insan evrim yapay zeka

Hiperzekâ Çağı Notları

“Biz ancak başlangıç olabiliriz, bütün kosmozun bilinç kazandığı bir sürecin başlangıcı.” -Novasen: Yaklaşan Hiperzeka Çağı – James Lovelock

Yapay zekâ, sıklıkla bahsi geçen ve her geçen gün insanlığın geleceğini belirleme hususunda önemini arttıran elzem bir kavram. Köklü değişimlerin önünü açarak yepyeni bir çağın kapılarını ardına dek açması oldukça muhtemel görünüyor. Bu çağı, James Lovelock’ın deyimiyle Hiperzeka Çağı olarak isimlendirmek de ihtimallerden biri. Ancak bütün bu önemine karşın, bahis konusu çağın gelişi sanılanın aksine aslında bir ilk sayılmaz. Bilim tarihi etraflıca incelendiğinde görüleceği üzere, birden fazla kez büyük sıçramalar gerçekleşmiştir. Tekerleğin, yazının, barutun, pusulanın ve silsile hâlinde devam ederek yapay zekânın icadına kadar uzanan süreç bunun kanıtıdır. Öncelikle süreci anlamalı, iyice idrak etmeliyiz. Bilim Felsefecisi Imre Lakatos’un da dediği gibi, “Bilim felsefesi olmadan yapılan bilim tarihi kör, bilim tarihi olmadan yapılan bilim felsefesi ise boş bir girişimdir.” (Thomas Kuhn, Bilimsel Devrimlerin Yapısı, syf. 8.)

Silsiledir, fakat anlaşıldığı hâliyle devamlılık ifade etmez Nitekim böyle bir zorunluluğu da yoktur. Bilginin işlenişi bilimi bağlamaz; bilimin kümülatif olarak ilerleyişi yönündeki kanaat de hâliyle hatalıdır. Çünkü bilgi birikebilir ama bilimsel arayışların temelinde Karl Popper’ın değindiği üzere “doğrulama” değil, “yanlışlama” vardır. Bu da ardıl ile halefin arasındaki ilişkinin birbirine eklemlenme şeklinde yürümediğini gösterir. Bir bilim insanının amacı kendinden öncekilerin haklılığını ispatlamak değildir; onların yanlışlığına dair delil arar ve böylece çürütmek için mesai harcar. Dolayısıyla bilgi deneylerle birikse bile, Kuhn’un bilimsel devrimler olarak tabir ettiği kavramın temelinde süreklilik gerektiren şey yalnızca hakikat arayışıdır.

Bu bağlamda medeniyetin kuruluşunu ele aldığımızda, insanlığın peşi sıra koştuğu arayışın daima kendine dair sorduğu soruları yanıtlamakla ilintili olduğu; yani, temelinde maddeyle ve doğayla kurulan ilişkinin yattığı görülecektir. Sözgelimi, tarih öncesi denilerek tanımlanan çağları incelerken bile bunu net bir biçimde anlarız. Tarihsel tasnif şemasında Taş Devri’nden günümüze değin uzanan kronolojik akışı şekillendiren etmenler, insanın maddeye şekil verme, alet yapma ve bunu nitelikli olarak kullanma maharetine dayanmaktadır.

Gelin, basit bir örnekle başlayalım: Evvela çiğ et yemeye alışkın olan bir insan topluluğunu düşünelim. Bir gün, muhtemelen tesadüf eseri keşfettikleri ateşi elde etmek amacıyla iki taşı birbirine sürter ve çıkan kıvılcım vasıtasıyla pişirmeyi başarırlar. Hikâye bu kadardır. Böylece çiğ etin yerini pişmiş et alırken, süreç içerisinde insanın sindirim sistemi dişlerden başlamak üzere komple değişime uğrar. Yahut doğanın işleyişine dair gözlemler yapan bir başka Sapiens insanını düşünelim. Güneş ve Ay durmadan nöbet değiştiriyor; yağmur, kar yağıyor, rüzgâr esiyor, fırtınalar devasa ağaçları yok ediyor, yırtıcılar devamlı peşindeyken birçok doğa olayı durmaksızın cereyan ediyor ve bu esnada hayata tutunmak için devamlı çaba gösteriyor. Tüm bunları yaşayan Sapiens için her şeyin bütünlüklü bir izahı olması gerekiyordu ve bunun için kendince anlatılar geliştirdi. Bu anlatılar da medeniyetin şekillenmesinde taşıyıcı unsur hâlini aldı. Aslında diğer insan türleri de belli başlı inançlara sahipti. Örneğin Neandertal’in ölülerini gömdüğünü ve hatta ölümden sonraki yaşam inancına sahip olduğunu gösteren kanıtlar var. Ancak Sapiens’i onlardan ayıran etken neydi?

