mikail boz

Mikail Boz ile Röportaj

Öncelikle bizi kırmayıp röportaj teklifimizi kabul ettiğiniz için teşekkür ederiz. İlk olarak sizi sinefil yönünüzle tanımak isteriz. Sinemayla nasıl tanıştınız acaba?

Merhaba, ben teşekkür ederim. Benim jenerasyonumun bilgisayar ve internetin henüz olmadığı zamanlarda en fazla kullandığı kitle iletişim aracı televizyon ve sinemaydı. Sinemaya dair zihnimdeki ilk imge, 90’lardaki Parliament Sinema Kulubü’nün jenerik müziği. Pek çok filmi heyecan içinde o büyülü müzik ile tanıdım. Sinemada ilk izlediğim film ise 1997 yılında vizyona giren Godzilla’ydı. Sonrasında evde sinema kültürünün ve VCD’lerin yaygınlaştığı bir dönem geldi. Ailecek çok film izlerdik. Profesyonel olarak ise sinema ile temasım biraz tesadüfi oldu denilebilir. Üniversitede bölüm tercihi yaparken “Radyo, Televizyon ve Sinema” bölümünü “kulağa daha hoş geldiği için” annemin tavsiyesiyle tercih ettim. Bu bölümü okurken bizlere öğretilen kuramsal bilgi, filmlere bakış açımı biraz zenginleştirdi. Film eleştirileri yazmaya ve artık filmlere farklı bir gözle bakmaya başladım.

Ayrıca kısa bilimkurgu öyküleri kaleme aldığınızı da biliyoruz. Sizi en çok etkileyen yazarlar kimlerdi?

Bilimkurgu türünde Stanislaw Lem’in Solaris, Yenilmez ve Aden romanlarını çok severim. Lem’de bana cazip gelen şey, bilinmeyen ile temasın yarattığı ikilemler olmuştur hep. Lem, evrene daima insan merkezli bakmanın sorunlarını çok güzel dile getirir. Ötekiyi, bilinmezi tanımak, onun tarafından tanınmak bizim için temel bir ihtiyaç olmasına rağmen, Lem bunun hiç de kolay olmayabileceğini çok güzel gösterir. Bunun yanı sıra Philip K. Dick’i, özellikle Android’ler Elektrikli Koyun Düşler mi?, Karanlığı Taramak gibi romanlarını çok beğenirim. Melankoli, kimlik ve benlik tartışmaları, gerçek ile sahtenin iç içe geçmesi… Dick gibi bilimkurgu yazarları, romanlarında benimsedikleri ideolojik örüntülerden bağımsız olarak, bu ideolojiye saplanıp kalmadan çok iyi bir diyaloji yaratırlar; yani kahramanları çok gerçekçi konuşur. Yazar onları kalıplar içinde ele almaz, gerçek varlığı ve çelişkileri içinde resmeder. Bu da bana hep cazip gelmiştir. Bunların dışında biraz klasik gelebilir ama Arthur Clarke’ın Rama ve Uzay Macerası serisini, sahip oldukları inanılmaz yaratıcı güç ile Asimov’un Vakıf serisini, Ray Bradbury’nin Fahrenheit 451‘ini, Strugatski Kardeşler’in Uzayda Piknik’ini çok beğenirim.

Okur kimliğiniz size hayata dair neler kattı?

Edebiyatla gerçek anlamda tanışma sanırım 12 yaşımdayken olmuştu. Fyodor Dostoyevski’nin Yeraltından Notlar eserini okuduğumda bir nevi beynimden vurulmuşa dönmüş, bir diş ağrısının insan üzerindeki etkileri ve bunun betimlenmesi beni çok şaşırtmıştı. Bence edebiyatın en büyük katkısı, dünyaya alışageldik yollar yerine farklı ve “yamuk bakma” fırsatı vermesi. Kültür çoğu zaman kendi özgülünde dünyaya bakmanın “normal” yolunu öğretir size. Edebiyat ise bütün o çıkmaz sokaklarında ve sonsuza uzanan labirentlerinde bunu bozar; kültürün içinde kültürü bozunuma uğratır. Dahası edebiyat bize bir “dil” sağlar. Kendinizi, toplumu dünyayı size sunulan bu dil vasıtasıyla yeniden ifade eder, yepyeni göstergelerle tanışma fırsatına sahip olursunuz. İşçi köklerine sahip çıkan bir insanım. Sanırım beni el işçiliğinden kafa/beyin işçiliğine, akademisyenliğe götüren, edebiyatla girilen bu yakın temas oldu. Edebiyat, özellikle de iyi edebiyat olmasaydı çok farklı bir yerde olurdum.

