bilimkurgu kulubu

Araştırma disyopyalar

Tarih: 8 Kasım 2016 | Yazar: Sinan İpek

0

Bilimkurguda Distopyalar #1

Distopya” kelimesi “eftopya (eutopia)”nın zıddı olarak kullanılır ve şu an var olan dünyadan daha kötü bir toplum ya da sistem anlamına gelir. Terimi ilk kullananlardan biri olan John Stuart Mill’in 1868’deki bir parlamento konuşmasında bu sözcük geçer. Ancak terimi günümüz anlamıyla moda yapan Glenn Negley ve J. Max Partrick’in “Ütopya Peşinde (Quest for Utopia, 1952)” adlı eseridir. 1985’te Anthony Burgess “kakotopya” kelimesinin daha uygun olacağını iddia etmiştir. (Yunancada Kako: kötü, topos: yer)

Distopik manzaralar hemen hemen daima gelecekte yer alır. Distopya yazarının amacı, günümüzdeki bir takım eğilimlerinin gelecekte varacağı olumsuz noktayı öngörmek ve şimdiden önlem alınması için propaganda yapmaktır. Daha iyi bir gelecek umudu büyüdükçe, hayal kırıklığına uğrama korkusu da artmaktadır. Belli bir ütopyanın savunucuları siyasi bir hareket başlatmak ya da inanç dayatmak için harekete geçtiklerinde, karşıtları da ileri sürülen ütopyanın sonuçlarının beklendiği gibi olumlu olmayacağını, tersine korkunç olacağını kanıtlamaya çalışırlar. Bu durumda ütopya yazarları ile distopya yazarları arasında bir çekişmeden söz edebiliriz. Birinin diğerine yanıt olarak kaleme alındığını da söyleyebiliriz.

bilimkurguda-distopyalar-2

19. yüzyılın sonlarına doğru distopyaların sayısı artmaya başladı. Geleceğe şüpheyle yaklaşan tek eseri olan Begüm’ün Milyonları’nda Jules Verne, birbirine rakip şehirler olan Frankville ve Stahlstadt’de hem ütopik hem de distopik kurguya yer vermişti. H. C. Marriott Watson, Erchomenon’da (1879) kapitalist hırsın distopyasını anlattı. Walter Besant, “Erkeğin İsyanı (the Revolt of Man, 1882)” ve “İç Ev (The Inner House, 1888)” adlı eserlerinde en erken distopyaların ikisini yazdı. Erkeğin İsyanı’nda kadınlar tarafından yönetilen bir toplumun başına gelecek felaketler, İç Ev’de ise ölümsüzlüğün bir toplumu nasıl gerileteceği anlatılmıştı.

Büyük ütopyacı H. G. Wells distopyalara da el atmıştı; sosyalizm zafere ulaşamazsa Dünya’nın nasıl bir yer olacağını anlatan distopyalardı bunlar. “Gelecek Günlerin Öyküsü (A Story of the Days to Come, 1899)” ve “Uyuyan Uyandığında (When the Sleeper Wakes, 1899)” adlı eserleri bu türden distopyalardır. Selenit (Aylı) toplumunu anlattığı “Ay’daki İlk İnsan (The First Man on the Moon, 1901)” adlı eserinde ise ilk uzaylı distopyası örneğini vermişti. Robert Hugh Benson’un “Dünya’nın Lordu (Lord of the World, 1907)” adlı eseri ise sekülerizm, hümanizm ve sosyalizm karşıtı bir kıyamet distopyasıdır.

