alan turing

Alan Turing’in 1951 Tarihli BBC Konuşması: Sayısal İşlemciler Düşünebilir mi?

Sayısal işlemciler (bilgisayarlar) sıklıkla mekanik beyinler olarak tanımlanmıştır. Muhtemelen bilim insanlarının çoğu bu tanımı medya abartısı olarak alacaktır ama bazıları için bu gerçek bir sorudur. Bir matematikçi karşıt görüşü oldukça güçlü bir ifadeyle yüzüme karşı dile getirdi, “Bu makinelerin beyin olmadığı söyleniyor, ama sen de ben de biliyoruz ki öyleler.” Bu konuşmada çeşitli olası bakış açılarının arkasındaki fikirleri açıklamaya çalışacağım, ne var ki bütünüyle tarafsız da olmayacağım. Ağırlığı kendimin de sahip olduğu görüşe vereceğim, bu da sayısal işlemcileri beyin olarak tanımlamanın tamamen akıl dışı olmadığına dairdir. Bundan farklı bir görüş Profesör Hartree tarafından hâlihazırda dile getirilmiştir.

İlkin, sokaktaki insanın naif düşüncesine odaklanalım. O, bu makinelerin neler yapabileceğine dair harikulade anlatılar duyuyor: Bunların çoğu onun muhtemelen yapamadığı entelektüel becerileri kapsıyor. Bu durumu sadece makinenin bir çeşit beyin oluşuyla açıklayabiliyor, ama tabii basitçe bu duyduklarına inanmamayı da seçebilir.

Bilim insanlarının çoğunluğu, bu neredeyse hurafe sayılabilecek yaklaşımı hor görüyor. Makinelerin inşa edildiği prensiplere ve nasıl kullanıldıklarına dair bir şeyler biliyor. Onların bu konuya yaklaşımı Sayın Lovelace Hanımefendi tarafından, Babbage’nin Analitik Motor‘u üzerinden yüz yıl önce özetlenmiştir. Hartree’nin de alıntıladığı üzere Lovelace şöyle demiştir: “Analitik Motor’un herhangi bir şey yaratmak gibi bir iddiası yok. Bunu yapması için nasıl emir verebildiğimizi bildiğimiz sürece emir verdiğimiz şeyi yapacaktır.” Bu görüş günümüzde sayısal işlemcilerin nasıl kullanıldığını pekâlâ tanımlar ve muhtemelen önümüzdeki pek çok yıl boyunca da böyle kullanılacaklardır. Bir işlem için makinenin içinden geçeceği bütün prosedür önceden bir matematikçi tarafından hesaplanmıştır. Ne olacağına dair ne kadar az şüphe varsa matematikçi o kadar memnundur. Bu bir askeri operasyonu planlamaya benzer. Bu koşullar altında makinenin bir şey yaratmadığını söylemek adil olacaktır.

Ne var ki, bir de üçüncü bakış açısı vardır, ben de bu tarafta duruyorum. Lovelace Hanımefendi’nin hükmüne olabildiğince katılıyorum, fakat bence bu görüşün geçerliliği sayısal işlemcilerin nasıl kullanıldığıyla alakalı, nasıl kullanılabileceğiyle değil. Hatta bence öyle bir şekilde kullanılabilirler ki, onlara uygun bir şekilde beyin diyebiliriz. Ayrıca şunu da belirtmeliyim ki, ‘eğer bir makineye uygun bir şekilde beyin diyebiliyorsak, bütün sayısal işlemciler için de bunu diyebiliriz.’

Bu son ifadenin biraz açıklanmaya ihtiyacı var. Ürkütücü geliyor olabilir, ama bazı şerhleri düşmek kaydıyla bu kaçınılmaz bir gerçek gibi görünüyor. Bu sayısal işlemcilerin belli bir karakteristik niteliğinden yola çıkarak gösterilebilir, ben buna makinenin evrenselliği diyorum. Bir sayısal işlemci oldukça geniş bir sınıftan herhangi başka bir makinenin yerine geçebilmesi açısından evrensel bir makinedir. Bir buldozerin ya da buhar moturunun yerine geçemez, fakat rakip bir hesaplama makinesinin tasarımının yerine geçebilir, ki bu da veriyle besleyebileceğiniz ve bunun sonrasında sonuçları çıktı olarak veren herhangi bir makinedir. İşlemcimizin verili bir makineyi taklit edecek şekilde ayarlamak için, işlemciyi söz konusu makinenin verili koşullar altında ne yapacağını ve özellikle de hangi cevapları çıktı olarak vereceğini hesaplayacak şekilde programlamak yeterlidir. Sonrasında işlemcinin aynı cevapları vermesi sağlanabilir.

