bilimkurgu kulubu

Bilim & Teknoloji

Tarih: 2 Mart 2021 | Yazar: Tuğrul Sultanzade

0

Şehirler Kendi Ağırlığı Altında Çöküyor

Birleşmiş Milletler’in yürüttüğü tahminlere göre, 2018 itibariyle dünya çapında şehirleşme oranı %55’in üzerindeydi. Yani dünya nüfusunun yarısından fazlası artık şehirlerde yaşıyor. Dünya çapında güçlü kabul edilen pek çok küresel kentin deniz kıyısı var ve denize kıyısı olmayanlar da nehirlerin üzerine kurulu. Küresel ısınmanın giderek arttığı bir gelecekte dünyanın en güçlü şehirlerini dahi karanlık bir akıbet bekliyor… Ancak bu karanlık akıbet, yalnızca denizlerin yükselmesi ile sınırlı değil. Şehirler büsbütün çökebilir. Evet, belki sosyal ve ekonomik anlamda bir çöküş yüzünden insanlar şehirleri terk edip kırsal bölgelere göç edebilirler.

Günümüzde şehirlerin olmadığı bir yaşamı hayal etmek zor olsa da, insanların şehirlerden kaçıp kırsala çekildiği dönemler tarihte mevcut ve bu dönemler düşündüğümüzden daha uzun bir süreyi kapsıyor. Mesela Bronz Çağı Çöküşü gibi ya da Roma’nın barbar akınları ile tarumar edildiği yıllardaki gibi. Ama böylesi bir çöküşten daha önce, sahici bir çöküş yaşanabilir ve şehirleri yer altına gömebilir… Yani küresel ısınmanın yanı sıra şehirler için başka bir tehdit daha var diyebiliriz. Bu da şehirlerin ta kendisi. Şehirler durmaksızın ağırlaşıyor ve bazıları ileride, köklerini saldıkları litosfer katmanını çökertebilecek kadar ağırlaşabilir. Birileri bu durumun farkına varmış olacak ki eline kalem kağıt alıp hesaplama yapmaya başladı. United States Geological Survey’den Jeofizikçi Tom Parsons, San Fransico’yu model alan bir çalışma ile kentsel gelişimin Dünya’nın yüzeyini nasıl etkilediğini ve nasıl çökertebileceğini gösterdi.

Hesaplamalarına göre San Fransico şimdiden 80 milimetre “gömülmüş” olabilir. Tabii bu sabaha karşı herkes uykudayken gerçekleşmedi. Zaman içinde şehir üzerine durmaksızın eklenen ağırlık ile yere doğru göçmeye başladı… Üstelik Bay Area adlı bölgenin 2050’ye kadar 300 milimetre deniz artışı tehditi ile karşı karşıya olduğunu düşünürsek, bu çöküş senaryosu da ciddi bir sıkıntıya dönüşüyor. Parsons makalesinde insan nüfusunun kontrolsüz bir biçimde kıyılara dağıldığını, kıyılardaki kentsel gelişimlerin yükselen deniz seviyesi ile birlikte, şehirleri göçertebileceğinden yakınıyor. Yani deniz seviyesi yükselirken, “şehir seviyesi” giderek düşecek bu şekilde felaket daha da kolay gerçekleşecek.

Mesela Tayland Körfezi her yıl 0.25 santim yükseliyor ama şehir bundan daha hızlı bir şekilde dibe göçüyor; her yıl 4 santim. Nihayetinde şehir birdenbire bir şelalenin içine hapsedilmiş hale gelebilir… Üstelik şehirlerin dibe çökmesi demek yalnızca sel felaketi anlamına gelmiyor, bir şehir dibe çöktükçe alt yapı sisteminde de feci sıkıntılar meydana gelecektir. Bazen çöküş aniden gerçekleşebilir ve boru hatlarını, otobanları hatta binaları kullanım dışı bırakabilir. Böylesi bir çöküş büyük bir gökdelenin altında ya da çok işlek bir caddede gerçekleşirse sonuçları ağır olabilir.