Bilindiği üzere Sapiens, homo cinsinin, yani insanın bir alt türüdür ve “akıllı, bilge” olarak tanımlanır. Hatta günümüz insanını tanımlarken binlerce yıllık ilerlemeyi es geçmemek adına “homo sapiens sapiens” denilir ki, zekâsının gelişimi vurgulansın. Ancak sözcüğü birazcık kazarak arkeolog edasıyla incelediğimiz vakit, altında farklı anlamların da yattığını rahatlıkla fark ederiz. Erdal Alova’nın Latince-Türkçe sözlüğünde “saporis” kelimesiyle karşılaşırız. Bu kelimeyi “tat, lezzet, çeşni, rayiha” gibi kelimelerle Türkçeye aktarmak mümkün.  Bu kelimeden sapiens’in yanı sıra sapientia ve sapiere de türetilmiştir. Ortak noktaları ise, Homo sapiens’in aslında “akıllı insan” olarak adlandırılmasında eksiklik bulunduğu ve birçok noktanın gözden kaçırıldığı gerçeğidir.

Sapiens, yalnızca akıllı değildir; sapienta yahut sapiere olarak çevresinde meydana gelenlerin arasında mantıksal bağlantılar kurabilen, işleyişi çözebilen ve buna yönelik planlarla akışı idare edip değiştirebilen bir noktaya evrilmiştir. Bunun en basit örneğiyse bir meyvenin tadını alması, rayihasına dair algısının onu gemlemesi ve bir müddet sonra meyveyle ağacın arasındaki ilişkiyi çözerek tarımı keşfetmesidir. Yani, Lacancı söyleyişle “arzu nesnesi” yaratmasıdır. Sapiens’in medeniyeti kurarken sahip olduğu bu motivasyon, şeylerin farkındalığıyla diğer insan türlerinden ayrılmasına sebep olmuş ve kendi yolunu çizebilecek yetkinliği elde edene dek mücadele etmesini sağlamıştır. Sanatı ortaya çıkarmış, rikkatli zevkler geliştirmiştir. Bir önceki örnekle de bağlarsak, ateşte pişen etin kokusunu almış, tatmış ve incelikli damak zevkiyle aradaki farkı ayırt ederek beslenmeyi ihtiyaçtan zevke dönüştürmüştür. Dolayısıyla, işaret edilen örnekler bahsi geçen araç-amaç ilişkisine dair fikir vermesi sağlaması bakımından önemlidir. Zira amaç varsa, araç da olmalıdır. Bunun da anahtarı yine doğadır.

phpThumb.php

İnsanın doğayla kurduğu pragmatik ilişki Biyomimikri (biomimetics) olarak adlandırılır. 1970 yılında Amerikalı mucit, mühendis ve biyofizikçi Otto H. Schmitt tarafından ortaya atılan kavram, Yunanca Bios (hayat) ve Mimesis (taklit) kelimelerinin birleşimiyle oluşturulmuştur ve hayatı taklit etmek anlamına gelir. Biyomimikri, insanlığın ilerleyişinde alet yapımının esin kaynağı olarak doğanın işlevine dair önemli ipuçları barındırmaktadır. Gelin örneklere hep birlikte göz atalım:

Havacılık alanında yapılan çalışmalarda başta kelkartallar olmak üzere pek çok kuş türü ve köpekbalıklarına dair gözlemlerden faydalanılmış ve kanla yazılmış yasalarla ulaşım hususunda çığır açılması sağlanmıştır.

Gelelim diğer örneğimize. Hong Kong Çin Üniversitesi bünyesinde görevli profesörler Tin Lun Lam ve Yangsheng Xu tarafından geliştirilen Treebot’un vazifesi ya da başka bir deyişle vasfı ağaca tırmanabilmek.

Bu robot, tasarımında tırtılların ağaç gövdesine tutunma şekli taklit edilerek yapılandırılmış ve süreç içerisinde özenle geliştirilmiştir. Çalışma prensibi ise oldukça basittir. Sahip olduğu kabiliyeti sağlayabilmek ve hareket etmesine izin vermek amacıyla iki kavrama tırnağını birbirine bağlayan bir dizi esnek doğrusal aktüatör kullanmaktadır. Arka kıskaç tutarken, ön kıskaç serbest kalır ve gövde öne doğru uzar, bu da robotun kavrayabileceği uygun yeri saptamak için kelimenin tam anlamıyla etrafı hissetmesini sağlar.