Eğer şimdi belirli bir makine beyin olarak adlandırılabilirse tek yapmamız gereken sayısal işlemcimizi onu taklit edecek şekilde programlamaktır, böylece o da beyin olacaktır. Eğer hayvanlarda ve özellikle de insanlarda bulunan beynin bir çeşit makine olduğu kabul edilirse, uygun bir şekilde programlanmış sayısal işlemcimizin de beyin gibi davranacağı gerçeği bunu takip eder.

Bu sav kabul edilebilir şekilde karşı çıkılabilecek bir dizi varsayım içeriyor. Taklit edilen makinenin bir buldozerden çok bir hesap makinesine benzemesi gerektiğini söylemiştim. Ayaklar ya da çene değil de beynin mekanik benzeşleri üzerinde konuştuğumuz düşüncesinin bir yansımasıdır bu sadece. Ayrıca, prensipte bu makinenin davranışlarının hesaplama yoluyla öngörülebilir olması da gereklidir. Böylesi bir hesaplamanın nasıl yapılabileceğini kesinlikle bilmiyoruz ve hatta Sir Arthur Eddington tarafından Kuantum Mekaniğinin Belirsizlik İlkesi uyarınca böylesi bir öngörünün olanaksız olduğu da öne sürülmüştür.

Kullanılan işlemcinin depolama kapasitesinin, taklit edilecek makinenin davranışlarını öngörebilecek kadar yeterli olması gerektiği de bir başka varsayımdır. Ayrıca yeterli derecede hızlı da olmalıdır. Mevcut işlemcilerimiz muhtemelen yeterli depolama alanına sahip değil, ama hızlarının yeterli olma ihtimali var. Bu da şu anlama gelir ki, insan beyni gibi çok karmaşık bir şeyi taklit etmeye çalışıyorsak şu anda mevcut olan işlemcilerden çok daha büyük bir makineye ihtiyacımız var. Muhtemelen Manchester Computer’den en az yüz kat kadar daha büyük bir makineye. Bu görüşe alternatif olarak, tabii ki aynı ebatta ya da daha küçük bir makine de bilgi depolama tekniğinde verimli bir gelişme yaşanırsa yeterli olacaktır.

Şunu vurgulamak gerekiyor ki, kullanılan işlemcilerin karmaşıklığında (complexity) bir artışa gerek yok. Eğer daha karmaşık makineleri ya da beyinleri taklit etmeye çalışırsak, bu iş için giderek daha ve daha büyük işlemcilere ihtiyaç duyarız. Karmaşıklıkta birbirinin ardılı olan işlemciler kullanmamıza gerek yok. Bu bir paradoks olarak görülebilir, ama açıklaması zor değil. Bir makinenin işlemci tarafından taklidinin önündeki engel sadece işlemciyi yapmamız değildir, onu uygun bir şekilde programlamamız da gerekir. Taklit edilecek makinenin karmaşıklığı oranında programın karmaşıklığı da artar. Bu durum belki bir analojiyle daha iyi anlatılabilir. Diyelim ki iki adam otobiyografilerini yazmak istesin ve bir tanesinin olaylarla dolu bir hayatı olsun, fakat diğerinin başından pek az şey geçsin. Daha olaylı bir hayat yaşamış olan adamı, diğer adama kıyasla daha ciddi bir şekilde bekleyen iki güçlük vardır. Daha çok kâğıt harcayacak ve ne söylemesi gerektiğini düşünürken başına daha fazla iş açılacaktır. Kâğıt temini ciddi bir güçlük değildir, tabii mesela ıssız bir adada değilse, ama her durumda bu teknik ya da finansal bir sorundur.  Diğer güçlük daha esasa dairdir, bu durumun ciddiyeti hayatı hakkında değil de hakkında hiç bilmediği bir şey hakkında, mesela Mars’ta aile hayatı hakkında yazıyorsa daha da büyüyecektir,. Bir işlemciyi beyin gibi davranmaya programlamadaki sorunumuz, bu eseri bir ıssız adada yazmaya benziyor. Yeterli depolama kapasitemiz yok, bir başka deyişle eserimizi üzerine yazabileceğimiz yeterli kâğıdımız yok ve eğer olsaydı da ne yazabileceğimizi bilmiyoruz. Durum çok parlak değil, ama analojiyi devam ettirelim, bu nasıl yazılacağını bilmekle ve çoğu bilginin kitaplarda cisimleştirilebileceği gerçeğini takdir etmekle ilgilidir.

Bu anlatılanların ışığında, sayısal işlemcilerin ‘mekanik beyin’ ya da ‘elektronik beyin’ olarak adlandırılmasına getirilebilecek en bilgece eleştiri zemini, her ne kadar beyin olarak davranabilecek şekilde programlanabilir olsalar da şu anda bunun nasıl yapılabileceğini bilmiyor oluşumuzdur. Bu çerçevede tamamen hemfikirim. Bu noktada böyle bir programı gelecekte bulup bulamayacağımız tamamen açık bir soru olarak kalıyor. Ben şahsen böylesi bir programın bulunacağı düşüncesine meyilliyim. Örneğin bu yüzyılın sonunda bir makineyi, cevaplarının bir insan tarafından mı, yoksa makine tarafından mı verildiğini tahmin etmenin güç olacağı bir şekilde sorulara cevap vermek üzere programlamanın mümkün olacağını düşünüyorum. Bir sözlü sorgu yöntemi hayal ediyorum, fakat insan sesinin taklit edilebileceğine dair inanç gibi alakasız konuları dikkate almak zorunda olmamak için bütün cevaplar daktilo edilecek. Bu sadece benim fikrimdir, başkalarının fikirleri için de bolca yer vardır.

Hâlen daha bazı güçlükler var. Beyin gibi davranmak özgür iradeyi gerektirir, ama bir sayısal işlemcinin davranışı, eğer ki programlanmışsa tamamen öngörülebilirdir. Bu iki gerçeğin ortasını bulmak gerekir, ama bunu yapmak bizi yüz yıllık ‘özgür irade ve determinizm’ tartışmasına sokacaktır. İki çıkış yolu var. Hepimizin sahip olduğu özgür irade hissi bir illüzyon olabilir. Ya da belki gerçekten de özgür iradeye sahibizdir, fakat davranışlara dayanarak bunun böyle olduğunu söylemenin bir yolu olmayabilir. İkinci durumda, bir makine insanın davranışlarını ne kadar iyi taklit ederse etsin buna ancak bir hile gibi bakılabilir. Bu iki alternatif arasında nasıl bir seçim yapabiliriz bilmiyorum, fakat bunların hangisi doğru olursa olsun, beyni taklit eden bir makine sanki özgür iradesi varmış gibi görünecektir ve ona bunun nasıl başarıldığı da sorulabilir. Davranışlarını rulet gibi bir şeye bağlamak olasıdır, ya da radyum kaynağına. Bunların davranışları öngörülebilir olabilir, ama böyle bile olsa öngörülerde nasıl bulunabileceğimizi bilmiyoruz.

Ancak ne var ki bunu yapmak gerçekten gerekli değildir. Makinenin yapısının detaylarını bilmeyen kimselere davranışları oldukça rastgele gelen makineler yapmak çok zor değildir. Hangi teknik kullanılıyor olursa olsun, bu rastgelelilik öğesinin yapıya dahil edilmesi esas sorunumuzu çözmez, o da şudur ki bir makinenin beyni taklit etmesi nasıl sağlanabilir ya da daha az uygun bir ifadeyle, düşünmesi nasıl sağlanabilir? Fakat bu bize sürecin nasıl olması gerektiğine dair bazı işaretler verir. İşlemcinin ne yapacağını sürekli bilmeyi beklememeliyiz. Makine bizi şaşırttığında sevinmeliyiz, aynen nasıl yapılacağını öğretmediğiniz bir şeyi yapan bir öğrencinin bizi sevindirdiği gibi.

Şimdi Lovelace Hanımefendi’nin görüşünü inceleyelim. “Bir makine işlemesi için ona nasıl emir vereceğimizi bildiğimiz sürece herhangi bir şeyi yapabilir.” Pasajın geri kalanının hissi öyledir ki, kişi makinenin ancak ona nasıl işlemesi gerektiğini söylemeyi bildiğimiz şeyleri yapabileceği düşüncesine kapılmaktan geri duramaz. Kesinlikle makine ancak ona nasıl işlemesi gerektiğini söylediğimiz şeyleri yapabilir, geri kalan her şey bir hata olacaktır. Fakat ona emirleri verirken ne yaptığımızı ya da bu emirlerin sonuçlarının ne olacağını bildiğimizi varsaymamıza gerek yoktur. Bu emirlerin makinenin müteakip davranışına nasıl yol açtığını kişinin bilmesine gerek yoktur, en azından toprağa bir tohum ektiğimizde çimlenme olayının doğasını bildiğimizden daha fazla bilmemize gerek yoktur. Kişi anlasa da anlamasa da bitki gelişir. Eğer makineye bir program verirsek ve bu program beklemediğimiz ilginç bir sonuç verirse, davranışının programda üstü kapalı bir şekilde yer aldığını, yani orijianlliğin tamamen bizim tarafımızda olduğunu söylemektense makinenin bir şey yarattığını söylemeye meyilli olurum.

‘Bir makineyi düşünmek üzere programlamak’ sürecinin nasıl yapılabileceğine dair çok fazla bir şey söylemeye girişmeyeceğim. Doğrusu, bunun hakkında pek az şey biliyoruz ve yapılan araştırmalar henüz sınırlı. Birçok fikir var, ama bunların hangileri önemli bilemiyoruz. Detektif hikâyelerinde olduğu gibi, bir soruşturmanın başlangıcında her türden önemsiz görünen detay soruşturmacı için önemli olabilir. Problem bir kez çözülünce jüriye sadece temel olguları anlatmak gerekir. Ama şu anda jüri karşısına çıkarmaya değer bir şey yok elimizde. Sadece şunu söyleyeceğim, böylesi bir sürecin eğitimle oldukça büyük benzerlikler taşıması gerektiğine inanıyorum.

Makinelerin düşünmesinin sağlanabileceğine dair teorinin destekçisi ve karşıtı olan temel rasyonel argümanları açıklamaya çalıştım, fakat irrasyonel argümanlar hakkında da bir şeyler söylenmeli. Pek çok insan, düşünen makine fikrine karşı çıkıyor, fakat bunun verdiğim sebeplerden herhangi birine ya da başkaca bir rasyonel sebebe dayandığına inanmıyorum, bu kişiler sadece bu fikirden hoşlanmıyor. Bu fikrin onu tatsız kılan birçok yönü olduğu görülebilir. Eğer makine düşünebilirse bizden daha zekice de düşünebilir, böyle bir durumda nerede oluruz? Makineleri itaatkâr bir pozisyonda tutmayı başarsak bile –mesela kritik durumlarda enerjilerini kapatarak- bir  tür olarak bizler kendimizi çok alçalmış hissedeceğiz. Buna benzer bir başka tehlike ve aşağılanma ihtimali de domuzlar ya da farelerin bizi geçebileceği olasılığına dayalıdır. Pek de tartışmalı olmayan teorik bir olasılıktır bu, fakat domuzlar ve farelerle uzun süredir yaşıyoruz ve zekalarında ciddi bir gelişme olmadı, bu yüzden de artık bu olasılıktan endişelenmiyoruz. Bu gerçekleşecek olsa bile birkaç milyon yıldan önce olmayacağını düşünüyoruz. Ama bu yeni tehdit çok daha yakında. Eğer bu gerçekleşecekse muhtemelen gelecek binyılda gerçekleşecek. Uzak bir tarih ama astronomik bir uzaklık da değil ve kesinlikle bizi kaygılandırabilecek bir şey.

Adet olduğu üzere, bu konu üzerindeki bir konuşmada ya da makalede bir gıdım rahatlama sunulur, bu sunulan rahatlamanın formu da insan kişiliğinin bazı belirgin öğelerinin bir makine tarafından asla kopyalanamayacağını söylemektir. Örneğin, denilebilir ki bir makine asla iyi İngilizce yazamayacaktır ya da asla cinsel yönden tahrik olmayacak, pipo içmeyecektir. Ben böyle bir rahatlama sunamam, zira böyle bir sınırın çekilebileceğini düşünmüyorum. Fakat insan bedeni gibi belirgin bir şekilde insana ait olan fakat entelektüel olmayan karakteristik özellikleri taşıyan makineler yapmak için büyük çabalar sarf edilemeyeceğini umuyor ve inanıyorum. Böyle girişimler bana beyhude görünüyor ve sonuçlarının da yapay çiçekler gibi tatsız olacağını düşünüyorum. Düşünen bir makine yapmak yönündeki çabalar ise ayrı bir kategori oluşturuyor. Bütün bu düşünce süreci benim için hâlâ gizemini koruyor, fakat inanıyorum ki düşünen bir makine yapma yönündeki girişimlerin nasıl düşündüğümüzü anlamakta büyük yardımları dokunacaktır.

Çeviren: Sinan ‘C’ Güldal

Yazar: Konuk Yazar

Bu içerik bir konuk yazar tarafından üretilmiştir. Siz de sitemizin konuk yazarlarından biri olabilirsiniz. Yapmanız gereken tek şey, kaleme aldığınız bilimkurgu temalı makale ve öykülerinizi bilimkurgukulubu@gmail.com adresine göndermek. Editör onayından geçen yazılarınız burada yayımlanıp binlerce okurun beğenisine sunulacaktır. Gelin bu arşivi birlikte büyütelim...

İlginizi Çekebilir

interstellar kapak

Interstellar’da Gördüğümüz 14 Şeye Bilimsel Bir Bakış

Interstellar (Yıldızlararası) filminin bilim danışmanı ve yapımcısı olan Kip Thorne, filmin senaryosundaki bazı noktaları açıklayan …

Bir Cevap Yazın

Bilimkurgu Kulübü sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya devam et