Yeryüzü Müzesi

Şimdi de müsaadenizle yazar yönünüzü tanıyalım istiyoruz. Yazarlığa başlama sürecinizden biraz bahseder misiniz?

Yanlış hatırlamıyorsam 15 yaşındaydım. İşçilik dönemlerimdi ve açık ilköğretim okulunun sınavlarına hazırlanıp giriyordum. Bir keresinde sınav için okulun bahçesinde sınava giriş saatini beklerken çevremdekilerin gerginliği dikkatimi çekti ve “Sınav Canavarı” diye fantastik bir öykü yazdım. Sonrasında fantastik ve bilimkurgu ile ilgilenen gruplarla temasa geçtim, yazmaya daha büyük bir ilgi duydum. Daha çok okudukça, klasik eserlerin tadına vardıkça ben de bu yazma serüvenine kendimi bıraktım. Yazma eylemi benim o zamanki yaşamımı yeni bir dille, yeniden ifade kanalı sağlıyordu. İlk e-kitabımı da Xasiork çatısı altında çıkardım. Yeryüzü Müzesi’nde Son Yolculuk başlıklı bir öyküm yayımlandı. Bunların yanı sıra acemice de olsa denemeler, film eleştirileri yazmaya başladım. Yazmak ile dünyayı anlamlandırmak benim için eş anlamlıydı sanırım.

Sizce “iyi yazar”ın tanımı nedir?

Bence iyi yazar, öncelikle yaşadığı dönemin ve toplumun nabzını, eğilimlerini, sorunlarını iyi gözlemler. İyi edebiyat her şeyden önce iyi bir içerikle, insanların dert edindiği sorunlara/sorulara cevap arayışıyla başlar. İkincisi, bu içeriği iyi bir dille, biçim ile insanlara sunar. Dahası iyi yazar “hakiki” kahramanlar yaratır. Onların eserlerinde bir yapaylık duygusu çok fazla hâkim olmaz; kahramanlar sahip oldukları inançları canhıraş biçiminde savunur, dile getirir. Dahası çelişkilerden, paradokslardan da bağımsız değillerdir. Cervantes’in, Joyce’un, Dostoyevski’nin, Tolstoy’un, Balzac’ın, Mann’ın, Melville’in, Camus’nün, Dick’in, Asimov’un, Celine’in, Clarke’ın, Kafka’nın, Lem’in, Tanpınar’ın farklı ekollerden gelse de ortaklığı bu bence. Dünyayı duyumsama, algılama ve eserlerinde bir dünya yaratma çabası, bu yazarlarda sahip oldukları ideolojik angajmanlardan bağımsız olarak eserde canlılık kazanan dünyaya karşı bir tutumda kendini gösteriyor. Örneğin Asimov, Vakıf’ta Gaia’nın varlığına karşı şüphecidir, onun kapsayıcı, kontrol edici, “çoğul” özünü benliğin ve tekilliğin bir tehdidi olarak kavrar. Buna karşın Gaia’nın özvarlığının sunduğu çoğunlukla heyecan verici özellikleri neredeyse hayranlıkla betimlemekten kaçınmaz. İşte bu ikircikli yönler, hakikatin doğal olarak sahip olduğu çoklu anlamlar, iyi yazarın kaleminde çok sesliliğiyle yankı buluyor.

Yazmakla ilgili herhangi bir metodunuz var mı? (Belirli saatlerde yazma ya da gündelik kelime hedefleri v.b.)

Yazma konusunda biraz gece kuşuyum. Gecenin geç saatlerinde yaratıcılığımın daha fazla yükselişe geçtiğini hissederim. Gündelik yazma hedeflerim olmadı; başta denedim ama başarısız oldum. Bunun yanı sıra yazma konusunda mükemmeliyetçiliğe karşıyım. Genelde aklıma estikçe, esinlenme oldukça iyi kötü notlarımı alıp zaman geçtikçe onları yetkinleştirmeye çalışırım. Böylece metin, zamanla fazlalıklarından, kabalıklarında arınır ve daha incelikli, daha iyi biçeme dönüşmeye başlar. Aşırı mükemmeliyetçilik her zaman hevesleri kırıcı etki yapar. Bu yüzden hem bilimsel hem de edebi çalışmalarda iyi-kötü işe koyulur, zamanla metni sürekli yetkinleştirir, üzerinde çalışırım. Pek çok “iyi” yazara, onların notlarına baktığımızda da bunu görürüz. Örneğin Ulysses çok zor ve iyi bir metindir ama Joyce tek bir yazışta bu metni ortaya çıkarmamıştır. Üstünü çizmiş, yeniden yazmış, yazdığını silmiş, eskisine dönmüştür.

