bilimkurgu kulubu

Araştırma

Tarih: 17 Mart 2020 | Yazar: Tuğrul Sultanzade

0

Alternatif Tarih: Amerika Kolonizasyonu

Kristof Kolomb, Amerika’yı keşfeden ilk Avrupalı değildi. Zaten keşfinin ekmeğini yiyemeden de öldü. Ondan birkaç yüz yıl önce Leif Erikson isimli bir Viking, Amerika’yı keşfetmişti. Kuzey Amerika’daki meşelik bir bölgeye koloni kurmuştu hatta: Vinland. Bu yerleşim uzun ömürlü olmamıştı. Ana ticaret hattından uzaktaydılar, üstelik Skraeling dedikleri kızılderililer ile de sürekli çatışma halindeydiler. O bölgeye daha fazla tutunamadılar sonuçta ve Vinland dağıldı. Geriye, bugün arkeologların tespit ettiği Viking evlerine ait harabeler kaldı. Vinland eğer orada tutunabilseydi ve gelişmeye başlasaydı bugün acaba tarih nasıl olurdu? İngiliz ya da Fransız koloniciler on sekizinci yüzyılda o bölgelere ulaştıkları zaman Amerika’nın tek beyaz kabilesi ile nasıl bir münasebet gerçekleştirirlerdi? Ya da bu beyaz kabilenin tanrıları ile yerlilerin kutsal ruhları nasıl bir etkileşim yaratırdı? Sinkretik bir din doğar mıydı? Ya da melez bir halk?

Vinland ayakta kalabilseydi ve oraların namı diğer Avrupalılar tarafından da duyulsaydı acaba neler olurdu? Avrupalılar ve Yeni Dünya’daki insanlar arasındaki temas on beşinci yüzyıl değil de daha erken bir tarihte olsaydı? Avrupalılar doğuya değil de batıya, Yeni Dünya’ya doğru bir haçlı seferi gerçekleştirseydi? Amerika’nın keşfi Karayipler’den değil, Kanada taraflarından başlasaydı? Vinland günümüze kadar ayakta kalabilseydi?

Vinland’ın sahip olabileceği kültürü düşünelim. Bir yanda Viking, diğer yanda Kuzey Amerika yerlileri. Bir yanda uzun kışlar, kar ve beyaz, diğer yanda meşeler, yabancı bir diyar ve Skraelingler. Eğer Vinland diyarı günümüze kadar ayakta kalsaydı kendi metal piyasasını kurardı herhalde. Vinland black metal ya da daha farklı bir şey. İsveçli ve Norveçli grupların zamanında birbirine olan düşmanlığı gibi, Vinlandlılar da Eski Dünya’da bıraktıkları kuzenleri ile rekabet ederdi, orası kesin. Tüm dünyaya Vinland’dan paketledikleri nefreti saçarlardı.

Vinland, belki kendi başına ayakta duran bir cumhuriyet olurdu ama çok büyük ihtimalle Kuzey Amerika’yı kapsayan büyük bir federasyonun parçası haline gelirdi. Vinland siyaseti kabileler, koloniciler ve maceracıların birbiri ile olan etkileşiminden doğup büyürdü. Vinland edebiyatı da büyük ihtimalle bu sentezlenmeler sonucu gelişirdi. Sagalar ile başlar, kızılderili söylenceleri ile büyür, Eski Dünya etkileri ile serpilir ve maceracıların yaşamı ile yönünü bulurdu. Vahşet, kültürler arası çatışma, kabile yaşamı… Deniz akıncıları ile savaşçı kabilelerin dünya görüşleri birbiri içine akardı. Kim bilir, belki de zaman geçtikçe Ingvar Ambjørnsen’in ana akım sayılabileceği bir edebiyat anlayışı geliştirirlerdi. Avrupa’da paganizmin sonu gelirken kuzey tanrılarına inanılan bir tek Vinland kalırdı. Paganizmin son kalesi. Haçlı tarikatları Vinland’a saldıracak ekonomik gücü bulamazlar, oraları öylece kendi haline bırakırlardı.

Avrupalılar, Amerikan yerlileri ile daha erken tanışmış olsaydı büyük bir avantajdan yoksun oldukları için onlara karşı yenik düşebilirlerdi. Barut o tarihlerde yoktu. Avrupalılar yerliler karşısında aldıkları bir iki yenilgiden sonra burada oyalanmayı boş verebilirdi. Çünkü ucu bucağı belirsiz bir diyara hiçbir kazanç olmadan seferler düzenlemek yıpratıcıdır. Malum, İskoçya’nın sonunu hazırlayan ve onları Birleşik Krallık’a dahil olmak zorunda bırakan olaylardan biri aslında başarısız kolonicilik girişimleriydi. İskoçya Krallığı 1690’ların sonunda Darien Projesi’ni başlatmıştı. Panama civarında, Caledonia isimli bir ticaret kolonisi kurmayı hedeflemişlerdi. Lakin proje büyük bir hüsran sonucu başarısızlığa uğramıştı. Koloni salgın hastalıklar, kuşatmalar, bölünmüş yönetim ve en nihayetinde de İspanyol baskısı yüzünden terk edilmişti. Darien Projesi, İskoçya’nın yüzde yirmi beşlik geliri ile finanse ediliyordu. Projenin başarısızlığı İskoçya’yı büyük bir mali çöküşe sürüklenmişti…

