Gelecekte insanlar yıldızlararası yolculuklara çıkacak, ancak bunun için yalnızca ileri teknoloji ve uzun ömürlü gemiler yeterli olmayacak. Bu yolculukların nihai amacı başka bir dünyada yaşamı sürdürebilmekse, çocuk sahibi olmak bir noktada kaçınılmaz hâle gelecek. Ancak sorulması gereken ilk soru şu: Uzayda gerçekten çocuk sahibi olunabilir mi?
Bugüne dek yerçekimsiz ortamın insan fizyolojisi üzerindeki etkileri hakkında çok şey öğrendik. Kas kaybı, kemik yoğunluğunun azalması, bağışıklık sisteminin zayıflaması… Peki ya üreme sistemi? Kozmik radyasyonun gelişmekte olan hücreler üzerindeki etkileri hâlâ tam olarak bilinmiyor. Sperm ve yumurtanın uzayda nasıl davrandığı, embriyonun sağlıklı gelişip gelişemeyeceği ise cevapsız sorular arasında.

Japonya’da yürütülen bazı deneylerde, dondurulmuş fare spermleri uzaya gönderilip geri getirilerek döllenme süreci gözlemlenmeye çalışılıyor. Bu küçük ama önemli adımlar, bir gün insanın uzayda doğum yapmasının önünü açabilir. Fakat teknik engeller aşılsa bile, geride çok daha karmaşık bir mesele kalıyor: Ahlaki sorumluluk.
Bir çocuğu, atmosferin ötesindeki bilinmezliklere doğurmak etik mi? Henüz kendi rızasını bile veremeyecek birini, zorlu koşulların hüküm sürdüğü, belki de yalıtılmış bir ortama mahkûm etmek ne kadar doğru? Filozoflar bu durumu “riske rıza gösterme” kavramıyla tartışıyor. Yani bir başkasının yerine onun adına risk almak… Bu, ebeveynliğin zaten özünde taşıdığı bir sorumluluk değil mi?

Antropolog Cameron Smith’in belirttiği gibi, geçmişte de insanlar bilinmez denizlere açıldılar. Polinezyalılar, yüzyıllar önce okyanusu aşıp yeni adalara ulaştılar. Yalnızca kendileri için değil, gelecek nesiller adına da bilinmeyeni göze aldılar. Dolayısıyla uzayda çocuk doğurmanın da tarihin doğal devamı olduğu düşünülebilir.
Yine de uzayda doğan bir çocuğun dünyaya ait duygusal bağları eksik kalacak. Onun için “ev” dediğimiz yer, belki de sadece mavi-beyaz bir parıltıdan ibaret olacak. Tıpkı Isaac Asimov‘un Nemesis romanında olduğu gibi Dünya bir hikâyeye dönüşecek. Bu da yeni nesillerin kimlik algısını bütünüyle dönüştürecek. Diller değişecek, alışkanlıklar evrim geçirecek, değerler başka biçimlere bürünecek…

Kuşaklar boyunca sürecek bir yolculuğu hayal edin. Işık hızında bile yüzlerce yıl sürebilecek seyahatlerin ortasında doğan bir çocuğun gerçekliği nedir? Belki de onun için yıldızlararası boşluk, Dünya’daki tüm parkların ve okul bahçelerinin yerini alacak. Bu durumda ebeveynlerin temel sorumluluğu, çocuklarına sadece hayatta kalabilecekleri değil, anlam bulabilecekleri bir yaşam sunmak da olacak.
Üstelik bu biyolojik bir meseleden ibaret de değil. Uygarlık taşımak, bilgi ve kültürü kuşaktan kuşağa aktarmak demek. Hâliyle uzayda kurulacak koloniler öğretmenlerin, sanatçıların ve çocuk gelişim uzmanlarının da yer alması gereken ortamlar. Eğer bir gün 50 bin kişilik dev uzay gemileri inşa edilecekse, bu girişim insanlığın da sınavı olacak. Zira bu tür bir topluluğun sürdürülebilirliği, doğacak çocukların sağlıklı bireyler olarak büyüyebileceği bir sosyal yapının varlığına bağlı.

Mars’ta yerleşim kurmayı planlayan organizasyonlar başlangıçta çocuk yapılmamasını önerse de, zamanla bu durum değişecektir. Kaldı ki uzun vadeli bir yerleşim planına çocukların dâhil olmaması mümkün değil. Hatta belki de ilk Marslılar, Dünya’yı yalnızca annelerinin anlattığı masallardan tanıyacak.
Eğer uzayı fethetmeyi planlıyorsak, önce yeni bir tür ebeveynliği, yeni bir toplumsal düzeni hayal etmeyi öğrenmeliyiz. Çünkü bir çocuğa iyi bir çocukluk sunmak, her gezegende aynı sorumluluğu gerektirir: Sevgi, güven ve umut dolu bir dünya; ister Mars’ta, isterse yıldızlararası bir gemide olsun.
Bilimkurgu Kulübü Bu Sitede Gelecek Var!