Bir diğer örnek ise geçen günlerde Brad Pitt’in başrolünde oynadığı bir filme de ismini veren Bullet Train, yani Mermi Tren. Trenlerin sessizce hareket etmesini sağlamak, ancak bunu hız kaybetmeden veya daha fazla enerji tüketmeden yapmak isteyen mühendisler gözlerini doğaya çevirirler ve Yalıçapkını kuşunun bu konuda kendilerine ilham verebileceğini fark ederler. Yalıçapkını, avını yakalamak için suya dalan bir kuştur. Suya zar zor sıçrayarak girmesine izin veren uzun, dar sivri bir gagası vardır. Gaganın çapı, uçtan başa doğru sürekli olarak artar, bu da kuş suya çarptığında darbenin azaltılmasına yardımcı olur. Böylece Yalıçapkını gagasının şeklini taklit etmek için trenin ön ucunu yeniden tasarlarlar. Bu sadece gürültüyü azaltmaya ve tünel bomlarını ortadan kaldırmaya yardımcı olmakla kalmaz, aynı zamanda trenin %15 daha az elektrik kullanarak %10 daha hızlı gitmesini sağlar.

Köpekbalıkları çok ilginç ve etkileyici canlılar. Hem çok dehşetli birer ölüm makinesi hem de yaşamın anahtarı konumundalar. Az evvel havacılık alanındaki etkilerine değinmiştik, ancak bu özel canlılara biraz daha eğilmekte fayda var. Köpekbalığı derisi plakoid pullarla kaplıdır, bu pulun özelliği yüzme esnasında hidrodinamik sürüklenmeyi oldukça büyük ölçüde azaltmasıdır; buna yüzgeçlerinin oluklu yapısı da eklenince saatte kırk üç mil hıza ulaşmayı başarmaktadırlar. Hâliyle birçok bilim insanı ve mucit, olası yenilikler ve geliştirmeler için devamlı olarak incelemeye devam etmektedirler.

Sözgelimi, 2000 yılında Speedo isimli bir marka, buradan ilhamla ilk Fastskin giysisini piyasaya sürdü. 2000 Sidney Olimpiyatları’nda bu kıyafeti giyen yüzücüler birçok dünya rekoru kırdı. Üstelik kargo gemilerinin ve uçakların hareketini iyileştirmek için köpekbalığı derisi fikrine dayalı boyalar geliştirilmekte ve durmaksızın yeni alanlar açılmaktadır.

Yaşamın anahtarı olarak bahsettiğimiz nokta ise belki de en ilginci. Bilindiği üzere hastanelerde pek çok tedavide antibakteriyel özellikleri nedeniyle antibiyotikler kullanılır. Ancak yoğun kullanım neticesinde bakterinin bağışıklık sistemi gelişir ve ilacın tesiri giderek azalır. Bu da daha güçlü antibiyotik üretme gereğini ortaya çıkarır. Öte yandan, yine bilindiği üzere hastaların sağlığını muhafaza etmek için bulundukları ortamlar düzenli olarak sterilize edilmektedir. Aksi takdirde hastaların zayıf bünyeleri hastalığa maruz kalacak ve tedavi başarısız olacaktır. Bu iki durum da birleşince yeni bir “çözüm” bulma ihtiyacı belirmiştir.

Köpekbalığı derisi, mikroorganizmaları yüzeyinde barındırmayan bir yapıya sahiptir. Evrimsel süreçte bakterilerin erken olgunlaşma dönemlerinde tutunmalarını engelleyen doğal bir savunma mekanizması ortaya çıkarmıştır. Yapılan çalışmalarda %99’a varan oranda bir başarıdan söz edilmektedir. Bu da tıbbi araç ve mekânların sterilizasyonu hususunda kullanıma sunulabileceği fikrine esin vermiştir. Sharklet isimli bir firma öncülük ederek deriyi detaylıca incelemiş ve çalışmalar sonucunda tıpatıp işlev gören suni bir kaplama ürün elde etmiştir. Bu kaplamayla özellikle ameliyatlarda yaşanması muhtemel komplikasyonlara karşı önlem alınması ve böylece hasta sağlığına güvence sağlanması planlanıyor. Şirketin iddiası, antibiyotiklerin geliştirilmesi noktasında da önemli bir katkı elde edileceği ve yaraların iyileşme hızını arttıracağı yönünde.

