bilimkurgu kulubu

Araştırma

Tarih: 19 Mart 2020 | Yazar: Çağrı Mert Bakırcı

0

Savaş Psikolojisi: İnsanlar Barış İçinde Yaşamakta Neden Bu Kadar Zorlanıyor?

Dünya tarihi ile ilgili hangi kitabı okursanız okuyun, temel izleniminiz muhtemelen şu olacaktır: İnsanlar için birbirleriyle barış içinde yaşamak imkansız gibi gözüküyor. Peki, ama neden? Dünya tarihi ile ilgili kitaplar genellikle Sümerler ve MÖ 3,000 civarında ortaya çıkan Mısır uygarlığı ile başlar. Bu noktadan günümüze kadar tarih, neredeyse sonsuz bir savaşlar kataloğu gibidir. 1740 ve 1897 arasında Avrupa’da 230 savaş ve devrim yaşandı ve bu süre zarfında ülkeler askeri harcamaları dolayısıyla neredeyse iflas ediyorlardı.

Savaşlar, on dokuzuncu ve yirminci yüzyılların başlarında biraz azaldı; ancak bunun nedeni sadece savaşların daha hızlı bitmesini sağlayan müthiş teknolojik güçlere ulusların erişebilmiş olmasıydı. Gerçekte ise savaş nedeniyle ölenlerin sayısı keskin bir şekilde yükseldi: 1740 ve 1897 arası 157 yıldaki tüm savaşlarda “sadece” 30 milyon insan ölürken, Birinci Dünya Savaşı’nda ölü sayısının tahminleri 5 milyon ila 13 milyon arasında değişiyor. İkinci Dünya Savaşı sırasında ise akıl almaz bir şekilde, 50 milyon insan öldü. O zamandan beri ise savaş nedeniyle ölümler, birazdan geleceğimiz nedenlerle önemli ölçüde azaldı.

Savaş Teorileri

Bu patolojik davranışı nasıl açıklayabiliriz?

Bazen evrimsel psikologlar insan gruplarının savaşa girmelerinin doğal olduğunu ileri sürerler; çünkü bizler, azimle çoğalmak isteyen bencil genlerden oluşmuş varlıklarız. Bu yüzden hayatta kalmamıza yardımcı olan kaynakları ele geçirmeye çalışmak ve diğer gruplarla savaşmak doğaldır. Diğer grupların varlığı, hayatta kalmamızı potansiyel olarak tehlikeye sokar ve bu yüzden onlarla rekabet etmek ve onlarla savaşmak zorundayız. Savaşı açıklamak için biyolojik girişimler de var. Erkekler, içerdikleri büyük miktarda testosteron nedeniyle savaşmaya için “biyolojik olarak” hazırlanmıştır; çünkü testosteronun saldırganlıkla bağlantılı olduğuna inanılmaktadır. Ayrıca şiddet, düşük bir serotonin seviyesiyle de bağlantılı olabilir; çünkü hayvanlara serotonin enjekte edildiğinde daha az agresif olduklarına dair kanıtlar vardır. Ancak, bu açıklamalar oldukça problemlidir. Örneğin, erken insanlık tarihinde ya da tarih öncesi dönemde savaşların daha nadir görülmesini ve çoğu geleneksel avcı-toplayıcı toplumlarda çatışmalara göreceli olarak daha az rastlanmasını açıklayamazlar. Bu, çok tartışılan bir konudur ve savaşın insan toplumlarında her zaman var olduğunu iddia eden bazı akademisyenler ve bilim insanları vardır.

