bilimkurgu kulubu

Bilim & Teknoloji ahtapot

Tarih: 24 Kasım 2018 | Yazar: Tuğrul Sultanzade

0

Ecstasy Verilen Ahtapotlar

Ahtapotlar ve insanlar birbirinden 400 milyon yıl kadar önce ayrıldı. Biri denizlerde kalmayı tercih etti, öbürü ise karaya çıkmayı. Biri yumurtlamayı tercih etti, öbürü ise doğurmayı. Biri yapayalnız yaşadı… Öbürü ise kocaman kabileler kurdu ve nihayetinde yerçekiminden bile kurtuldu. Bir teoriye göre eğer ahtapotlar insanlar kadar sosyal olsaydı dünya hakimiyeti için onlarla savaşıyor olurduk. Bu teori abartı gibi dursa da, insan “acaba?” demekten kendini alamıyor. Örneğin ahtapotların ne kadar zeki canlılar olduğundan bahsetmeme gerek yok. Sinir sistemleri son derece karmaşıktır. Bir ahtapotu kavanoza kapatırsanız arkadaşımız kavanozun kapağını açıp dışarı çıkmayı başaracaktır. Ömrünü denizlerin en ücra köşesinde geçiren bir canlı için son derece şaşırtıcı…

Ahtapotların hayatı varoluşsal bir sancı içeren Japon korku filmlerine benziyor desek yalan olmaz. Çünkü yumurtadan çıktıkları zaman yüzlerce kardeşleri ile birlikte denizlerin bilinmezliğine savruluyorlar ve üreme vakitleri geldiği zaman çiftleşip ölüyorlar. Erkek kısmı çiftleşmeden sonra eğer yeterince şanslı değilse ve kaçamamışsa dişi tarafından öldürülüp yeniyor. Dişi ise çiftleşmeden sonra adeta bir ‘depresyon’ haline giriyor. Güvenli bir noktaya çöküp yumurtlamayı bekliyor ve varoluşsal görevini tamamladıktan sonra ölüyor. Ahtapotlar şu döngüyü kırabilseydi ve yaşamlarını yalnız başlarına denizin karanlıklarında yaşamak yerine biraz olsun birbirleri ile içli dışlı olsalardı, şu an denizlerimizde ve belki de kıyılarımızda amfibi bir medeniyetin çıkıntılarını görüyor olacaktık.

Medeniyet mi? Belki de bizim medeniyet diye adlandırdığımız olgunun, hatta olgu dediğimiz olgunun bile bambaşka paralelleri ile karşılaşacaktık ahtapotlarda. Onlarla belki de hiç iletişim kuramayacaktık, belki de ahtapotlar bizim özelliklerimizi taklit ederek insansılaşacaktı. Çünkü ahtapotların kusursuz taklitçiler olduğu bilinen bir gerçek. Kromatofor hücreleri sayesinde derilerinin renklerini ve şekillerini değiştirebiliyorlar. Fakat ahtapotlar evrimin, tabiatın ya da tüm varoluşu yöneten o kutsal gücün etkisi ile birbirinden kopuk, birbirine kayıtsız adeta otistik bir hayat sürmek zorunda kalmış. Birbirleriyle olan bu izole münasebetleri haricinde, ömürleri de oldukça kısa. Fakat her ahtapotun kendine has bir mizacı olduğu biliniyor. Bunu gözlemlemek için onları oyun oynarken seyretmek yeterli. Her biri farklı bir oyuncağı tercih edecektir.

Ahtapotlar birbirlerini gördükleri zaman kaçmayı tercih ederler. Onları aynı tanka koyarsanız epey agresifleşeceklerdir. Son derece asosyaldirler. Belki de kısa ömürlerini bu yalnızlığa borçlular. Belki de zekalarını yalnızlıklarına… bu ağır asosyal, ağır yıkık, zavallı ve trajik canlılar ancak çiftleşmek için birbirleri ile bir araya gelir, o da pek hayırlı sonuçlar vermez tabii. Fakat John Hopkins Üniversitesi’nden Gül Dölen bu zavallı varlıkların bir madde sayesinde ‘sosyal’ varlıklara dönüşebileceğini ıspatladı. Bu madde MDMA, yani Ecstasy’den başka bir şey değil. Yazının başında ahtapotlar ve insanlar arasındaki ayrımdan bahsetmiştim. 400 milyon yıl önce ayrılmış olmamıza rağmen serotonin ve etkileri hâlâ aynı mekanizma ile işliyor. Ahtapotların beyinleri fiziksel olarak insanlarınkinden çok daha farklı. Bu durum, araştırmanın başlangıcında ulaşılacak sonuçları belirsiz kılıyordu.

Gül Dölen

Gül Dölen birbirine bağlı üç su çemberi tasarladı. Bunlardan birinde bir ahtapot diğeri ise plastik bir oyuncak taşıyordu. Daha sonra dört farklı ahtapot su tankına yerleştirildi ve araştırmacılar ahtapotların davranışlarını gözlemledi. Bu gözlemin ardından yaratıklar MDMA’in sıvılaşmış versiyonuna maruz bırakıldı. Ahtapotlar bunu tenlerindeki dokular sayesinde özümsedi ve tekrardan çemberlere yerleştirildiler. MDMA alan ahtapotlar, başlangıçtaki ahtapotla daha fazla vakit geçirmeye başladı. Dölen ahtapotların etraflarını saran kafesi sarmalamaya çalıştığını gözlemlemiş. Bu insanların da gösterdiği benzer bir tepki. MDMA alan bir insan etrafına, öbür kişilere sık sık dokunmak isteği duyar. Ahtapotlar da nitekim birbirleriyle oynaşıyor ve birbirleriyle temaslarda bulunuyorlardı.

Ahtapotların sosyal canlılar olmamalarından dolayı, her ne kadar MDMA sayesinde birbirleri ile temasa geçmiş olsalar da, aralarındaki bu iletişim son derece kayıtsız, farkındalıktan yoksun bir çaba halinde vuku buluyor olmalı. Ahtapotlar belki de o an sadece dış uyarıcılara karşı neşeli tepkiler vermiş olabilir. Üstelik sinir sistemlerinin üçte ikisi kollarında bulunuyor. Dolayısıyla MDMA’in o hızlandırıcı etkisi belki de sadece kollarında başlayan bir reaksiyon tetiklemiştir.

Ahtapotlar suda yaşayan canlılar olduğu için bizim gibi bir dile sahip olmaları zaten baştan mümkün değil. Fakat sosyal açıdan gelişmiş bir ahtapot topluluğunun birbiri ile nasıl iletişim kuracağı merak konusu. Örneğin bir diğer zeki deniz canlısı olan yunusların birbiri ile değişik frekanslarda sesler çıkararak konuştuğu, hatta bölge ve av paylaşımı gibi konuları istişare ettikleri gözlemlenmiş. Daha da şaşırtıcı, hatta dilbilimsel açıdan heyecan yaratan bir unsur da keşfedilmiş yunus iletişiminde, yunuslar farkı diyalektlere sahip! Ahtapotlar vokal aparatlardan yoksun fakat işaret diline benzeyen bir dil geliştirmiş olabilirlerdi. Ya da bir çeşit ‘dans’ ile iletişim kurabilirlerdi birbirleriyle. Sinir sistemleri ve de kemoreseptörleri güçlü olan ahtapotlar kimyasal kodlar salgılayarak bir dil yaratabilirlerdi… bu dilin gelişerek dallanıp budaklanması ve farklı diyalektlere bölünmesi halinde okyanusları dolduracak kimyasal şöleni düşünemiyorum. Denizlerin mavi hiçliği içerisinde sinestezik bir senfoni…

Gül Dölen’in yaptığı bu çalışma ile ahtapotların trajik varlığı aslında biraz daha önplana çıkıyor. Çünkü bu son derece asosyal varlıklar her ne kadar birbirine dokunsalar da varoluşsal çaresizlikleri içerisindeki suskunluklarına mahkumlar. Dil yeteneğine sahip olduğumuz için son derece şanslıyız… ve elbette tahayyül. Fakat belki de insanların konuştuğu dil artık işlevselliğini yitiriyor ve belki de bizleri kozmolojik bir ölçüde ‘ahtapotlaştırıyordur‘. Bu bir başka yazının konusu olabilir.

Etiketler: , , , ,


Yazar Hakkında

Rüya ve gerçeklik arasında sürüklenen bir göçebe. Uçsuz bucaksız doğum öncesi steplere ve de aklın ötesindeki uğultuya vurgun. Gizemli, eksantrik ve aykırı olana karşı varoluşunun başından beri bir çekim duyuyor. Bilincin nereye kadar sürdüğünü, nereye uzandığını ve pazartesi sabahları kavuştuğu o menhus şeklin kaynağını merak ediyor.