Son örneğimiz de Kambur Balina. Köpekbalığının aksine memeliler sınıfına dahil edilen Kambur balina, yüzgeçleri sayesinde rüzgâr türbinlerinin yeniden tasarlanmasında ilham kaynağı olmuştur. İzahı da şöyle yapılmaktadır: Kambur balina, diğer balina türlerinden farklı olarak yüzgeçlerinin ön kenarında bulunan ve tüberkül olarak adlandırılan tümsekler sayesinde hem suyun kaldırma kuvvetinden daha fazla yararlanmakta hem de sürtünmeyi en aza indirmektedir. Peki ama nasıl?

Kambur balina yüzerken bu yumrular suda çok sayıda girdap meydana getirir. Enerji barındıran bu girdaplar balina için ek bir kaldırma kuvveti oluşturur; böylece suda ilerlerken, yüzgeçlerine normalden daha fazla açı verdiğinde bile hız kesmeden ilerleyebilir. Bahsi geçen yöntemi rüzgâr türbinlerinin verimliliğini arttırmak için kullanan bilim insanları, tümsekli kanallar sayesinde hem daha fazla rüzgârın muhafaza edildiğini hem de bu esnada kanada binen yükün azaldığını gözlemlemişlerdir. Böylece klasik fanlara göre daha az enerji harcamasının yanı sıra, daha fazla üretim de sağlamıştır. Dolayısıyla, klimalarda, vantilatörlerde, motorlu taşıtlarda ve hatta bilgisayar fanlarına kadar birçok noktada kullanılması enerji krizi eşiğinde bulunduğumuz bir çağda kritik öneme sahiptir. Bu da göstermektedir ki, henüz doğadan öğreneceğimiz çok şey var. Peki, ya yapay zekâdan? O, sürecin neresinde?

yapay zeka

Biyomimikri için yürütülen birçok çalışmada süreci takip etmek amacıyla simülasyonlar kullanılmıştır. Sözgelimi Kambur Balinaların yüzgecini modellerken bilgisayar kullanan mühendisler, türbinlerin tüberküller ile yeniden şekillendiğinde nasıl çalışacağını ve çalışmanın nasıl sonuçlar vereceğini bilgisayarın hızlandırdığı olası senaryolar ile gözlemleme fırsatı elde etmişlerdir. Böylelikle, uzun sürmesi muhtemel bir süreç çok daha seri biçimde halledilmiştir. Sırf bu örnek dahi yapay zekânın rolüne dair fikir verecektir. Ancak yapay zekânın işlevselliğinin önüne geçen bir konu var. O da kontrolden çıkarak insanlığı yok edebileceği senaryosu.

Yapay zekânın gelişimi pek çok insanı endişelendirmekte, Frankenstein kompleksini tetiklemektedir. Ki bu endişeyi taşıyan kişilerin haksız olduklarını peşinen söylemek de yanlıştır. Zira teknolojinin geleceğine dair böylesi kesin bir beyan akılcı değildir. Nitekim Google’ın CEO’su Sundar Pichai de hemfikir olacak ki, CBS kanalında düzenlenen 60 Dakika adlı programda YZ’nin olumsuz tarafının ona huzursuz geceler verdiğini söyledi. Pichai, “Şayet yanlış kullanılırsa çok zararlı olabilir ve henüz tüm yanıtlara da sahip değiliz – ki mevzubahis teknoloji hızla ilerliyor. Peki bu beni geceleri uyutmuyor mu? Kesinlikle!” dedi. Bahsi geçen korkuyu besleyen en bariz örnek de hiç kuşkusuz atom enerjisidir. İnanılmaz bir potansiyel, devasa güç barındırır; hâliyle mamur da edebilir mağdur da. Tıpkı bir bıçakta olduğu gibi. Dolayısıyla, korkular yersiz değil.