Yine de, alternatif tarihteki Avrupalılar sırf bir iki başarısızlık yaşadılar diye Amerika’yı öylece kafalarından silip atmazdı belki de. Vinland üzerinden ya da Vinland’a parelel yeni yerleşimler kurarlardı. Vinland zaman içinde giderek silinen bir kültürün tutunduğu tek yer haline gelirdi. Eğer günümüze kadar hayatta kalabilirse böyle bir diyarın sahip olacağı alt kültürü düşünmek oldukça keyifli. Kızılderili ve Viking kültürleri birbirine ilginç şekilde çok yakışıyor aslında. Birbiri ile eklemlenerek günümüze kadar gelselerdi Vinland’da acayip rave partileri falan düzenlenirdi kuşkusuz. Ateş dansı, aggrotech ritimleri, Viking tanrıları… Malum, Vinland üzerine ayrı bir yazı yazılır. Lakin biraz da başka şeylerden bahsetmek gerek. Amerika ile haşır neşir olan bir tek Avrupalılar değildi. Çinliler de potansiyel olarak Amerika’yı kolonileştirebilecek bir medeniyetti… Ancak konumuz Çinliler değil şimdilik.

Batı Afrika’da bir zamanlar çok zengin ve güçlü bir devlet vardı: Mali. Önemli bir ticaret ağına, İslam medeniyetinin güzel örneklerine ve eşi benzeri olmayan bir zenginliğe sahipti. Oysa Mali şimdilerde bu ihtişamlı geçmişten çok uzakta. Fransa’dan bağımsızlık kazandıkları 1960 yılından beri kıtlık, kuraklık, politik istikrarsızlık gibi pek çok sıkıntıyla uğraşıyor. Oysa zamanında her şey çok başkaydı. Bilinen en zengin insanlardan biri Mansa Musa, Mali hükümdarıydı mesela. Hakkında şöyle bir efsane vardı: Hacca gittiği zaman geçtiği yerlerde o kadar çok altın dağıtmış ki, Akdeniz kıyılarındaki ekonomi uzun yıllar boyu harap olmuş.

Mansa Musa, Mali’nin tek fantastik sultanı değildi. II. Abu Bakr diye bilinen bir sultan daha vardı ki, bu adam kafayı Atlantik Okyanusu’na takmıştı. Dünyayı çevreleyen bu devasa “nehirin” diğer ucuna ulaşabileceğine inanıyordu. Bu amacına ulaşabilmek için yüzlerce gemilik bir filo hazırlattı. Gemileri adamlarla, suyla, erzakla doldurdu. “Asla geri dönmeyin, karayı görünceye dek devam edin,” diye buyurdu. Gel zaman git zaman o dev filodan ancak tek bir gemi dönebildi. “Sultanım korkunç bir fırtınaya yakalandık, ancak bizim gemi sağ çıkabildi,” dedi mürettebat. Sultan da bayağı kızdı. “Alayına mokoko lan!” diyerek bu sefer çok daha büyük bir filo hazırlattı. İki bin gemilik bir filo. Başına da kendisi geçti filonun. Atlantik’e açıldı. Bir daha da onu gören olmadı…

Şayet Abu Bakr, Atlantik’in öbür yakasına ulaşmayı başarsaydı; orada koloniler teşkil edip memleketine geri dönseydi, öbür mokokocuları da toplayıp daha büyük koloniler kurmak için Güney Amerika’ya gitseydi dünyanın hali şu an kim bilir nasıl olurdu. Bugün Brezilya civarında Berberi, Tuareg ya da Afrika’nın diğer milletlerinden müteşekkil bir halk yaşıyordu. Bu halk, yerli Amerikalılar ile de kaynaşırdı tabii. İlginç bir melezlenme gerçekleşirdi. Amazon’daki katı İslamcı kabileler 1970’lerde Selefiliğe kapılıp ormanları yakan çiftçilere, maden şirketlerine falan şiddetli saldırılar düzenlerdi. Düşünün, Amazonlar’da bir cihatçı örgüt ortaya çıkıyor, insanlar da “hacım onları oraya Amariga koydu tağam mı, bölgeyi istikrarsızlaştırıp kendi adamlarını başa geçirecekler,” derdi.