Bilimkurgu yazarı olarak, bilimkurgu edebiyatı hakkında düşünceleriniz nelerdir? Sizce “İyi bilimkurgu iyi edebiyattır” sözü ne anlam ifade ediyor?

Klişe ama doğru bir ifade. İyi edebiyat sizi yaşadığınız çehrenin dışına çıkarır. Burada Vadi paradigması iyi bir benzetmedir. Orada bir yerde; ötelerde ulaşılması ve gidilmesi gereken, mutluluk saçan ideal bir yer vardır ve iyi edebiyat, genel olarak iyi sanat, bunun özellikle arayışını konu alır. Cevap vermek zorunda değil… İlla fiziki olarak başka diyarlara yolculuk etmeniz de gerekmez; yaşadığınız çevreye başka gözlerle bakmak da, bir nevi “yamuk bakmak” da aynı etkiyi yaratır. İyi edebiyat dünyayı yapı bozumuna uğratır. Alışkanlıkları yıkar. Sarsıcı, hatta yıkıcı karşılaşma olanakları sunar. Bu “çarpma” zaten sizi afallatır. Bir süre sonra kendinize gelemez, eskisi gibi olamadığınızı hissedersiniz. Bilimkurgu gündelik olanın sınırlarının ötesine taşmada harika bir olanağa sahip. Bu yüzden iyi bilimkurgu aynı zamanda sizi farklı diyarlara götürür, yaşadığınız dünyanın yegane dünya olmadığını hatırlatır. Veya bir fikri alıp onun olası sonuçlarına götürür, beyin jimnastiği yaptırır. Dolayısıyla bence iyi sanat, iyi edebiyat ve dolayısıyla iyi bilimkurgu sonunda sizi yeni oluşlara götüren bir şeydir.

sinemada bilimkurgu ve kiyamet

Kısa süre önce “Sinemada Bilimkurgu ve Kıyamet” isimli inceleme kitabınız okurla buluştu. Özellikle post-apokaliptik alt türe yoğunlaştığınız eserinizde, mitlerden ideolojilere değin kıyamet fikrinin izini sürüyorsunuz. Kitabın yaratım sürecinde karşınıza çıkan ve sizi çok etkileyen şeyler oldu mu?

Beni çok etkileyen, başta bilinçsiz de olsa yaşadığımız çağı anlamada, bu çağa ilişkin çok iyi kavramlar seçmem oldu. Mit, ideoloji, kıyamet, tür… Bu kavramların hepsi çifte değerli. Araştırmaya başladığımda tanım yapmaya çalıştığımda hep bu ikircikli yönle karşılıyor, endişeleniyordum. Örneğin mit kavramı hem bir “anlatı”, hikâyeyi ifade ediyor hem de mistifikasyon yani hakikatten uzaklaşma, gerçekliğin bozunuma uğratılması anlamına geliyor… İdeoloji hem organize fikir, tutum ve eylemleri hem de yanlı, sıklıkla da önyargılı düşünce sistemlerini… Bu çifte değerlilik, başta bilimsel düşüncenin kesin tanımlar ve sonuçlar isteyen dünyasına ters gibi görünse de bir süre sonra bunların filmlerdeki izi sürüldüğünde filmlerin tam da bu çiftedeğerlilik üzerine kurulu olduğunu, katı tanımlar yerine akışkan, dönemsel, yaygın bir diyaloji üreten, kaygıları dile getirirken bir yandan bunları bastırmaya çalışan çok katmanlı kültürel ürünler olduğunu görmeye başlıyorsunuz. Bu beni etkilemişti ve başlangıçta araştırmanın sonucunda göreceğim olgulara biraz tersti.

Sinemada Bilimkurgu ve Kıyamet kitabınızda akademik bir kaygı güttüğünüz fark ediliyor. Akademinin bilimkurguya yaklaşımı konusunda ne düşünüyorsunuz?