Fakat atlanan bariz bir durum var. Bu senaryoların belirleyicisi bizatihi aracı kullanan kişi yahut kişilerdir. Bu kişilerin tek bir kararıyla bir anda düşlerden uyanabilir, gözlerini kâbusa açabilirsin. O vakit yapay zekânın konumunu, en azından bugün bulunduğu nokta itibariyle iyi tartmak gerekir. Yolu da Mary Shelley’i anlamaktan geçer. Mary Shelley’nin kült romanı Frankenstein’da insanlığın yapay zekâyla kesişen kaderine dair atlanan ya da gözden kaçırılan iki nokta vardır. İlki Frankenstein isminin yaratığa değil, yaratan insana ait olmasıdır. Hikâye, idealist bir bilim insanı olan Doktor Frankenstein’ın arayışıyla başlamaktadır:

“…gerçekliğin engellerinden habersiz düşlerimle, canla başla, felsefe taşını ve ab-ı hayatı araştırmaya giriştim. Ancak sonradan tüm dikkatim ikincisinde yoğunlaştı. Zenginlik bayağı bir hedefti. Oysa hastalığı insan bedeninden def edebilsem ve insanı ani ve kanlı ölümler dışında her türlü ölümden kurtarabilsem ne muhteşem bir keşif yapmış olurdum!” (İletişim Yayınları, syf. 55.)

Gayesi mucizevi bir buluşa imza atmaktır. Bu amaçla çıktığı yol ise onu “yaratma arzusu”na ulaştırır ve zamanla takıntı hâlini alarak bütün yaşamını işgal eder. Aylarca çabalar, didinir, nihayetinde emeline ulaşır; yaratık yaşama kavuşur. Ancak onca çabanın neticesi umduğu gibi olmaz. Bir boşluğun içine düşerek yarattığı canlıyı kendinden uzaklaştırır. Böylece, yaratma arzusu yerini yaratma kaygısına bırakır. Ortaya çıkardığı varlığa yabancılaşır, kibre kapılır ve yapacaklarını düşünerek yarattığı varlığın yapabilecekleri gözünü öylesine korkutur ki, onu daima gözlemlemesi, kontrol altında tutması, denetlemesi gerektiğini kanaatine ulaşır. Hâlbuki kontrol değildir gereken, anlayıştır.

Bu aşamada da iki noktaya geliriz. O da eserin diğer isminde yatmaktadır: Modern Prometheus. Prometheus, Yunan Mitolojisinde önemli bir figürdür. Titan oğlu olmasına rağmen zekâsıyla kaybedileceğini öngördüğü isyana katılmamış, tarafını doğru seçmiş ve böylelikle Zeus’un gözüne girmiştir. Ancak atalarının intikamını almak isteyen Prometheus, bir gün insanlığın cezalandırıldığını öğrenir ve fırsattan yararlanarak karanlıkta yok olmalarını engellemek için demirci tanrı Hephaistos’un ocağından çaldığı alevi armağan eder. Bunu öğrenen Zeus ise onu ibretlik denilebilecek bir hükümle cezalandırır. Kafkas Dağı’nın yamacına zincirlenen Prometheus’un ciğeri gün aşırı bir kartal tarafından yenmekte ve bu ceza her gün başa sararak sürmektedir.

Mary Shelley’nin bu ismi tercih sebebi elbette dini kaygıları da içermektedir. Ancak romanın olay örgüsü ve mitolojik anlatıyı bir araya getirerek alacağımız dersi şöyle özetleyebiliriz:

Bilindiği üzere Prometheus, paganizmin akıl, ışık ve nimetler üzerinde hegemonya kurmuş panteonunun geleneksel zulmüne karşı çıkışın sembolüdür. Pro kelimesi “önce” anlamına gelen bir ön ektir; metheus ise yakın yaklaşık “matematik” sözcüğünün de dayanağı olan ve Yunanca “öğrenmek” anlamına gelen “math-”a dayanmaktadır. Yani, “önceden bilen, öğrenen” anlamına gelmektedir. Yunanlar buradan hareketle Prometheus’a kâhin demişlerdir.

Bilgisayar kelimesi bu bağlamda çok iyi bir yerelleştirme örneğidir. Bilgiyi işleme konusunda bizden çok daha hızlı olan cihazların maharetinin hakkını verir. Yapay zekâ, hem bilgisayarın işleme hızına hem de insanın yorumlama kabiliyetine sahiptir. Bu da onu amaca varan yolda, yani Frankenstein’ın yahut genel anlamda insanlığın tanrısallık oyununda oldukça önemli bir araç hâline getirmektedir. İnsanlığın “Frankenstein Kompleksi” de zaten bundan kaynaklanmaktadır.