Dystopian-Feature-Image

Kapitalizm ve sosyalizm arasındaki zıtlık ve rekabet, distopya yazarları için önemli bir ilham kaynağı olmuştur. Kapitalizm karşıtı distopyalar arasında ilk aklımıza gelenler Jack London’dan “Demir Ökçe (The Iron Hell, 1907)”, George Allan England’dan “Gök Tröstünün Öyküsü (The Story of the Air Trust, 1915)” ve Claude Ferrère’den “Yararsız Eller (Useless Hands, 1920)” adlı eserlerdir. Sosyalizm karşıtı distopyalar ise çok daha yaygındı. Bunlar arasında William Le Queux’dan “Bilinmeyen Yarın (The Unknown Tomorrow, 1910)”, Conde B. Pallen’den “Crucible Adası (Crucible Island, 1919)”, John Kendall’dan “Doğmamış Yarın (Unborn Tomorrow, 1933)”, Ayn Rand’dan “Anthem (1938)” ve Henry Hazlitt’den “Büyük Fikir (The Great Idea, 1951)” sayılabilir.

Faşizm karşıtı distopyalar arasında Joseph O’Neill’den “İngiltere’nin Altındaki Toprak (Land Under England)”; Rex Warner’den “Yaban Kazı Avı (Wild Goose Chase, 1937)” ve Ruthven Todd’dan “Kayıp Gezgin (The Lost Traveller, 1943)” gösterilebilir. Nazilerin yükselişinden hem önceki hem de sonraki döneme ait Alman karşıtı distopyalar da yazılmıştır. Bunlar arasında ön plana çıkanlar: Owen Gregory’ye ait olan “Meccania (1918)”; Milo Hasting’e ait olan “Sonsuz Gece Şehri (City of Endless Night, 1920)” ve Murray Constantine’ye ait olan “Swastika Gecesi (Swastika Night, 1937)” adlı eserlerdir.

1984

Distopyaların bazı ortak özellikleri şunlardır:

  • Ezen ve ezilen sınıflar. (Hakim sınıfın karakteristikleri farklı olsa da yöntemleri benzerdir.)
  • Sıkıdüzen ile yönetilen bir toplum.
  • Bireyselliğin ortadan kaldırılması.
  • Özgürlüğe düşmanlık.
  • Cinsellik ve üremenin kontrol altına alınması. [Baskılanarak (Bin Dokuz Yüz Seksen Dört) ya da aşırı serbestlikle (Cesur Yeni Dünya.)]
  • Tek tiplik. (Düşünce, yaşam biçimi, giyim, cinsellik gibi hayatın her alanında.)

Wells, Selenit toplumunu karınca düzenini örnek alarak yaratmıştı. Daha sonra karınca toplumu birçok distopyaya model olmaya devam etti. J. D: Beresford ve Esme Wynne-Tyson’un “Kulenin Bilmecesi (The Riddle of the Tower, 1944)” adlı eserlerinde, toplumların “otomatikleşmesi” esas tehlike olarak gösterildi. Bu esere göre, gerekçesi ne olursa olsun bireyselliğin yok edilmesi distopyanın en problematik yönüdür. Yevgeny Zamyatin bireyselliğin yok edilmesine yönelik en yoğun endişeyi, distopyaların en acımasızlarından olan “Biz (We, 1920)” adlı eserinde anlattı. Eser ancak George Orwell’in “Bin Dokuz Yüz Seksen Dört (1949)”ü ile karşılaştırılabilir. Orwell, bu eserinde distopyayı ürkütücü bir gerçeklikle anlattı. Eser aynı zamanda yazarın işçi sınıfına ve onun başkaldırma kapasitesine yönelik hayal kırıklığının da bir ifadesidir.

bilimkurguda-distopyalar-3

Sosyal distopyalardan sonra teknolojik gelişmelerin olumsuzluklarına ilişkin distopyalara sıra gelmişti. E. M. Forster’in “Makine Durunca (The Machine Stops, 1900)” adlı kısa öyküsü salt teknolojik ilerlemelerle ilgili yazılan ilk distopya sayılabilir. Öyküde, her şeye egemen bir makine vardır. İnsanlar doğadan kopmuş ve bütünüyle makineye bağlı yaşamaktadırlar. Ancak makine bozulmaktadır ve insanlık onu tamir edecek bilgi ve beceriyi yitirmiştir.