Bununla birlikte, birçok arkeolog ve antropolog buna itiraz ediyor ve bilimsel kanıtlar onlardan yana gibi gözüküyor. Örneğin, geçen yıl antropolog Douglas Fry ve Patrik Soderberg, 21 modern avcı-toplayıcı toplumda şiddet düzeylerini inceledikleri bir makale yayınladılar ve son 200 yıl içinde, bu gruplardan herhangi birinin diğerlerine ölümcül saldırıları oranlarının son derece düşük olduğunu gösterdiler. Bu zaman zarfında gruplar arasında şiddet nedeniyle 148 ölüm tespit ettiler ve büyük çoğunluğun bire bir çatışma veya aile davası sonucu olduğunu buldular. Benzer şekilde, antropolog R. Brian Ferguson, “savaş” dediğimiz kavramın sadece 10.000 yaşında olduğunu ve yaklaşık 6.000 yıl önce sıklaştığını gösteren oldukça ikna edici kanıtlara sahiptir.

Biyolojik savaş teorilerinin bir problemi şudur: Biyolojik savaş teorileri, belirli çatışmaları açıklayabilir; ancak savaş dediğimiz şey, aslında bundan çok daha fazlası olmasıdır. Savaş, çoğunlukla şiddet içermeyen durumlarda planları düzenlenen ve yürütülen, pek de fazla fiili dövüş içermeyen, oldukça organize bir faaliyettir. Elbette savaşlara yönelik bazı çevresel açıklamalar da sunularak (örneğin “popülasyon baskılarından” söz ederek) biyolojik savaş teorileri pekiştirilmeye çalışılmıştır; ancak burada bunların tüm detaylarına girersek yazımız çok uzayacaktır. Bunun yerine, Steve Taylor’ın The Fall isimli kitabını okumanızı tavsiye ederiz.

Psikolojik Açıklamalar

Savaşı araştıran ilk psikolog, 1910’da “Savaşın Ahlaki Eşdeğeri” başlıklı tarihi makalesini yazan William James‘di. Burada James, savaşın hem birey hem de bir bütün olarak toplum üzerindeki olumlu psikolojik etkileri nedeniyle çok yaygın olduğunu öne sürdü. Toplumsal düzeyde savaş, kolektif tehdit karşısında birlik duygusu uyandırır. İnsanları birbirine bağlar. Hem de sadece savaşa katılan orduyu değil, tüm toplumu birbirine bağlar. James’in “disiplin” olarak adlandırdığı şeye, yani “toplumsal hedeflere” bağlılık duygusu getirir. “Savaş çabası”, bireysel vatandaşlara (sadece askerlere değil) daha büyük bir iyiliğin hizmetinde, onurlu ve bencil olmayan bir şekilde davranmaları için ilham verir.

Bireysel düzeyde, savaşın olumlu etkilerinden biri, insanları daha canlı, uyanık ve uyanık hissettirmesidir. James’in deyişiyle, “hayatı düpedüz dejenerasyondan kurtarır”. Anlam ve amaç sağlar, günlük yaşamın monotonluğunu aşar. James’in söylediği gibi, “[Savaş sırasında] hayat, daha yüksek bir güç düzlemine aktarılmış gibi görünür.” Savaş ayrıca disiplin, cesaret, bencillik ve özveri gibi sıradan yaşamda genellikle uykuda olan daha yüksek insan niteliklerinin ifade edilmesini sağlar.

Back to Sanity (Aklıselime Dönüş) adlı kitabında Steve Taylor, bunlara ek olarak iki önemli faktörü daha vurgulamaktadır: Savaşların ardındaki açık bir diğer neden servet, statü ve gücü artırma yönündeki itici güçtür. Savaşın önemli bir motivasyonu, bir grup insanın güçlerini ve servetlerini artırma arzusudur – ki bunu isteyen, genellikle hükümetler veya bir ülkenin, kabilenin veya etnik grubun genel nüfusudur. Grup, bunu diğer grupları fethedip, onlara boyun eğdirerek, bölgelerini ve kaynaklarını ele geçirerek yapmaya çalışır.

