bilimkurgu kulubu

Genel

Tarih: 24 Temmuz 2015 | Yazar: Konuk Yazar

2

Ölümsüzlük Üzerine Bir Sorgulama

Ölüm korkusu, tüm hayvanlarda ortak, evrimsel uyum başarısını artıran bir olgudur. Muhtemelen de en çok insanı etkiler. Yer yer, sohbette konusu açılınca ya da belki bir yakın kaybedilince, insanlar ölümü düşünür ve genellikle bu düşünceler pek hoş olmaz. Aslında bu korku, bir yerde mantıksız görülebilir: İnançlı insanlar için çoğunlukla, ölümden sonra şöyle ya da böyle bir yaşam vardır. İnançsız insanlar için ise bir hiçlik vardır ve bu hiçlik korkulacak bir şey değildir, zira ondan korkacak bir özne yoktur. Nasıl doğumunuzdan önceki zamanları kastederek “ne kadar korkunç günlerdi” diye düşünmüyorsanız, öldükten sonra da her şeyin çok korkunç olacağını düşünmenin de bir anlamı yoktur. Kısacası aslında ölümün, can verme sürecinde yaşanan acı dışında korkulacak pek bir yanı yoktur. Ne var ki, canlıların evrimsel uyum başarısını arttırdığı için (bu korku sayesinde bir geyik, kendisine hızla koşan bir aslandan kaçmaya başlar) hepimiz ölümden şöyle ya da böyle korkarız ve buna karşı koymakta da genelde pek başarılı olamayız.

Ölümsüzlük, her zaman insanların hayali olmuştur. Antik zamanlardan beri süregelen bir ölümsüzlük arayışı vardır. Kimileri mitolojilerin, efsanelerin peşinden gidip kıta kıta ölümsüzlük çeşmesini aramış, kimileri ise aynı arayışı simya çalışmaları ile gerçekleştirmiştir. Günümüzde ise bununla ilgili bazı bilimsel denemeler ya da bilimkurgusal tahminler mevcut. Örneğin, tıpta yaşlanmayı yavaşlatacak ya da tersine çevirecek yöntem arayışları devam etmekte. Birçokları ise gelecekte insan beyninin bir bilgisayara yüklenerek ölümsüzlüğe ulaşabileceğimizi düşünüyor.

Ölümsüzlük arayışına vurgu yapan The Fountain (Kaynak) filminden bir kare.

Peki, şimdi bu hayallere ve ölümsüzlük düşüncesine biraz daha farklı açılardan bakmaya ne dersiniz? Gelin tek tek, değişik durumlar hayal edelim.

İlk olarak, oldukça basit bir şekilde ölümsüzlüğü bulduğumuzu düşünelim. Gereksiz karışıklıklar, bilgisayarlar, beyinler, şunlar bunlar yok. Basitçe, yaşlanmıyorsunuz. Kendi bulunduğunuz bedende sonsuza kadar yaşayabilirsiniz. (Elbette dış etkenler tarafından tetiklenen ölümleri –trafik kazaları ya da savaşlar gibi- önemsemiyoruz burada.) Kulağa hoş geliyor değil mi? Burası mükemmel, ancak diyelim bunu beceremedik. Ama hey durun, sıkıntı yok: Hiçbir insan, iş gördüğü sürece beyninden başka pek bir organını önemsemez. Haksız mıyım? Asıl ölüm, hep beyin ölümü olarak düşünülmez mi? Bizim dünyayı algılamamızı sağlayan beyin değil midir? Yani, aslında beyni kurtarırsak bir problem de kalmıyor demektir.

Biz de öyle yapalım: Diyelim ki, bir vücudun yaşlanmasını durduramıyoruz, ancak beyin nakli yapabiliyoruz. Bu sayede, her yirmi beş – otuz senede bir, insanların beyinlerini yeni şablon bedenlere aktarabiliyoruz,ya da bir başka deyişle, eski bedenlerimizi yenileyebiliyoruz. (Pek çok bilimkurgu hikayesinin konusu olmuştur bu hayal.) Aynı kola, bacağa, mideye sahip olmasak da, beynimiz ve dolayısıyla “biz” aynı olduğumuz için, bu da kuşkusuz ölümsüzlük sayılabilir.

İnsan beyninin veri olarak depolanması da bir çeşit ölümsüzlük olarak görülebilir.

Peki, biraz daha karamsar olalım: Bu da olmadı, ve bilincimizi kurtarmak için başka yollar aramaya başladık. Üstün bilgisayar teknolojilerimiz ve biyomedikal cihazlarımız sayesinde, bir insanın beynini tam olarak haritalayıp bilincini bir bilgisayar programına aktarmayı başaran bir yöntem geliştirdik. Bu sayede, ölmek üzere olan insanların bilinci bir bilgisayara aktarılıyor ve kendi bedenleri yok ediliyor. Sonrası çok farketmez: O zamanın şartlarına ve teknolojisine göre, insanlar belki bir robotik vücutta günlük hayata devam ederler ya da sanal bir gerçeklikte emekliliğin tadını çıkarırlar.