Ikarus, ya da Bilimin Geleceği (Icarus, or The Future of Science, 1924)” adlı makalesinde Bertrand Russell bilimsel gelişmelerin güç odakların işine yarayacağını, onların bu bilgiyi güç ve iktidarlarını pekiştirmek için kullanacaklarını yazmıştı. Kısaca, “bilgi, güçtür” şeklinde özetlenebilecek bir yaklaşımdı bu. Makale, J. B. S. Haldane’nin “Daedalus (1924)” adlı iyimser çalışmasını eleştirmek amacıyla yazılmıştı. Bu çalışmaya bir diğer eleştiri de Aldous Huxley’den geldi. “Cesur Yeni Dünya (Brave New World, 1932)” adlı roman haz odaklı hedonist bir toplumun da pekâlâ bir cehennem olabileceğini öngörüyordu. Francis Fukuyama’nın “İnsan Ötesi Geleceğimiz: Biyoteknoloji Devriminin Sonuçları (Our Posthuman Future: Consequences of the Biotechnology Revolution, 2002)” adlı kitabında söylediği gibi, Huxley’in tasarladığı hedonist distopya, Orwell’inkinden çok daha korkunçtur; çünkü gerçekleşme olasılığı daha fazladır. (“Bu iki kitabın ortaya koyduğu kâbuslardan Cesur Yeni Dünya’nın ortaya koyduğu kâbus, bana her zaman daha korkunç gelmiştir. Çünkü daha incelikli ve meydan okuyucu.”)

Brave New World

S. Fowler Wright’ın “Yeni Tanrılar Önderlik Ediyor (The New Gods Lead, 1932)” adlı eseri, teknokrasi ve her türlü “konformist ütopya”nın acı bir eleştirisidir. Bu dönemin Bilimsel Romantizminin getirdiği karamsarlığa karşılık yazarlar umutlarını politik reformlardan çok, evrim sonucu ortaya çıkmasını bekledikleri günümüz insanının gelişmiş bir versiyonu olan aşkın insan olasılığına bağlamışlardı.

Teknoloji şüpheciliği tür (genre) bilimkurgusunun ilk zamanlarından beri yaygın olagelmiş. Miles J. Breuer’in “Cennet ve Demir (Paradise and Iron, 1930)” adlı eserinde otomatik makinelerden oluşan bir adayı koordine etmesi gereken mekanik beyin, acımasız bir tirana dönüşür. Sonunda insanlar başkaldırarak makineyi yenerler ve yaşamak için çalışmaları gerektiğini kabul ederler. Laurence Manning ve Fletcher Pratt’ın “Yaşayan Ölülerin Şehri (The City of the Living Dead, 1930)” adlı eserinde ise gerçek deneyimleri birebir taklit eden makineler sayesinde mekanik “rahim”lerin içinde düş aleminde yaşayan insanlar yüzünden toplumun ilerleyişi tamamen durmuştur. Teknolojik ilerlemelerden şüphe duyulması David H. Keller’in eserlerinin vazgeçilmezidir. Bu eserlerin arasında “Yayaların İsyanı (The Revolt of the Pedestrians, 1928)” de vardı. Bu eserde otomobil sürücülerinin yayalar üzerindeki tahakkümü ele alınmaktaydı. Bu tür hikâyelerin benzeri çok yazılmıştır. Keller’in “The Metal Doom (1932)” adlı eserinde ve J. Leslie Mitchell’in teknofobik “Gay Hunter”ında (1934) doğal ve basit bir hayata dönüş özlemi savunulmuştur.

Etiketler: , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , ,


Yazar Hakkında

Yazıyor, çiziyor, düşünüyor, öğreniyor, öğretiyor. Temel ilgi alanı Bilimkurgu yazarlığıdır. Bunun dışında matematik, bilim, teknoloji, astronomi, fizik, resim, sanat, edebiyat vs. gibi konularda düşünür, okur, öğrenir ve ara sıra da sentezlediklerini yazı halinde kusar.