Tevfik Uyar ile Röportaj

İlk olarak sizi okur yönünüzle tanımak isteriz. Kitaplarla nasıl tanıştınız acaba?

Babam şehirlerarası otobüs işletirdi. Otobüste unutulan kaset ve kitapların sahibi çıkmazsa; benim ilgimi çekebilecek olanları bana getirirdi. Şu an çok iyi anımsamıyorum ama sanırım ilk getirdiği kitap; ya da en azından benim sonrasında yıllarca saklayıp defalarca okuduğum ilk kitap, Jules Verne’e ait “İki Yıl Okul Tatili” idi. Nihayetinde ilkokuldaki çocuk kitaplarını saymazsak, büyük ölçekli kitap olarak sadece onu anımsıyorum. En çok kitap okuduğum dönemse o zaman Orta-1 dediğimiz, 6. sınıftı. Benim zamanımda ilköğretim 5 yıllıktı; Anadolu liseleri vardı ve ilkokula müteakip giriliyordu. Eskişehir Kılıçoğlu Anadolu Lisesi’nde orta birinci sınıfta Türkçe öğretmenimiz Nurten Koçak’tı. Haftada bir “kitap değişim” günü yapardı. Biri çıkar tahtaya, getirdiği (ya da bir önceki hafta alıp da bitirdiği) kitabı tanıtır, isteyenler el kaldırır, isteyenlerden birine verirdi. O sayede çok sayıda tür ve yazarla tanışmış oldum.

Sizi en çok etkileyen yazarlar kimlerdir?

Ortaokul, lise, üniversite… Her dönem farklı yazarlara düşkün oldum. Hepsinin de ayrı bir katkısı olmuştur. Ama bugün bu soruyu geriye dönük yanıtlamam gerekirse Cengiz Aytmatov, Peyami Safa, Stephen King, Carl Sagan, Ursula K. Le Guin, William Gibson, Stanislaw Lem diyebilirim.

tevfik uyar

Okur kimliğiniz size hayata dair neler kattı?

İnsan kimi okuduğu kitapların içeriğini, ayrıntılarını ve hatta o kitabı okuduğunu bile unutuyor; ama okuma süreci sonunda farkında olmadan değişiyoruz. Okumak bir zihin yapılandırma sürecidir. Detayları unutsak da bir kitap okuduğumuzda ve bitirdiğimizde artık farklı biri olduğumuza inanırım. Bu yüzden bu soruya vereceğim yanıt, okuduğum kitapların hayata bakış açımı şekillendirdikleridir. Verdiğimiz herhangi bir karar sinir ağlarımızdaki aktivitenin bir sonucu. Kitaplar sinir ağlarında hangi düğümün hangi şiddetle ateşleneceğini değiştiriyor bir anlamda. İster istemez de tüm kararlarımızın ardında aslında birikimli olarak hayatımız boyunca okumuş olduğumuz kitapların -azıcık bile olsa- etkisi olduğunu düşünüyorum.

Şimdi de müsaadenizle yazar yönünüzü tanıyalım istiyoruz. Yazarlığa başlama sürecinizden biraz bahseder misiniz?

Yazarlığa başlama sürecini, biraz abartılı bir yaklaşımla ilkokul dörde kadar indirebilirim. Ben “ilk kitabımı” ilkokul 4’te yazmıştım (İsmi de şöyle absürt bir şeydi: RA VE UFOLAR VE BİLİM TEKNİK). Küçük öyküler yazmaya çalıştığımı da hatırlıyorum o dönemde. Ne zaman öyle bir şey yapsam İlkokul öğretmenim Nilgün Kozinoğlu’na götürür gösterirdim. O diğer sınıftaki öğretmen dostlarına benim yaptıklarımı gösterirdi. Bunların hepsinin motivasyon kaynağı olduğunu düşünüyorum. İlkokulumuzun kendine ait bir kütüphanesi vardı. Oradaki öğretmene yollamıştı beni. İlkokul 4 ve 5’te çoğu vaktimi orada harcadığımı hatırlıyorum. Öğretmenlerimi asla unutmam. Her biri bana çok şey katmıştır; hepsine müteşekkirim. Ayrıca babam da -yazdıklarını kimseyle paylaşmasa da- kendi çapında yazardı. Yayımlamadığı şiirler ve anı kitapları var. Ona da mutlaka özenmiş olmalıyım; ve tabii o da doğal olarak her daim beni desteklemiştir.