Tarihte hangi savaşı incelerseniz inceleyin, bu nedenlerin bir varyantını bulacaksınız: yeni toprakları ilhak etmek, yeni toprakları kolonize etmek, değerli mineralleri veya petrolü kontrol altına almak, prestij ve serveti artırmak için bir imparatorluklar inşa etmek veya bir grubun gücünü, prestijini ve zenginliğini azaltan önceki aşağılamanın intikamını almak… Örneğin Ukrayna ile Rusya arasındaki güncel çatışma, kısmen bu terimlerle yorumlanabilir: Rusya, Kırım’ın kontrolünü ele geçirerek, hem topraklarını arttırmıştır, hem de Ukrayna’daki Rusya-lehine hükümetin düşmesi sonucu yaşadığı prestiji kaybının öcünü almıştır, prestijini arttırmaya çalışmıştır.

Steve Taylor’ın William James’in tespitlerine eklediği ikinci önemli nokta ise şudur: Savaş, güçlü bir şekilde grup kimliği ile ilişkilidir. Genel olarak insanlar, etnik köken, milliyetçilik veya dini dogmatizmde kendini kolayca gösterebilen güçlü bir aidiyet ve kimliğe ihtiyaç duyarlar. Savaşlar bizi etnik grubumuzun, ülkemizin veya dinimizin kimliğine bağlı kalmaya ve İngiliz, Amerikan, Beyaz, Siyah, Hıristiyan, Müslüman, Protestan veya Katolik olmaktan gurur duymaya teşvik eder.

Bununla ilgili sorun, kimliğimizle gurur duymak değil, diğer gruplara karşı yarattığı tutumdur. Yalnızca belirli bir grupla özdeşleşmek, otomatik olarak diğer gruplarla rekabet ve düşmanlık duygusu yaratır. Kolayca çatışmaya yol açabilecek bir “bizden olanlar” ve “bizden olmayanlar” zihniyeti yaratır. Aslında tarih boyunca birçok çatışma iki veya daha fazla farklı kimlik grubu arasındaki çatışmadan doğmuştur: Haçlı Seferleri’nde Hıristiyanlar ve Müslümanlar, Yahudiler ve Araplar, Hindistan’da Hindular ve Müslümanlar, Kuzey İrlanda’da Katolikler ve Protestanlar, Sırplar, Hırvatlar ve Boşnaklar ve daha nicesi…

Yine, Ukrayna’daki güncel çatışma bu terimlerle kolayca yorumlanabilir. Kırım konusundaki anlaşmazlık, bölgedeki nüfusun çoğunun kendilerini etnik olarak Rus olarak tanımlaması gerçeğinde yatıyor, etnik Ukraynalılar ise Rus etkisinden uzak, kendi bağımsız kimliklerini korumak istiyorlar. Empati konusu da burada önemlidir. Grup kimliğinin en tehlikeli yönlerinden biri psikologların ahlaki dışlanma olarak adlandırdığı şeydir. Bu, diğer gruplara ahlaki ve insan haklarını geri çekip onlara saygı ve adaleti reddettiğimizde olur. Ahlaki standartlar sadece kendi grubumuzun üyelerine uygulanır. Diğer grupların üyelerini ahlaki topluluğumuzdan hariç tutuyoruz ve onları sömürmek, ezmek ve hatta öldürmek bizim için çok kolay hale geliyor.

Savaşın Çöküşü

İyi haber şu ki, İkinci Dünya Savaşı’nın sona ermesinden beri, Steven Pinker’in Doğamızın Daha İyi Melekleri (The Better Angels of Our Nature) isimli kitabında da belirttiği gibi, savaş nedeniyle ölüm sayısında dünya çapında sürekli bir düşüş var. Avrupa’da, yüzyıllardır komşularından bir veya daha fazlasıyla (Fransa, Almanya, İngiltere, İspanya, Hollanda, Polonya, Rusya gibi) neredeyse sürekli bir savaş durumunda olan ülkeler, eşi görülmemiş derecede uzun bir barış dönemi yaşamışlardır.