Peki bu şehirler nasıl oluyor da kumun üzerine kuruluymuş gibi dibe çökebiliyor? Aslında bunun sebepleri çeşitli. Şehirlerin “ağırlaşıyor” olması bir yana, yirmi birinci yüzyılda giderek artan temiz su ihtiyacı da bu konuda acı bir şekilde rol oynuyor. Artık temiz su, dünyanın birçok yerinde kıymetli bir kaynak. Nehir deltalarındaki yoğun nüfus, endüstriyel faaliyetler ve de herhangi bir doğayı koruma yasası olmadığı için nehirlerdeki sular genellikle kirlenmiş olur. İşte bu yüzden birçok şehir temiz su ihtiyacını ne nehirlerden karşılayabiliyor ne de fiyatından dolayı su arıtma tesisi kurabiliyor. Böylece şehrin altını kazarak yer altındaki su kaynaklarına ulaşıyorlar. Suyu çektikleri zaman da şehrin hemen altında büyük boşluklar meydana geliyor… Eğer ki şehir kıyılara kuruluysa çöküş daha da hızlı gerçekleşiyor.

Dibe çöken şehirlere en meşhur örnek genelde Venedik’tir. Ama Venedik, diğerlerine kıyasla önemsiz bir vaka sayılır. Üstelik şehir tarihten bu yana hep dibe çökme sorunuyla karşı karşıyaydı. Şehirlerin gömülmesi yeni yeni rastlanılan bir problem değil aslında. Aztekler’in o meşhur şehri Tenochtitlan da vakti zamanında dibe çökmekten muzdaripti. Şehirde devasa yapılar vardı fakat şehir lagünün ortasında, doldurulmuş topraktan adacıklara kuruluydu…

Günümüzde ise şehirlerinin dibe çökmesi ile en iyi başa çıkan ülkelerden biri Japonya. Tokyo’da artık bu tarz felaketleri önlemek için sofistike teknolojiler kullanılıyor. Ama civardaki diğer ülkeler Tokyo kadar zengin ve gelişmiş değil. Bu ülkelerin kıyısal şehirleri hem yükselen deniz seviyesi hem de dibe çökme sorunu ile felakete doğru ilerliyor. Biz araya başka örnekler katmış olsak da Parsons makalesinde San Fransico, Bay Area’yı kullanıyor. Şehirde ne var ne yok hepsi hesaba katıldığında toplam ağırlığın 1.6 trilyon kilogram olacağı hesaplanıyor. Yani 8.7 milyon Boeing 747 uçağına eş değer.  Bu, şehrin köklerini saldığı litosfer katmanını bükmeye ya da daha ilginci fay bloklarının dengesini değiştirmeye yetecek kadar büyük bir ağırlık.

Parsons’a göre bu sonuçlar dünyadaki herhangi bir büyük şehirde yine aynı etkilere sebep olacaktır; tabii şehrin kurulduğu alan bu etki üzerinde değişimler yaratabilir ama nihayetinde şehirler artık litosfer katmanını baskılayabilecek kadar ağırlaşmış halde… Hatta şehirler bir yana, bazı yapılar bile etki yaratacak halde. Mesela San Fransico Uluslararası Havalimanı, hem kıyıya kurulu, hem de şehirdeki en ağır bina ve her yıl 4 milimetrelik bir çöküşe neden oluyor. Şehirlerin dibe göçmesi problemi tarihten bu yana vardı ama artık insanlık eskisi gibi değil. Dünyada onlarca metropolis var artık ve her biri milyonlarca insana ev sahipliği yapıyor. Bu insanlardan bazıları deniz seviyesinin altında yaşıyor. Şehirlere, konakçılarını idare edebilmek için kanalizasyon sistemleri, metro ağları vesaire kuruldukça, dibe çöküş hızlanıyor; hele bir de şehir deniz kıyısındaysa. Bunu belki büsbütün durdurmak imkansız ama uydu görüntüleri ve gelişmiş tarama cihazlarıyla hiç olmazsa çöküş ciddi bir can kaybına sebep olmadan önlem almak mümkün.

Etiketler: , , , , , , , , , , , ,


Yazar Hakkında

Keşke dünya 2009'dan daha ileriye gitmeseydi.