Aslında bu kitabı yazarken akademik kalıplardan biraz uzaklaşmaya çalıştım ve çalışmayı baştan yeniden ele aldım. Bilimsellik kıstasından sapmadan bu konuyla hobi düzeyinde ilgilenen kişiler için okuması kolay bir kitap yazmaya çalıştım. Umarım bunda başarılı olmuşumdur. Türkçe dışındaki literatürde bilimkurguya dönük sistematik bir ilgi söz konusu; bu çalışmalar da genelde eleştirel okullardan yararlanıyor. Örneğin S. Sontag gibi yazarlar bilimkurguyu yıkımı imgeleyen, bundan zevk damıtan bir tür olarak değerlendirirken, D. Suvin gibi yazarlar bilişsellik vurgusuyla “iyi” ve “kötü” bilimkurgu ayrımı yapıyor. Bu yaklaşımın Türkçede önemli bir temsilcisi olan Ünsal Oskay’ın Çağdaş Fantazya kitabı, bilimkurguya dönük bu yaklaşımı güzel bir şekilde özetliyor. Türkçedeki bilimkurguya yaklaşım ve baskın yön hâlâ bu minvalde. Bilimkurguya dönük akademik ilgi 2000’lerden sonra artışa geçti. Çeşitli edebi metinlerin, filmlerin incelenmesi söz konusu oluyor. Çalışmaların büyük çoğunluğu betimsel sınırlarda kalıyor; daha az bir kısmıysa metinleri yorumluyor, ancak çok az bir kısmı anlamlandırma düzeyinde bir analiz sunuyor.

Akademide genel olarak bilimkurgu türüne yönelik bir kuşku var. Neye hizmet ettiği, aslında neyi gösterdiği, neyi meşrulaştırdığına dönük sürekli bir şüphe söz konusu. Türün esas üretim merkezinin Hollywood olması da bunda önemli bir etken. Tür sinemasının ticarilik, boş zaman doldurma, eğlencelik doğası burada tetikte durmayı gerektiriyor. Bununla birlikte, kitabımda hem dönemsel hem de tek tek filmler düzeyinde yaptığım incelemeler böyle kesin yargılara karşı mesafeli olmayı gerektiriyor. Hollywood tek yanlı, tek sesli bir sinema olsaydı basit propagandanın ötesine geçemezdi. Tam da zorunlu olarak sahip olması gereken çok seslilik, uç ideolojilere karşı bir mesafe olsa da belli başlı ideolojilerin müzakere yoluyla tartışmaya açılmasını, onların konuşmaya katılmasını sağlıyor. Bu yüzden elimizde tek bir “bilimkurgu” yok. Aslında bilimkurgular var. Hepsi özgül bir şekilde değerlendirilmeyi bekliyor.

Sinema üzerine başka kitap çalışmalarınız olacak mı, yoksa karşımıza bir roman ya da öykü derlemesi ile çıkmayı mı tercih ederdiniz?

Sanırım ikisi de olacak. Hâlihazırda bir süreden beri yazdığım, gün geçtikçe yetkinleşen, dönüp dönüp yeniden ele aldığım öyküler ve novella’lar var. Onları yayımlatmayı düşünüyorum. Bunun yanı sıra hem Türk hem de dünya sineması konusunda, daha özelde sinemanın modern toplumsal yaşamdaki iyileştirici gücü üzerine kitap çalışmalarım ve projelerim bulunuyor. Edebiyatçı ve akademiysen kimliğim birlikte gidecek gibi…

Son olarak okurlarımıza söylemek ya da eklemek istediğiniz bir şey var mı?

Bu güzel sohbet için Bilimkurgu Kulübü’ne teşekkür ederim. İlgilenenlere, Fihrist Kitap etiketiyle raflardaki yerini alan kitabımı okumalarını tavsiye ederim. Okuyanların bilimkurguya yönelik farklı ve derin bir bakış yakalayacağına inanıyorum.

Yazar: İsmail Yamanol

Amatör bir düş gezgini, saplantılı bir bilimkurgu hayranı. Kuruculuğunu ve genel yayın yönetmenliğini üstelendiği Bilimkurgu Kulübü'nde at koşturmayı sürdürüyor.

İlginizi Çekebilir

gecmiste gecen bilimkurgu filmleri

Konusu Geçmişte Geçen 10 Bilimkurgu Filmi

Bilimkurgu, yapısı itibarıyla insanların geleceği düşlediği bir sanat alanı. İnsanların hayal dünyalarında yarattığı gelişimler bilimkurgu …

Bir Cevap Yazın

Bilimkurgu Kulübü sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin