arthur-c-clarke

Arthur C. Clarke’ın Çığır Açan Makalesi: Dünya Dışı Röleler

Isaac Asimov ve Robert A. Heinlein ile birlikte Bilimkurgunun Üç Büyük Babası arasında gösterilen ve 2008 yılında hayata veda ettiğinde arkasında onlarca unutulmaz eser bırakan Arthur C. Clarke, kuşkusuz gelmiş geçmiş en önemli bilimkurgu yazarlarından biridir. O, sadece bilimkurgunun iflah olmaz okurlarının değil; bilime ilgi duyan herkesin okuması gereken bir isimdir. İleri görüşlülüğünü ve güçlü öngörü yeteneğini şiirsel anlatımıyla birleştiren Clarke, bilimkurgu edebiyatına yön vermeyi ve kendinden sonra gelen yazarlara esin kaynağı olmayı başarmıştır. Ama onun bu yeteneği, sadece bilimkurguyu değil; bilimin kendisini de derinden etkilemiştir. Çoğu kimse bugün kullanmakta olduğumuz GSM ve TV uydularını Arthur C. Clarke’ın düşlerine borçlu olduğumuzu bilmez.

Yazar, 1945 yılında, günümüzün jeosenkronik iletişim uydularıyla ilgili kehanet gibi görüşlerini ve hesaplarını içeren Extra-Terrestrial Relays (Dünya Dışı Röleler) adlı makalesini Wireless World dergisine gönderdiğinde, dergi bu makale karşılığında kendisine sadece 5 sterlin ödemiştir. Yazı ise, milyonlarca sterlinlik bir sektörün kapısını açmıştır. Ayrıca Clarke, uyduyla haberleşme düşüncesini geliştirmesi nedeniyle Franklin Enstitüsü’nden altın madalya ve UNESCO’dan da Kalinga Ödülü almıştır. Clarke’ın yukarıda sözü edilen ünlü makalesini sizler için dilimize kazandırdık.

Not: Yazıda bahsedilen Dünya Dışı Röle, aslında bir uzay istasyonu ya da yapay uydu için Clarke’ın kullandığı genel bir terimdir. Ayrıca makalenin adı kafanızı karıştırabilir. Esasen Clarke burada iletişim uydularından bahsediyor.

Wireless World-Ekim 1945
Wireless World-Ekim 1945

DÜNYA DIŞI RÖLELER

Roket İstasyonları Dünya Çapında Radyo Yayını Sağlayabilir mi?

Roket istasyonları, tüm Dünya’yı kapsayan radyo yayınlarını mümkün kılabilir mi? Roket istasyonları Dünya çapında radyo yayınları sağlayabilir mi?

Uygun frekans ve yer seçimi ile Dünya üzerindeki bütün noktaları telefon hatları ile uzun süreler boyunca birbirine bağlamak mümkün olsa da uzun mesafeli iletişim iyonosferin özelliklerinden dolayı büyük ölçüde başarısız olmaktadır; hatta bazı durumlarda tamamen imkansızdır. Dünya’nın her köşesine sürekli olarak yeterli kuvvette yayın yapabilecek bir istasyon şebekesine paha biçilemezdi; dünya toplumunun buna ihtiyacı olduğu da kuşku götürmez.

Telefon ve telgrafların durumu pek de tatmin edici değil, televizyona ise hiç değinmeyelim. Çünkü televizyon yayınları için iyonosferin özellikleri kullanılamıyor. Bir televizyon istasyonunun yayın alanı, çok iyi bir tesiste bile sadece 100 mil kadardır. Britanya gibi küçük bir adayı kapsayacak bir şebeke için bile koaksiyel kablolar, dalga kılavuzları ve VHF röle bağlantıları gerekirdi. Son yıllarda yapılan teorik bir çalışmanın sonucuna göre böyle bir sistemin başarılı olması için 50 mil’den kısa aralıklarla tekrarlayıcılar yerleştirilmesine ihtiyaç vardır. Belki makul maliyetlerle küçük bir ülkenin televizyon ağı bu şekilde sağlanabilirdi; ancak kıtasal bir kapsama alanı hiç bir şekilde olası değildir; sadece nüfusun yoğun olduğu bölgeler için şebeke kurulabilir.

Dünya’nın farklı bölgelerindeki yayın servislerini birbirine bağlamak istersek, karşılaşacağımız sorun bir öncekinden küçük olmayacaktır: Bunun için binlerce millik röle zincirleri kurulması gerekir ki böyle bir yapı milyonlara mal olacaktır, ayrıca böylesi zincirler okyanus ötesi servislerde hiç kullanılamazdı. Benzer sorunlar geniş bant frekans modülasyonu ve başka servislerin tedarikinde de ortaya çıkıyor; tasarımları gereği ultra-yüksek frekanslar gerektiren hızlı faks cihazları gibi.

Pek çok kişi, bu makalede önerilen çözümü ciddiye alınmayacak kadar aşırı bulabilir. Ama bu yaklaşım mantıksız olacaktır; çünkü burada öngörülen her şey, son 10 yılda gerçekleşmiş gelişmelerin, özellikle de uzun menzilli V2 roket prototipinin mükemmelleştirme çalışmalarının bir adım ötesidir. Bu makale yazım aşamasındayken, Almanların da benzer bir proje üzerinde çalıştıkları duyurulmuştu. Onlar da 50-100 yıl içinde projelerinin hayat bulacağına inanıyorlar. (Not: Günümüzde uzun vadeli bir projeye en fazla 5 yıl veriliyor. Clarke’ın zamanında 50-100 yıl yakın gelecek olarak görülüyor olmalı.)

Daha fazla ilerlemeden önce, roketler ve uzay çalışmaları hakkında temel yasaları kısaca hatırlatmak gerekiyor. Dünya atmosferinden kurtulmayı başaracak hıza erişen bir roket bir daha geri dönemez. Bunun için gereken asgari hız saniyede 8 km’dir. Bu hızı kazanmış ve uygun yörüngeye oturtulmuş bir roket Dünya’nın bir yapay uydusu haline gelecektir. Böylesi bir roket Dünya’nın etrafında enerji harcamadan sonsuza dek dolanacak; ikinci bir Ay haline gelecektir. Almanların transatlantik A10 roketi, bu hızın yarısını aşmıştı.

Birkaç yıl içinde, atmosferi aşıp yörüngeye oturabilecek uzaktan kontrollü roketler yapılabilir ve topladıkları verileri Dünya’ya yayınlamaları için yörüngede bırakılabilirler. Sonraki aşamada ise insanlı roketler benzer uçuşlar yapıp sakladıkları az bir enerjiyi kullanarak yörüngedeki hareketlerini keserek Dünya’ya dönebileceklerdir.

Başlangıç koşulları uygunsa, bir roketin kalıcı olarak oturtulabileceği dairesel ve eliptik yörüngelerin sayısı sonsuzdur. 8 km/s, atmosferin hemen dışında, yere en yakın mesafedeki yörünge için geçerlidir sadece. Bu yörüngenin periyodu yaklaşık 90 dakikadır (Not: Günümüzde böyle bir yörüngede dolanan Uluslararası Uzay İstasyonu’nun yörünge periyodu da gerçekten 90 dakikadır.) Yörüngenin yarıçapı arttıkça yer çekimi zayıflayacağından yer çekimini dengelemek için gereken merkezkaç kuvveti ve hız da azalacaktır. Şekil 1’deki grafik bu durumu gösteriyor. Tabii ki söylediklerimiz Ay’ın yörüngesi için de geçerlidir. (Not: Clarke burada Ay uzaklığında bir uydunun Dünya’nın etrafını tıpkı Ay gibi yaklaşık 29 günde dolacağını kastediyor.) Almanların önerdiği uzay istasyonu bu grafiğe göre Dünya’nın etrafını yaklaşık 4,5 saatte dolanırdı.

Şekil 1. Dünya'nın merkezinden uzaklaştıkça yörünge dönüş süresi ve hızındaki değişim
Şekil 1. Dünya’nın merkezinden uzaklaştıkça yörünge periyodu ve hızındaki değişimi gösteren grafik.

Şekilden anlaşıldığı üzere 42,000 km yarıçapındaki bir yörüngenin periyodu tam olarak 24 saattir. Bu yörüngedeki bir uydu, eğer Dünya’nın ekvator düzlemindeyse,  gezegenin üstünde hep aynı noktada çakılı kalacak şekilde Dünya’yla birlikte dönerdi. (Not: Clarke günümüzün jeosenkronik iletişim uydularını öngörmektedir.) Böylesi bir cisim yarıkürenin üzerinde gökyüzünde durağan kalırdı, yani diğer gök cisimleri gibi doğup batmazdı. (Not: Gerçekten de günümüzün jeosenkronik uydularına dürbünle bakarsanız, gökyüzünde çakılıymış gibi sabit durduklarını görebilirsiniz.) Daha yakın bir yörüngedeki kütle ise, Dünya’dan daha hızlı döneceği için batıdan doğardı, tıpkı Mars’ın iç yörüngedeki uydusunun yaptığı gibi.

Böylesi bir yörüngeye roketlerle malzeme taşınarak bir uzay istasyonu inşa edilebilir. İstasyon, mürettebat için yaşam bölmeleri ve laboratuvarlarla donatılabilir. Mürettebatın ihtiyaç duyduğu her şey düzenli yapılan roket seferleriyle sağlanabilir. (Not: Clarke, uzay istasyonunu öngörüyor.) Bu proje, sırf bilime yapacağı katkılar için bile uygulamaya konabilir; böylesi bir istasyon astronomi, fizik ve meteoroloji hakkında müthiş bilgiler sağlayabilir. Bu konuyu araştıran bir çok makale yayınlanmıştır.

Kulağa biraz hayal ürünüymüş gibi gelse de böyle bir girişimin başarılabilmesi için halihazırda tasarlanmakta olanlardan sadece iki kat hızlı roketlere ihtiyacımız var. Uzay ortamında yer çekimi basıncı gözardı edilebileceğinden, yapı en hafif malzemelerle istenildiği kadar büyük yapılabilir.

Böyle bir istasyonun kurulduğunu varsayalım: Bu istasyon, alıcı ve verici ekipmanlarıyla donatıldığı takdirde (enerji sorunu daha sonra ele alınacak) iyonosferi geçebilecek frekanstaki dalgalarla, üzerinde bulunduğu yarım kürenin herhangi iki noktasını birleştirebilir; yani istasyonumuz, bir tekrarlayıcı görevi üstlenebilir. Dalga yönlendiricileri (çanaklar) kullanılacak olursa, dalganın ulaşacağı hedef görünür olduğu için, güç tüketimi çok daha az olacaktır.

Dahası, yarım kürenin herhangi bir yerinden alınan ileti, Dünya’nın görünen yüzünün tümüne iletilebilir, böylece tüm servislerin çalışması için gerekli koşullar sağlanabilir.

Şekil 2. Örnek Dünya dışı role servisleri. A noktasındaki sinyal, B ve C noktasına doğru yönlendiriliyor; D noktasındaki sinyal ise tüm yarım küreyi kapsıyor.
Şekil 2. Örnek Dünya dışı röle servisleri. A noktasındaki sinyal, B ve C noktasına doğru yönlendiriliyor; D noktasındaki sinyal ise tüm yarım küreyi kapsıyor.

Radyo dalgalarının Dünya’dan uzaya iletiminin mümkün olduğuna dair elimizde henüz direk bir kanıt olup olmadığı tartışılabilir; kesin olarak söyleyebileceğimiz bir şey varsa, o da kısa dalga boylarının Dünya’ya geri yansımadığıdır. Dünya atmosferinin üstündeki alan şiddetinin yeterli olup olmadığı V2 roketler kullanılarak kanıtlanabilir, nitekim yakında birilerinin kanıtlaması umuluyor; bir yerlerde bu işler için yeterli kaynak ayrılmış olmalı! (Not: Clark burada Almanlardan ele geçirilen roketleri ima ediyor olmalı!) Alternatif olarak, yeterli güç temin edilebilirse, Ay’dan gelen yansımalar incelenerek yeterli kanıt elde edilebilir. Bu arada, rezonans etkilerinin oluştuğu belli aralıklar dışında görünür ışık frekanslarının ufak kayıplarla iletildiğine dair görsel kanıtlarımız var. (Not: Yani Clark burada atmosferin görünür ışığa saydam olduğunu, büyük ihtimalle kısa dalga frekanslarına da saydam olacağını, gerekirse bunun kanıtlanabileceğini söylüyor.) Orta yüksek frekanslar, F seviyesinden yansımak üzere iki kere E seviyesinden iletiliyor ve yansımalar F seviyesi ve üstündeki meteorlardan yakalanıyor. Saniyede, diyelim 50 ilâ 100,000 Mc/s arası frekanslar, atmosfer veya iyonosferden gereksiz emilim olmadan iletişim amacıyla kullanılabilir.

Tek bir istasyonun kapsama alanı sadece bir yarım küre iken tüm Dünya’nın kapsanması için 3 istasyona gerek duyulur; tabii daha fazla uydu daha iyi sonuç verecektir. Şekil 3’te en basit düzenlemesini görebilirsiniz. İstasyonlar yörüngede birbirlerine yaklaşık olarak eşit uzaklıkta konumlandırılabilir. Aşağıdaki boylamlar böyle bir düzen için uygun görünüyor:

30 D — Afrika ve Avrupa
150 D — Çin ve Okyanusya
90 B — Güney ve Kuzey Amerika

Şekil 3. Üç uydu istasyonu, tüm yer küreyi kaplayacak bir yayın alanı sağlayabilir
Şekil 3. Üç uydu istasyonu, tüm yer küreyi kaplayacak bir yayın alanı sağlayabilir

Bu yerleşim biçimi istasyonları birbirine radyo veya optik sinyallerle bağlayabilir ve bütün Dünya gereken hizmetleri alabilir.

Tasarım aşamasında karşılaşılabilecek teknik sorunlarsa oldukça ilginç, fakat burada pek azından bahsedilebilir. Uygun büyüklükte bir çok parabolik yansıtıcıdan (çanak) oluşan diziler inşa edilebilir. 3,000 Mc/saniye frekansında dalga kullanılacak olunursa, bir metrelik bir ayna neredeyse tüm enerjiyi Dünya’ya iletebilir. Daha kısıtlı servisler için daha büyük yansıtıcılar kullanılarak, tek tek ülke veya bölgelere yayın yapılabilir, böylece enerjiden tasarruf edilir. Daha yüksek frekanslarda kullanıldığında bir dereceden daha dar ışınlar üretmek hiç de zor değil ve daha önce de bahsettiğimiz üzere, aynaların boyutlarında herhangi bir fiziksel kısıtlanma yok. (Uzay istasyonundan bakıldığında, Dünya 17 dereceden biraz daha büyük görünürdü.) Çapraz modülasyondan kaçınmak için önlem alındığı takdirde, aynı aynalar farklı birçok radyo yayını için de kullanılabilir.

Bu sistemin avantajı güç gereksiniminin benzer diğer sistemlerden çok daha az olmasıdır; çünkü enerji, hiç israf olmadan kapsama alanının her yerine eşit miktarlarda dağıtılmaktadır. Tek bir istasyondan yayın yapabilmek için gerekli olan enerjiyi aşağıdaki hesaplamayla yaklaşık olarak tahmin edebiliriz. Serbest uzayda ekvator ekseninde, d metre uzunluğundaki  λ/2 dipolünün alan şiddeti

formul2

Burada P, Watt cinsinden gücü temsil etmektedir.

d’yi 42,000 kilometre alırsak (aslında gerçek değeri bundan düşük olacaktır), P = 37,6 e2 Watt gücümüz olur. (Burada e,  µV/metre cinsindendir)

Eğer e’yi, Federal İletişim Kurulu (F.C.C)‘nun frekans modülasyonu standardı olan 50 µV/metre alırsak P, 94 kW olacaktır. Bu, tüm enerjiyi Dünya’ya yönlendirmek için gerekli güç değil, tek bir dipol için gerekli olan güçtür. Tek çanak yerine bir dizi çanak kullanıldığında tek bir dipolün kazancı yaklaşık 80 olacaktır, bu durumda bir yayın şebekesi için gereken güç yaklaşık 1,2 kW olacaktır. (Not: Orjinal makalede çanak sözcüğü geçmiyor, anlaşılmasını kolaylaştırmak için böyle dedik.)

Çok küçük değer bu, gerçekte ise gereken miktar bundan çok daha az olacaktır. Sinyalleri Dünya’dan almak için 30 cm çapında küçük paraboller kullanılabilir; bu kadarlık bir çanak bile çok iyi sinyal/gürültü oranı sağlayacaktır. Aynaların parazit bulunmayan gökyüzüne yönelmesi ve seçilen frekans sayesinde girişimden dolayı sinyal kalitesinde herhangi bir düşüş olmayacaktır.  10 mikrovolt/metre’lik bir alan kuvveti fazlasıyla yeterli olur, bu yüzden de sadece 50 Watt’lık bir verici çıkışı yeterli olacaktır.

Bu rakamların bir verici şebekesine ait olduğu hatırlanırsa sistemin verimliliği fark edilecektir. Noktadan noktaya ışın yayını sadece 10 Watt civarı güç gerektirir. Tabi ki bu değerlerin iyonosfer ve atmosfer soğurması olgusuna karşı sınanması gerekir, fakat bu soğurma oldukça küçük olacaktır. Kapsama alanının kıyılarında soğurmadan kaynaklı sinyal düşüşleri non-uniform radyatörle kolaylıkla düzeltilebilir.

Londra Televizyon Servisi’nin 50 milden az yarıçaplı bir alan için ortalama 3 kW’lık bir güç gerektirdiğini göz önüne aldığımızda, bu sistemin verimliliği çarpıcı biçimde ortaya çıkıyor.

Farklı kanallar için ayrı ayrı vericiler kullanılacağından, ihtiyaç duyulan elektrik enerjisinin temini ikinci bir problem olarak karşımıza çıkacaktır. Atmosferin ötesindeki uzayda bir metrekarelik alana düşen Güneş enerjisi 1,35 kW‘tır. Dünya’da kullanılmak üzere hâlihazırda güneş tirbünleri geliştirilmiştir ve ayrıca bu tirbünler tropik ülkeler için hesaplı bir alternatif konumundadır. Bu tirbünler, aynalar vasıtasıyla Güneş ışınlarını düşük basınçlı buhar kazanlarına yöneltiyorlar. (Not: Clark günümzde kullanılan Güneş panellerinden habersizdi. Önerdiği sistem, Güneş enerjisiyle ısıtılan bir tür buhar tirbünü.) Gerçi bu tirbünlerin enerji verimliliği düşüktür. Ama bu tribünlerden uzayda çok daha fazla verim alınacaktır. Çünkü uzay boşluğu doğal bir yalıtım sağlar; ayrıca uzayda Güneş radyasyonu çok daha yoğun ve süreklidir; son olarak uzaydaki tirbünün en soğuk noktası boş uzayın sıcaklığı olan mutlak sıfıra yakındır. (Not: Clark burada bize uzayda çalışan tirbünün neden Dünya’dakinden daha verimli olacağını açıklıyor. Bir makinenin enerji verimi bir çok faktöre bağlıdır. Bunlardan en önemlileri yalıtım ve soğutmadır. Boşluk çok iyi bir yalıtkandır. Ayrıca boş uzayın gölgedeki sıcaklığı mutlak sıfıra yakındır. Bu da tirbünün çok iyi soğutulacağı anlamına geliyor. Ancak unutmamalıyız ki uzayda çalışacak bir buhar tirübünü oldukça çılgın bir fikirdir ve çalışacağı da şüphelidir.) Termoelektrik ve fotoelektrikteki gelişmeler güneş enerjisini doğrudan kullanmamız için bize kapı aralayabilir. (Not: Clark, buhar tirübünleri olmazsa güneş pilleri kullanırız diyor. Bugün uzayda enerji ihtiyacı için çoğunlukla güneş pilleri kullanılmaktadır.)

Kurulabilecek aynaların boyutlarını istediğimiz gibi ayarlayabiliriz; bir buçuk metre uzunluğunda yarıçap kullanılırsa 10,000 KW enerji tutulabilir ve muhtemelen bu enerjinin en az dörtte biri kullanılmaya hazır olacaktır. (Not: Clark, uzaydaki Güneş tirübünlerinin en az %25 verimle çalışacağını söylüyor.)

Şekil 4. Güneşten yayılan radyasyonun ekinokslarda her gün kısa süreliğine kesilmesi
Şekil 4. Güneşten yayılan radyasyonun ekinokslarda her gün kısa süreliğine kesilmesi

İstasyon, ekinoks tarihlerinde bazı haftalar hariç sürekli olarak güneş ışığına maruz kalacaktır. Çünkü o tarihlerde, istasyon her gün birkaç dakikalığına dünyanın gölgesi altına girerdi. Şekil 4’te tutulma dönemlerindeki durumu görebilirsiniz. Bunu hesaplamak için dünyayı sabit, güneşi de dünyanın etrafında dönüyormuş olarak düşünmemiz yerindedir. İstasyon, A noktasında Şubat ayının son gününde dünyanın gölgesini teğet geçiyor olurdu. İstasyon her gün, günlük hareketini tamamladığında gölgenin içine doğru daha çok girer ve 21 Mart’ta tutulma tam haliyle gerçekleşir. İstasyon, 21 Mart’ta sadece 1 saat 9 dakika boyunca karanlığa gömülür. Bu tarihten sonra tutulma süreci kısalır ve 11 Nisan’dan sonra (B noktası) istasyon, aynı olay 6 ay sonra, 12 Eylül ve 14 Ekim arasında sonbahar ekinoksu tekrar gerçekleşene kadar sürekli olarak gün ışığına maruz kalır. İstasyon, toplamda her yıl iki gün karanlığa gömülürdü ve tutulmanın en uzun olduğu dönem bir saatten biraz daha fazla olurdu. Kesintisiz bir yayın için enerji depolamak pek de zor olmasa gerek.

Sonuç:

Kısaca özetlemek gerekirse, bir uzay istasyonu olmasının avantajları aşağıdaki gibidir;

(1) Her yayın türü için tüm dünyayı kapsayabilecek radyo dalgalarını yaymak ancak bu yol ile mümkün olabilir.

(2) En az 100,000 Mc/saniyelik bir bant genişliğinden kısıtlama olmaksızın yararlanabilmemizi sağlıyor. Işınlar sayesinde neredeyse sınırsız sayıda kanalımız olabilir.

(3) Aydınlanmadan neredeyse %100’lük bir verim elde edileceğinden, çok düşük miktarlarda güç gerekiyor. Hatta bu gücün maliyeti de çok düşük olacaktır.

(4) Bu sistem ilk kurulurken yapılacak büyük masraflara aldanmayın, bu miktarlar Dünya’daki ağların masrafının çok küçük bir miktarına denk geliyor. Ayrıca sistemin işleyişi için harcanacak para, karşılaştırılamayacak derecede az olurdu.

EK – Roket Tasarımı

Yörüngeye ulaşmak hatta kurtulma hızına ulaşmak için yeterli güce sahip roketlerin geliştirilmesi birkaç yıl içinde mümkün olacaktır. Aşağıdaki formüller bu doğrultuda işinize yarayabilir.

