bilimkurgu kulubu

Araştırma

Tarih: 21 Eylül 2019 | Yazar: Tuğrul Sultanzade

0

Hakikat, Ütopya ve İnsan

Yaşanan gerçeklik çiğ ve acıdır. Herhangi bir büyü yoktur bunda. Gerçek olan şey yerçekimidir, şehirden uzak bir otoyolun kenarında seyre dalınan yıldızlar ise ışığın soluk hatıralarıdır. Belki de şimdi orada değildir onlar. Bize ne kadar büyüleyici gözükseler de için için yanan gaz kütleleridir onlar. Gerçeklik böyledir. Perili hikayeler ne kadar inanmak isteseniz de gerçek değildir. Eski Lüzinyan hayaletlerinin yahut meleklerin inip de ağladığı söylenen kadim kale kalıntılarına gidip, bütün gece beklersiniz, hiçbir şey olmaz, en fazla uzaklardan birkaç arabanın asfaltı okşayan teker seslerini duyarsınız.

Gerçeklik ve insan hayali birbirine zıttır. İnsan hakikatten kaçınmak için basit ama etkili düşlere dalar. Ütopyalar da böyledir. Edebi olanları bir kenara bırakalım. Ütopya, muhayyile ile birlikte gelişmiş olmalı. Avcı toplayıcı ilkel insanlar için ütopya hayvanların ve meyvelerin hiç tükenmediği, hep ılık olan bir diyardır herhalde. Onu bulmak adına oraya buraya göç etmiş, en nihayetinde de bir yerde durup tarım yapabileceklerini akıl etmiş olmalılar. Şimdinin ütopyaları da bunlardan daha kapsamlı değil. İnsan hâlâ insan. Kemikleri oyup flüt yapan varlık ile bugün uydular tasarlayan varlık, hâlâ aynı mantık ve de hayal gücünden motivasyon alıyor. Herkes zengin olsa ne güzel olurdu. İnsanlar hiç ölmese. Ağaçlar hiç kesilmese. Herkes el ele olsa. Hayat bayram olsa. Lakin şöyle derince bir düşünelim. Ütopyalar sahiden gerçekleşse bile bu çok mu güzel olurdu?

İnsanlar hiç ölmese herkes kafayı yerdi. İlk birkaç yüzyıl her şey yolunda giderdi ama en sonunda birileri illa bir çıkıntılık yapardı. Ölümsüzlüğün monopolisi, kaliteli ölümsüzlük, “daha uzun ölümsüzlük”, ölümsüzlüğü yok etmek için daha güçlü silahlar… insana yaramıyor ütopyalar. Müthiş bir ekolojik ütopya düşünün. İnsan doğayla büsbütün uyum içinde yaşıyor. O kadar bir uyumlu ki, insan yerçekimine de yenik düşüyor. Yıldızlara gitme hayaline elveda. Ormansı kentlerde aşırı gelişmiş primatlar halinde yaşamak, yıldızlara yolculuk etmekten daha kolay, daha rahat, daha sancısız. Ütopyalar gerçek değildir. Bu kavramın ismi de bir ironi zaten. “Olmayan güzel yer.” İnsan böyle bir şeyi hayal ederek yaşıyor. Gerçekleştirse bile, bu bir hakikat olduğu için zaman zaman katlanılmaz hale geliyor. Mesela Ursula Le Guin’in Mülksüzler kitabındaki Anarres ütopyası inanılmaz derecede gerçekçi ve çarpıcıydı. Aslında ütopya görünümlü bu distopyayı okudukça insan ister istemez rahatsızlık duyuyor, genzine tozların kaçtığını, beynindeki çarkların sıkıştığını hissediyor.

Modern dünyadaki şehirlerde yaşayan birini tek başına bir ütopyaya koysalar arkadaş aklını kaçırırdı. Her şey o kadar parlak, o kadar güzel, o kadar düzenli olacaktır ki hayatı beton cangılında bir kertenkele olarak yaşayan arkadaş bu dünyada üzerine yoğun bir atmosfer tazyiki çökmüşçesine varlığının en ufak parçalarına ayrılacaktır. Her şeyin mükemmel bir düzen içinde işlemesi imkansızdır. Saatlerin o kusursuz gibi görünen işleyişi, gezegenlerin devinimi, yıldızların doğuşu vesaire… Bunlar bize tanrısal bir biçimde düzenli görünür. Oysa öyle değil.