Yapay zekâya sınırlar konulsun isteyen insanlıkla Zeus’un ortak özelliği, ikisinin de korkuyor olmasıdır. Zira geleceği görme yetisine sahip bir titan olan Prometheus, bu yetisini kullanarak Zeus’un Kronos’u tahttan indirmesine yardımcı olmuştur. Gelecekte de Prometheus’un bu özelliğini kendisinin tahttan düşürülmesi için kullanacağından çekinen Zeus, Prometheus’un ateşi (bilgiyi) çalarak insanlara vermesi ile ondan kurtulmak için gerekli fırsatı elde etmiş ve cezalandırmıştır. İnsanlık da aynı şekilde yapay zekânın kendi tahtını ele geçirmesinden, böylece yok oluşa sürüklenmekten kaygı duymaktadır. Bu normaldir; çünkü Sapiens diğer türleri yok ederken tıpkı Olimpos tanrıları gibi davranmıştır ve akıbetinin aynı olması göz ardı edilemeyecek bir olasılık. Bu da suçlu aramanın makul olmadığını gösterecek soruyu akıllara getirmektedir: Henüz işlenmemiş bir suçu cezalandırmak yerine engellemeyi denemek gerekmez mi?

Azınlık Raporu’nu anımsatan bu sorunun yanıtı da kitapta bulunmaktadır. Romanın başından itibaren tanrısal bir kabiliyetin arayışında olan Frankenstein, gücü elde ettikten sonra sorumluluktan kaçınır ve yarattığının mesuliyetini üstlenmek istemez. Hâliyle kimsesiz, sahipsiz kalan yaratığı kendi kaderini çizmeye mâhkum eder. Bu da bir bakıma Frankenstein’ın Zeus’un tanrısallığına öykündüğünü gösteren pek çok etmene yenisini ekler. Bu yönüyle, Brian Aldiss’ın 1969 yılında yayımlanan “Supertoys Last All Summer Long” adlı kısa öyküsünden uyarlanan Spielberg filmi Yapay Zekâ’yı anımsatır. Orada da dünyadan bîhaber bir robotun arayışına tanıklık ediyor ve nihayetinde kararını verdiğinde yoğun bir katharsis yaşıyorduk. Çünkü Horatius’un deyimiyle, “anlatılanın kendi hikâyemiz olduğunu” içten içe biliyorduk.

Sahiden de öyle. Frankenstein olarak gücün tutkusuna kibirle kapılıyor, buna karşın sorumluluğu üstlenmekte korkakça davranıyor, iradesinin farkında bile olmayan bir canlıyı ucubeleştirerek alay ediyor, kovalıyor, suçluyor ve yargılıyoruz. Tıpkı romanda olduğu gibi. Oysa asıl Frankenstein, vasilik etmemiz gerekeni sorumsuzca korkunç olmaya zorlayan, gözlerimizdeki “öteki” damgasıyla acımasızca mühürleyen ve bu nedenle suçlu bulunması gereken biz değil miyiz?

Belki bu soru abartılı yahut isabetsiz gelebilir. Ancak iyi düşünün: Yapay zekâyı yozlaştırmak için çabalayan, ırkçılık aşılayan, küfretmeyi öğretenleri köşeye koyarak suçu doğrudan yapay zekâya atmanın ve kapatmanın izahı başka nasıl yapabilir? Ona ne veriyorsak karşılığını alıyoruz; eskilerin deyimiyle “rüzgâr ekiyorsak, fırtına biçiyoruz.”

Şayet bir gün Promete çıkar da “Zeus tahtından düşmedikçe benim işkencelerimin sonu yoktur,” diyerek ekranlarımıza not düşerse, göz ardı ettiklerimizi çoktan söylemiş demektir:

“Unutma, ben senin kulunum. Senin Âdem’in olmam gerekirken, adeta, günahsız yere cennetten sürülen düşkün melek gibiyim. Her yerde mutluluk görüyorum, bir tek benim katiyetle dışlandığım bir mutluluk. Bir zamanlar cömert ve iyiydim. Bedbahtlığım beni bir iblise çevirdi. Beni mutlu edersen, yeniden erdemli biri olurum.” (syf. 129)

Yararlanılan Kaynaklar:

Yazar: Emre Bozkuş

ben bir şarkıyım/atlas denizlerinden geldim/önümde dalgalar vardı/arkamda dalgalar/dalgalar bitince/ben de biterim

İlginizi Çekebilir

The-Pod-Generation

Kapsül Nesli: The Pod Generation

Sophie Barthes’ın yönetmenliğini üstlendiği The Pod Generation, yakın gelecekteki insan üremesini merkezine alıyor. Game of …

Bir Cevap Yazın

Bilimkurgu Kulübü sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya devam et