Gelgelelim Mali’nin Amerika’ya koloni kurması için öyle aman aman iyi bir sebebi yoktu. Kaldı ki kendi halkından birilerini oraya göndermek… Halihazırda oldukça zengin bir ülkeydi. İstediği her türlü kaynağa ve ticaret yoluna kendi topraklarından ulaşabiliyordu. İspanyollar’ın Amerika’ya gitme sebebi malumdu; yeni bir ticaret yolu kazanmak. Orada bambaşka ve çok zengin bir dünya olduğunu görünce de yerleşimler kurmaya karar verdiler. Lakin Mali’nin böyle bir derdi yoktu. Mali halihazırda oldukça zengindi. Yani Amerika’ya kalıcı koloniler kurması için öyle aman aman gerekçeleri yoktu. Amerika’ya koloniler kurması muhtemel olan bir diğer medeniyet de Çinliler’di.

Amiral Zheng He’nin devasa gemilerden oluşan oldukça büyük bir filosu vardı. Bu filoda 28.000 insan bulunuyordu. Dönemine göre oldukça büyük çaplı, çok önemli keşif seferleri düzenlemişti. Afrika, Madagaskar, Hint Okyanusu vesaire. Bir şekilde Pasifik’i geçmeye karar verip Amerika’nın batı kıyılarına ulaşsaydı, filo orada kayıp düşüp karaya çıksaydı ve yerleşimler kursalardı… Yüzlerce yıl sonra batılı kaşifler o bölgeye ulaştıkları zaman kayıp bir Çin ulusu ile karşılaşsalardı, ne kadar hoş olurdu..

Tabii biraz zorlasa Amerika’ya koloni kurabilecek başka kim vardı? Elbette Osmanlılar. Osmanlılar’ın Amerika’ya kuracağı kolonilerin akıbeti nasıl olurdu acaba? Bir nevi Darien Projesi gibi başarısızlığa mı uğrardı? Yoksa büyüyüp serpilmeyi başarır mıydı? Osmanlı’nın koloniciliğe başladığı muhtemel bir senaryo şöyle olurdu: Berberi korsanlar altın yüklü bir İspanyol hazine filosunu ele geçirir, devasa ganimetten bir parçayı Sultan’a hediye ederlerdi. İspanyollar, korsanlara karşı amansız bir  savaşa girişir, Sultan da bu hazine kaynağını kaybetmemek için korsanlara destek çıkardı. Osmanlı girişimi ile birlikte Berberi korsanlar Karayip adalarında üsler kurmaya başlardı. Bu üsler giderek gelişip küçük korsan cumhuriyetçikleri haline gelirdi.

Bir zaman sonra bu üslere Mağrip’ten, batılıların Korsan Sahilleri dediği Berberi memleketlerinden yerleşimciler gelmeye başlardı. İspanyollar ve çeşitli milletlerin teşkil ettiği ticaret şirketlerine karşı Osmanlı bu kolonileri korurdu. Kendi memleketinden kaçıp Osmanlı himayesine sığınan ve Müslümanlığı kabul eden bir conquistador da batıya seferler düzenlerdi. Eğer kolonilerin şansı varsa, zayıf düşmüş batılı koloniciler Müslümanlığı kabul edip onlara katılabilirdi. O zaman gelsin bakalım El Juan de Kamil Ramazanoglu ya da Hersekli Sulimanoglu James ya da Mustafa McDonalds. Osmanlılar, bugün Florida diye bildiğimiz bölgelere kadar koloniler kurabilirdi. Zaman geçtikçe Osmanlı’nın bölgedeki hakimiyeti zayıflar, koloniler birer birer ayaklanır, ya yerlilere, ya batılı kolonicilere karışır ya da geri dönerlerdi. Daha acı senaryolar ise kıtlıktan, hastalıktan dolayı yok olmaları. Bir diğer senaryo da Amerika’da başlayan üçüncü bir beylikler dönemi.

Osmanlı, kendisine sorun yaratması muhtemel boyları Amerika’daki kolonilere sürgün edebilir ya da Amerika’da tertip ettirdiği korsan kolonilerine kendisine sadık boyları gönderebilirdi. Bu boylar akıncı beylikleri gibi Yeni Dünya’ya kök söktürürlerdi. Bir bakmışsın içlerinden bir tanesi zamanında Osmanoğulları’nın yaptığı gibi hiç beklenmedik bir şekilde büyümüş ve cihana hükmeden yeni bir imparatorluk haline gelmiş… Alternatif dünyada McDonalds falan yok, Karamanoğlu var…

Etiketler: , , , , , , , , , , , , , , ,


Yazar Hakkında

Rüya ve gerçeklik arasında sürüklenen bir göçebe. Uçsuz bucaksız doğum öncesi steplere ve de aklın ötesindeki uğultuya vurgun. Gizemli, eksantrik ve aykırı olana karşı varoluşunun başından beri bir çekim duyuyor. Bilincin nereye kadar sürdüğünü, nereye uzandığını ve pazartesi sabahları kavuştuğu o menhus şeklin kaynağını merak ediyor.