Saat kavramını yaratan biziz. Zaman ile olan imtihanımızın saçma sapan boyutlarda olduğunu düşünüyorum. Ursula Le Guin, Mülksüzler kitabında zaman ile alakalı güzel yorumlarda bulunmuştu. Hatta öyle ki, kitap Urras-Anarres toplumları arasında gidip gelen bir yaşam öyküsü yerine, büsbütün zaman ile alakalı bir hal alabilirdi. Saatler düzen yanılgımızın en güzel örneğidir. Modern dünyada, şehirlerde, hayat çoğunlukla saatler üzerine kuruludur. Gecenin renkleri gibidir saatler. Her saatin kendince bir sesi, bir dokusu yahut rengi vardır. Oysa bu insanın kendi kendine kurguladığı bir kavramdır. Şu an Kuzey Kıbrıs’ta saat 12.28 ise bir yasa değişikliği sonrası Güney Kıbrıs’ta saat 13.28 olabilir.

Hiçbir şey mükemmel bir düzende işleyemez. Çünkü gerçekliğimiz kusurludur… Bu bir ölçüye göre küstah, bir ölçüye göre iddialı ama bir o kadar da hakikatli cümleyi neye dayanarak kuruyorum? Çünkü demirler paslanır, oksijen yangınlara sebep olur, insanlar ihtiyarlar ve ölür, hatıralar onları düşündükçe eskir, bozulur, hiç olmamış parçalar ile yamanır… vesaire vesaire. Gerçeklikte bir şeyler kusurlu olmalıdır sahiden. Hayallerin mayası bundan ileri gelir. Şu kara delikler, yıldızların tükenip infilak etmesi, yaşamın sessiz vaatleri, buz kaplı tenha uyduların altında yatan suskun okyanuslar… Ve daha pek çok şey gerçekliğin muhayyilede bıraktığı gölgeler halinde düşler kuruyor. İnsan kâh ütopya, kâh distopya yaratıyor.

ütopya ve distopya

Oysa yarattığı ütopyanın bile aslında bir distopya olduğunu bilmiyor insan. Olabilecek en güzel düzeni hayal etmeye çalışın. Böyle bir şey yok. Çok muazzam bir rüyayı yeniden görmeye çalışmak gibidir bu çaba. İnsan böyle bir şeyi hayal edemez. Herkes zengin, herkesin karnı tok ve kimse çalışmak zorunda değil. Kulağa ne kadar güzel geliyor değil mi? Öyle bir dünyada kim bu yazıyı yazma gereği duyar ki? Yahut yazan biri çıksa bile kim okumak ister? Böylesi ütopyada insanın yaşamak için ne gibi bir çabası olabilir? Peki yaşam sadece çabadan mı ibaret? Yaşamını sürdürmek için çaba göstermesi gerekmeyen bir topluluk yeni bir zihinsel evreye ulaşabilir mi? Bu soruların cevabı yok. Çünkü insan için her şey bir çabadır. Şu yazıyı yazmaktan tutun, bir yerde oturmaya kadar.

Ütopya, insan varlığının üzerinde filizlenen parlak hayaller gibidir. Bir düşten ötesi değildir. Oysa distopyalar hakikate daha yakındır. Çok abartı, paranoyak ve bazen yalnızca bir kabus olsalar bile. Distopyalarda yaşamayı, bir ütopyada yaşamaya yeğlerim. İnsanlığın mekanik bir taş çağına döndüğünü düşünün. Uçsuz bucaksız çöllerde acımasız savaşlar, keşif hırsı ve mücadele, bir ütopyanın o semirtilmiş alüminyum estetiği içinde yaşamaktan daha insancıl, daha ahlakidir. Çünkü kainatın en temel kuralı çatışmadır. Yahut muazzam bir bürokratik distopyada yaşamak. Tek düşüneceğim şey sayısal lotonun bana vurup vurmayacağı ya da baştakilere karşı saçma sapan bir söz söylememek. Fikir özgürlüğü var da ne oluyor? Müthiş bir fikir özgürlüğü ütopyasında yaşadığınızı düşünün. İnternet böyle bir yer biraz. Herkes bir şeyler yazabildiği için, bir şeyler bildiğini sanıyor. Bir sırra yahut bir bilgiye vakıf olduğunu düşünüyor. Bu da onları birey olarak hissettiriyor, var olduklarını anımsatıyor. Oysa milyonlarca kişilik bir kümenin sıradan bir parçasıdır onlar da. Gürültü çıkaran, birbirini yaralayan, birbiriyle boş yere zıtlaşan bir mikrop yığını. Bireyler ütopyadır işte. Yalnızlık ise distopya…

Etiketler: , , , , , , ,


Yazar Hakkında

Rüya ve gerçeklik arasında sürüklenen bir göçebe. Uçsuz bucaksız doğum öncesi steplere ve de aklın ötesindeki uğultuya vurgun. Gizemli, eksantrik ve aykırı olana karşı varoluşunun başından beri bir çekim duyuyor. Bilincin nereye kadar sürdüğünü, nereye uzandığını ve pazartesi sabahları kavuştuğu o menhus şeklin kaynağını merak ediyor.