Sizce “iyi yazar”ın tanımı nedir?

Böyle sorulunca yanıt vermek zor. Bence “iyi eser” neyse onu tanımlayabiliriz ve illaki bir iyi yazar tanımı yapacaksak sıklıkla iyi eser yazan bir yazara “iyi yazar” diyebiliriz. İyi yazar tanımı tek başına, yani eserden bağımsız olarak düşünürsek problemli bence. Her yazarın iyi eserleri de var kötü eserleri de. Ama bir anlamda cevap vermiş oldum sanırım: İyi eserler veren yazara iyi yazar diyebiliriz. Bana göre iyi eser, diyalogların doğal, olay örgüsünün tutarlı olduğu, mümkünse bir entelektüel birikime dayanan ve bunu da okura sezdirmeden aktaran bir eserdir diyebilirim.

Yazmakla ilgili herhangi bir metodunuz var mı? (Belirli saatlerde yazma ya da gündelik kelime hedefleri v.b.)

İteratif yazıyorum ben. Önce kabataslak, aklımda olanları yazıyorum. Sonra her seferinde baştan başlayıp geliştiriyorum. Ara vererek eseri ve zihnimi nadasa bırakıyorum mutlaka. Yazdığım şeye birkaç ayda bir yeniden uğruyorum ve bunu önemli buluyorum. Zihinsel durumumuz değişkenlik gösterir; bir yazıyı aylarca bırakıp aylar sonra yeniden dönmek hem onu zenginleştirmek, hem evvelki yazım sürecindeki hataları görebilmek adına çok önemli. Bir tür ölçüm güvenilirliği gibi: Birinin ateşini ölçerken bir kez ölçmek yerine 3-4 kez ölçüp ortalamasını almalıyız; tek bir ölçümde tesadüfi hatalar ya da birtakım sapmalar ortaya çıkabilir. Bunları bertaraf etmenin yolu birkaç ölçümdür. Benzeri yazım süreci için de geçerli bence.

Bir bilim insanı olarak bilimkurgu edebiyatı hakkında düşünceleriniz nelerdir? Sizce “İyi bilimkurgu iyi edebiyattır” sözü ne anlam ifade etmektedir?

Sondan başlayayım: “İyi bilimkurgu iyi edebiyattır” argümanı bilimkurgunun “bilim” tarafıyla olduğu kadar; hatta belki daha da fazla olmak üzere “kurgu” tarafıyla ilgili. Elbette bilimsel zeminle de ilişkili; ama iyi bilimkurgunun iyi edebiyat olduğu örneklere bakarsanız sadece bilimsel bir çerçevede değil, aynı zamanda toplumu, kültürü, teknolojiyle toplumun ilişkisini, yeni bir kültür yaratırken kullanılan hayal gücünü ve bunların sosyolojik kuramlarla -ya da gerçeklerle- çok iyi bağlantılara sahip olduğunu keşfedersiniz. Bana göre “Mülksüzler”’i hem iyi bir bilimkurgu hem de iyi bir edebiyat yapan şey sadece bilimsel çerçevesi değil, edebi çerçevesidir. Aynı şekilde “Solaris” de bilimsel bir problemi tüm bilinmezlikleriyle aktarırken yaptığı psikolojik tahliller, oluşturduğu tekinsizlik hissiyle, yani zaten iyi bir edebi eserden olan beklentilerimizi karşılar ve hatta üzerine çıkar. Belki böylesi daha da zordur zaten: Şüphesiz iyi bilimkurguyu iyi edebiyat yapan şey; kurguladığı dünyayı zaten elde var olan malzemelerle değil, üstüne üstlük spekülatif malzemelerle oluşturabilmektir.

Geçtiğimiz günlerde Çözülme adlı romanınız yayımlandı. Romanın yazılma ve yayımlanma sürecinden bahseder misiniz?

Çözülme, “Yas” adlı kısa öykümü uzun metrajlı bir film ya da bir kısa dizi serisine dönüştürmek üzere gözden geçirmemle ortaya çıkan bir roman. Baba olmadan önce yazdığım kısa öyküyü, baba olduktan sonra daha dokunaklı bularak, üzerinde daha çok emek harcanmaya değer buldum açıkçası. Dolayısıyla her bir sayfanın empatiyle işlendiğine güvence verebilirim.

Bir bilimkurgu yazarının geleceğe ilgi duyması kaçınılmaz. Krayonik teknolojisini oturup bir kez bile düşünmemiş olmak mümkün değil. Temel olarak krayonik; yani bir gün yeniden uyandırılmak üzere dondurulmak, yaşlanmanın bu vesileyle durdurulması, aslında bir tür tek yönlü zaman yolculuğu teknolojisi. Bu teknoloji henüz mümkün olmasa da öldüğünüz zaman “bir gün insanları yeniden diriltmek mümkün olduğunda uyandırmak üzere” donduran şirketler hizmete girdi bile. Yas hikâyesini ve dolaylı olarak da romanı ortaya çıkaran soru “bu teknoloji mümkün olsaydı hayatımız nasıl değişirdi” sorusu. Bu bir tür ölümsüzlük; ama sonsuz, sürekli, “bedavadan” bir ölümsüzlük değil. Elbette bunun bazı bedelleri olacaktır. Ölümsüzmüşçesine geleceğe erişebilirsin veya yaşamını tıbbın sana dermanını sağlayacağı tarihe erteleyebilirsin ama bunun için mevcut yıllarından, sevdiklerinden vazgeçmen, belirsizliği de göğüslemen gerekir. Ben bu durumu yazmak istedim ve çözülmenin konusu da tam olarak bu.

Hız çağındayız malum. Bilgi sürekli form değiştiriyor. Sanatın ve edebiyatın bu bağlamda dönüşümü hakkında ne söyleyebilirsiniz?

Doğru; bu beni “geri kalmışlık” ve “rahatsızlık” hissiyle karşı karşıya bırakıyor; zira ben de galiba artık dinozorluk mertebesine yükselme tehlikesiyle karşı karşıyayım. Bilgi akışı artık görsel ve dijital, çünkü yeni neslin talebi de alışkanlıkları da bu yönde. Aslında bu dönüşümün farkında olarak Türkiye’de podcast yayıncılığını başlatan ilklerden biriyim ama sesten videoya dönüş o kadar hızlı oldu ki; o arayı ben de kaçırdım.

Belki de sadece fanatik bir bilimkurgu izleyicisi olduğumdan değil, bu dönüşümün de farkında olduğumdan artık sinema sanatına yönelmeye, o sanatın bir parçası olmaya çalışıyorum. Açık söylemek gerekirse; çağ olarak yazılı edebiyatın sonuna geldiğimizi hissediyorum. Çok değil 30 yıl sonra “kitap yazmak” diye bir şeyin hâlâ var olacağından emin değilim. Akademik bir uğraş ve bilgi paylaşım metodu olarak var olmaya devam edecektir ama kültür ürünü olarak varlığını sürdüreceğinden ümidim yok açıkçası.

Yeni dosya çalışmaları var mı? Varsa bahsetmek ister misiniz?

Gönlüm Çözülme’nin bir üçleme olmasından yana. Devam planlarım hazır. Ancak -açıkça söylemek gerekirse- ülkemizde bilimkurguya olan talebin düşük olması biraz motivasyon kırıcı. Kurgu dışı kitaplarım ziyadesiyle talep görüyor. “Safsatalar” 12 baskı yaptı mesela; ancak henüz ikinci baskıyı gören kurmaca eserim olmadı.

Aslında bu yüzden uzun yıllar boyunca bilimkurguya emek vererek bu alanı hep diri tutmaya çalışan Bilimkurgu Kulübü’ne de yeri gelmişken çok teşekkür etmek istiyorum. Türkiye’de bilimkurguya olan ilgiyi ayakta tutan en köklü oluşumlardan biri oldu her zaman.

Son olarak okurlarımıza söylemek yahut eklemek istediğiniz şey var mı?

Çok teşekkürler.

Yazar: Emre Bozkuş

ben bir şarkıyım/atlas denizlerinden geldim/önümde dalgalar vardı/arkamda dalgalar/dalgalar bitince/ben de biterim

İlginizi Çekebilir

outlast

Korku Bilimkurgu ile Buluşursa: Outlast

Video oyunlarının altmış yılı aşkın bir geçmişi vardır. 1958 tarihli Tennis for Two adlı tenis …

Bir Cevap Yazın

Bilimkurgu Kulübü sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya devam et