Roketin son hız olarak 8 km/saniyeye ulaşması gerekiyor. 2 km/saniye yörünge düzeltmeleri ve hava direnci için harcanırsa (tüm roketler yüksek rakımlardan fırlatılacaktır) toplamda 10 km/saniye roket için yeterli bir hız olacaktır. Roket hareketinin temel (termodinamik) denklemi aşağıdaki gibidir;

V = vlogeR

Bu formülde V roketin son hızı, ν egzoz hızı ve R ise ilk kütlenin son kütleye oranını ifade ediyor (roketin taşıdığı yük + yapı). Sıvı yakıtlı roketler için ν değeri şimdiye kadar yaklaşık 2-2.5 km/saniye olmuştur. Fakat yeni tasarım ve yakıtlar ile birlikte daha yüksek değerlere ulaşılması mümkün olabilir. (Oksihidrojen yakıtı teorik olarak 5.2 km/saniyelik egzoz hızına ulaşıyor ayrıca daha güçlü karışımların da olduğu biliniyor.) ν’nin 3.3 km/saniye olduğunu varsayarsak R, 20’ye 1 olacaktır. (Not:Roketin ilk fırlatıldığı andaki ağırlığı, hedefe vardığındaki ağırlığının 20 katı olur demek istiyor.) İvmesi sabit olduğu için roket yerçekiminden dolayı hız kaybedecektir.  Roketin (sabit olan) ivmesi a metre/saniye² alınırsa Rg oranı aşağıdaki gibi olur:

formu1

Otomatik olarak kontrol edilen bir roket için a, yaklaşık 5 g değerinde olurdu ve dolayısıyla gerekli olan R, 37’ye 1 olurdu. (Not: Clarke şunu demek istiyor: Eğer bir roketi yerçekiminin 5 katı ivmeyle fırlatabilirseniz, roketin ilk kalkış ağırlığı, hedefe vardığındaki ağırlığının 37 katı olur.) Bu orana tek bir roketle değil ama kademeli roketlerle ulaşılabilir. 1000’e 1 gibi çok yüksek oranlara da çok hücreli roket mimarisi ile ulaşılabilir. (Not: Clark’ın çok hücreli roket mimarisi ile neyi kastettiğini anlayamadık.)

Son Söz – Atom Enerjisi

Atom enerjisindeki gelişmeler uzay yolculuğu hayallerini yarım yüzyıl öne çekmiş oldu. Atom enerjisi ile çalışan roketlerin yapılması için 20 yıl gibi bir süre geçmesini beklemeyeceğiz gibi duruyor. (Not: Bu makale yazıldığında ABD, Japonya’ya atom bombasını atmıştı. Clarke, bunu kastetmektedir. Ancak, bazı denemeler olduysa da atom enerjisiyle çalışan roketler hiç bir zaman yapılmadı. Günümüzde atom enerjisiyle çalışan roketler üzerinde bazı çalışmalar yürütülmektedir.) Atomik roketler, olağanüstü derecede düşük yakıt/kütle oranlarıyla çok daha uzaktaki gezegenlere ulaşabilir. (%1-2 civarında bir oran ile.) Ek bölümündeki denklemler hala geçerliliğini sürdürecek, fakat v (hız) yaklaşık 1000 katına çıkacak.

Bu gerçeklerin ışığında, uzun mesafeli röle zincirleri kurmak onca çabaya değmez gibi gözüküyor. Yakın zamanda kurulacak yerel ağların ömrü en fazla 20-30 sene olacaktır.

Çeviren: Burak Avcı | Kaynak: Wireless World – Ekim 1945

Yazar: Konuk Yazar

Bu içerik bir konuk yazar tarafından üretilmiştir. Siz de sitemizin konuk yazarlarından biri olabilirsiniz. Yapmanız gereken tek şey, kaleme aldığınız bilimkurgu temalı makale ve öykülerinizi bilimkurgukulubu@gmail.com adresine göndermek. Editör onayından geçen yazılarınız burada yayımlanıp binlerce okurun beğenisine sunulacaktır. Gelin bu arşivi birlikte büyütelim...

İlginizi Çekebilir

post-apocalyptic

Sert Bilimkurguda Savaş Sonrası Ekolojisi

Sert bilimkurgu (Hard Sci-Fi), 60’lardan önce genellikle ekolojik kaygılar ile ilgili konularla pek ilişkilendirilmez. Bu …

Bir Cevap Yazın

Bilimkurgu Kulübü sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya devam et