Nasıl? İşler biraz karışmaya başladı gibi, değil mi? Başlamadı mı? O zaman aynı geleceği çok az değiştirerek tekrar hayal kurmaya devam edelim.

Ölmeye yakın, beyniniz taranıyor ve bilinciniz bir bilgisayara naklediliyor. Ancak bu yapılırken ufak bir komplikasyon var: Siz hala canlısınız. Bu da yetmezmiş gibi, bilinç bilgisayara naklolduktan sonra, bilim insanları size bilincinizin bulunduğu bilgisayarı –belki bir USB bellek, belki bir robot kafası- gösteriyorlar. Sonra da bedeninizi yok ediyorlar.

dna_cancer

Nasıl, hala ölümsüz hissediyor musunuz?

Muhtemelen hayır. Tamam, bilinciniz sonsuza kadar var olacak. Uyandığınızda tamamen sizin anılarınıza sahip, kişilik özellikleri sizinkilerle aynı nurtopu gibi bir programımız oldu. Bilim adamları işlemden önce sizi uyutup “uyandığında bir robot olacaksın” dese aslında pek bir sıkıntı yok. Ama o robotu, ayrı bir varlık olarak karşınızda görmek? Eee, bu siz misiniz yoksa değil misiniz? Pratikte aynı şey olsa da, psikolojik olarak epey farklı olduğunu söyleyebiliriz.

Ölüm de, ölümsüzlük de böyle ilginç şeylerdir işte. Sizi bilmem, ancak ben işin temelinde bizim dünyayı algılamamızın olduğunu düşünüyorum. Mesela, üzerine düşünmesi keyifli felsefi paradokslardan biri, sizin aslında tek bir kişi olmadığınızı iddia eder. Her yaşadığınız an, size farklı bir şey kattığı için, bir önceki andaki insanla aynı insan olmazsınız. O yüzden, 50-60 sene sonra bambaşka birisi olacağımız için, o yıllarda kapımızı çalacak olan ölümden korkmak da anlamsızdır denebilir belki. Ya da, madem pratikte ölümden anladığımız şey bilincin kaybı, o zaman büyük bir hafıza kaybı ölüm sayılabilir mi? Bu tip sorular, aslında bize işin içinden çıkmanın ne kadar zor olduğunu gösteriyor.

istock_000008777932medium-young-vs-old-hands

Peki, acaba ölümsüzlük gerekli midir? Elimizde ölümsüzlüğe olanak tanıyan teknoloji varsa bunu kullanmalı mıyız?

Bu zor bir soru. Her birey, içten içe “evet” der. Ancak büyük resme baktığımızda, ölümsüzlüğün o kadar iyi sonuçlar doğuracağından emin olamayız.

İnsanlık karmaşık bir dokuya sahiptir. Bu dokuda en dikkat çekici zıtlıklardan birisi de, genç-yaşlı zıtlığıdır. Gençlerin hevesi, enerjisi, cesareti ile yaşlıların bilgeliği, tecrübesi birleşince, ortaya mükemmel şeyler çıkabilir. Ölümsüzlüğü getirmek, insanlığa gençleri kaybettirebilir. Gerek Dünya, gerekse insanların yayılacağı diğer sistemler, ölümün olmadığı bir popülasyonu kaldırmakta güçlük çekeceklerdir. Bir süre sonra doğum oranının sıfırlanacağını öngörmek de zor değil. Buna gerek kalmasa bile, yaşlı popülasyon genç popülasyonu sayıca çok geride bırakacak ve belki de düzen bozulacaktır. Sonuçta, belki de insanlığın ilerlemesinin önü kesilecek, hatta yine belki insanlık, galaksiye yayılıp milyarlarca yıl varlığını sürdüreceğine, yeteri kadar hızlı gelişemediği için Dünya’da tıkılıp kalacak ve birkaç bin yıl sonra, yaşanılmaz hale gelen Dünya’da yok olup gidecek?

Neyse, siz şimdilik bunlara kafayı takmayın. Onun yerine bir an önce bir ölümsüzlük yöntemi bulmaya çalışalım.

Laf aramızda, benim ömrüm içinde bulunursa hiç insanlık falan dinlemem, saldırırım.

Hazırlayan: Zeki Doruk Erden

Etiketler: , , , , , , , ,


Yazar Hakkında

Bu içerik bir konuk yazar tarafından üretilmiştir. Siz de sitemizin konuk yazarlarından biri olabilirsiniz. Yapmanız gereken tek şey, kaleme aldığınız bilimkurgu temalı makale ve öykülerinizi konukyazar@bilimkurgukulubu.com adresine göndermek. Editör onayından geçen yazılarınız burada yayınlanıp binlerce okurun beğenisine sunulacaktır. Gelin bu arşivi birlikte büyütelim...