Pinker’in belirttiği gibi, 1980’lere kadar İkinci Dünya Savaşı’ndan sonraki on yıllar, çok sayıda iç savaş nedeniyle dünya genelinde şiddetin arttığını gördü. Ancak 1980’lerden bu yana, ülkeler arası şiddet azaldı, böylece son 25-30 yıl, yakın tarihte savaştan en az etkilenen yıllar oldu ve buna bağlı olarak az sayıda kayıp gördük.

Bu artan barışçıllıktan sorumlu bir dizi bariz faktör var. Örneğin nükleer caydırıcılık, demokrasinin büyümesi (çünkü bu, hükümetlerin vatandaşlarının iradesine karşı savaş ilan etmesini zorlaştırır), uluslararası barışı koruma güçlerinin çalışması ve “Komünist Blok” olarak bilinen “diğer grubun” ölümü.

İlk başta garip gelebilir; ancak belki de spor da bir faktördür. Spor, William James’in ahlaki bir savaş eşdeğeri ile ne kastettiğine iyi bir örnektir: savaşa benzer psikolojik ihtiyaçları karşılayan, benzer canlandırıcı ve sosyal olarak bağlayıcı bir etkiye sahip, ancak aynı derecede şiddet ve yıkım içermeyen bir etkinlik… Belki de, çatışmadaki bu istikrarlı düşüşün, sporun 75 yılı boyunca benzer düzeyde bir popülerlik kazanması tesadüf değildir.

Bir diğer önemli faktör, uluslararası ticaret ve seyahatin daha yüksek seviyelere ulaşması ve (son zamanlarda) internet sayesinde farklı ülkelerden olan insanlar arasındaki bağlantının artmasıdır. Bu artan bağlantı, grup kimliğinde ve diğer gruplara karşı düşmanlıkta bir azalmaya yol açacaktır. Bu tarz bir bağlantı; ahlaki dahil olmayı, empatinin genişlemesini teşvik eder ve farklı grupları “öteki” olarak algılamamızı zorlaştırır. Kültürel veya ırksal olarak farklı görünseler bile, tüm insanların temelde bizlerle aynı olduklarını anlamamıza yardımcı olur. Bu, kesinlikle küreselleşmenin yarattığı yıkım için bir bahane değildir; ama bunun bariz savaşlar ve savaş nedeniyle ölümler üzerinde olumlu bir etkiye sahip olduğu açıktır. Kim bilir, belki de küreselleşmenin tek gerçek olumlu etkisi budur?

Belki de, bir tür olarak, yavaş yavaş savaş patolojisini aşmaya başlıyoruz. Umuyoruz dünyadaki mevcut çatışmalar da, grup kimliği gücünü daha da kaybettikçe ve ahlaki katılım duygusu arttıkça “normdan sapmalar” olarak görülecek ve giderek tükenecektir. Ve belki de sonunda, eğer bu süreç devam ederse, sosyal kimlik ihtiyacı, empatinin ayrım gözetmeden, tüm insanlara ve tüm insanlara yayıldığı noktaya kadar kaybolur, böylece güç tutkusuyla yanıp tutuşan, açgözlü hükümetlerin bile diğerlerini kendi isteklerine hizmet edecek biçimde sömürmesi veya ezmesi imkansız hale gelir.

Kaynaklar ve İleri Okuma:

Etiketler: , , , , , , , , , , , ,


Yazar Hakkında

Texas Tech Üniversitesi Makina Mühendisliği Bölümü'nde doktora, Biyoloji Bölümü'nde yandal yapmaktadır. Türkiye'nin önde gelen popüler bilim oluşumlarından Evrim Ağacı'nın kurucusu ve idari sorumlusudur. Evrim Kuramı ve Mekanizmaları ile Evrenin Karanlığında Evrimin Işığı gibi popüler bilim kitaplarının yazarıdır. Bugüne kadar binlerce popüler bilim makalesi yazmıştır.