosyal çevrede büyümemiş replikalar, insanları nasıl bu kadar iyi anlayıp manipüle edebiliyorlar? Bilindiği gibi, bir sosyal çevrede büyümeyen çocuklar sonradan konuşma becerisi kazanamazlar. Bir çocuğun beyninin doğru biçimde şekillenmesi yıllar boyu sosyal bir çevrede büyümesine bağlıdır. Replikalar dünyaya yetişkin olarak geldilerse geri zekalı, dilsiz ve otistik olmaları gerekmez mi?

Replikalar Frankeştayn mı?

Filme göre replikalar yapay olarak üretilmiş organların birleştirilmesi ile yapılmışlar. Çünkü filmde “ben sadece göz yaparım” diyen bir Çinli var. Tyrell’in kendisi de sadece beyin üretiyor.

Demek ki replikalar aslında bir çeşit Frankeştayn.

Yani parçaları ayrı ayrı yapılıyor ve sonradan birleştiriliyor.

Ama bu da saçma… Çünkü bildiğimiz gibi, her canlı hücresi genleri kendisininkinden farklı olan hücreyi reddeder. Yani replikaların bağışıklık sistemi farklı kökenden gelen organları reddecektir. (Organ nakillerinde karşılaşılan en büyük sorun olan organ reddini düşünün.)

Durumlar biraz karışık gibi…

Hem ayrı ayrı üretilmiş organlar nasıl birbiriyle böylesine mükemmel biçimde entegre olabiliyor. Her kıl köküne giden bir sinir vardır. Tyrell ürettiği beynin sinir sistemini bir başkasının ürettiği deriye nasıl monte edecek? Beyindeki her bir siniri, derideki her bir kıla bağlaması lazım.

Bir başka sahnede bir Çinli kadın yılan pulunu elektron mikroskobunda inceliyor ve pulun hücrelerinden birini üzerindeki (!) seri numarasından kimin yaptığını buluyor. Ancak replikalar, ya da sahte hayvanlar organikse, bu seri numarası oraya nasıl eklenmiş? Sonradan basılmış derseniz olur tabi.

Roy’un Meşhur Son Konuşması

Yazı giderek uzamaya başladı. Ama madem yazmaya başladım, biraz daha devam edebilirim.

Roy’un yağmurda öldüğü sahnedeki meşhur konuşmasına hiç girmiyorum bile… Roy, “Siz insanların hayal bile edemeyeceği şeyler gördüm” diyor. “Orion’un omzunda saldırı gemilerinin ateşe verildiğini…

Peki, ama bildiğimiz kadarıyla Orion’un omzunu oluşturan iki yıldız birbirinden binlerce ışık yılı uzaktadır. Yani böyle bir adres yok maalesef. Roy nerede savaştığını tam olarak bilemiyor. P. K. Dick çok iyi bir yazar olmasına karşın, kitapları bilimsel hatalarla doludur diyerek affedelim.

Peki, şuna ne demeli… Yine Roy’un konuşmasından Nexus 6’ların evrende oldukça uzaklara gittiğini ve bayağı bir macera yaşadıklarını anlıyoruz. Peki, beş yıllık ömürlerinde o kadar uzaklara nasıl gittiler ve geri döndüler? Bu sorunun cevabı ise ne yazık ki verilmiyor.

Anlaşıldığı kadarıyla Nexus 6’lar oldukça pahalı modeller. Düşünün bir… Bir kolonide yaşarken çok pahalı olan hizmetçi modellerden birini satın alıyorsunuz, ama satın aldığınız modelin ömrü sadece 5 yıl ve üstelik sapır sapır insan öldürebiliyor. Çok kötü bir üretim ve pazarlama stratejisi olurdu bu.

Zhora Neden İşe Giriyor?

Zhora’nın neden bir gece kulübünde çalıştığı da açıklığa kavuşmamış. Nexus’lar Dünya’ya gelir gelmez hedefleri olan Tyrell’e ulaşmaya çalışmışlardı doğal olarak. Ama bunu başaramadılar. Çünkü Tyrell’e ulaşmak öyle kolay değildi. Bu amaçla replikaların en korkuncu olan Leon, Tyrell şirketinde işe girer. Mantıklı. Peki ama dişi replika Zhora neden bir gece kulübünde çalışma gereği duysun ki? Geçinebilmek için gereken parayı kazanmaktan başka bir sebep gelmiyor aklıma. Ama Nexus’lar zaten her istediklerini elde edebilen olağanüstü güçlü replikalar değil mi, neden Dünya’da kaldıkları kısa bir süre içinde çalışmak zorunda kalsınlar?

Her Robot En Az Kendisini Üreten Mühendis Kadar Zeki midir?

Bir zamanlar öyle olduğu sanılırdı gerçi, ama bu da sibernetik bir şehir efsanesinden başka bir şey değil.

Bir robot, kendini üreten mühendisten daha zeki ya da daha az zeki olabilir. Bunda yapay zeka açısından bir engel yok. Gerçi henüz hiç bir mühendis kendisi kadar zeki olan bir bilgisayar yapamadı, o da ayrı bir konu… Yani Roy’un Tyrell’i satrançta yenmesi de pek mümkün görünmüyor bana.

[imdb id=”tt0083658″]

Etiketler: , , , , , , , , , , , ,


Yazar Hakkında

Yazar, çizer, düşünür, öğrenir ve öğretmeye çalışır. Temel ilgi alanı Bilimkurgu yazarlığıdır. Bunun dışında Matematik, bilim, teknoloji, Astronomi, Fizik, Suluboya Resim, sanat, Edebiyat gibi konulara ilgisi vardır. Ara sıra sentezlediklerini yazı halinde evrene yollar. ODTÜ Matematik Bölümü mezunudur ve aşağıdaki başarılarıyla gurur duyar:TBD Bilimkurgu Öykü yarışmasında iki kez birincilik, 2. Engelliler Öykü yarışmasında birincilik, Ya Sonra Öykü Yarışması'nda finalist, Mimarlık Öyküleri Yarışması'nda finalist, 44. Antalya Altın Portakal Belgesel Film Yarışmasında finalist. Ithaki yayınları Pangea serisinin 5. üyesi "Beyin Kırıcı" adlı bir romanı var. https://www.ilknokta.com/sinan-ipek/beyin-kirici.htm