bilimkurgu kulubu

İnsan Başlı Tanrı

Tarih: 3 Ekim 2018 | Yazar: Tuğrul Sultanzade

0

İnsan Başlı Tanrı 19. Bölüm | Tuğrul Sultanzade (Roman)

Dünya yorgundu ve deniz küskün. Tabanında nice medeniyetin tozlarını ve nice yıldızın ışıltılarını sindirmekten bıkmıştı. Hama ve Pas, bir uçurumun kenarında durmuş batan Güneş’i seyrediyorlardı. Çok uzaklarda, kozmosun hiç var olmadığı bir satıhta doğan yıldızın seslerini dinliyor gibiydi ikisi de.

Güneş tüm gün hayat ve ısı saçarak kendini tüketmiş, artık vadesiz bir karanlığa doğru eriyerek dökülmüştü. Kıpkızıl bir derya şimdi acıların sessiz ahları ile dolmuş, dalga dalga çırpınıyordu. Dünyanın her bir yanından gelen kuşlar uçuyordu gökyüzünde. Kara Kıta’nın plastik çölleri ile dolu zehirli ökümenlerinden, Yokkent’ten arta kalan radyoaktif kıyamet boşluğuna kadar, her yerden haberler ve kokular taşıyordu kuşlar. Kuşların dilini anlasaydı insanlar büyük ihtimalle insan kalamazdılar.

Kuşlarla aynı dilden konuşan bir diğer varlık denizdi kuşkusuz. O da Dünya’nın dört bir köşesinden haberler taşıyordu her yana. Kuşlar yukarıda Poligon Androidi’nin görüldüğü tüm şehirlerdeki acı ve korkuyu haykırırken, deniz ise yıkamaya çalıştığı kirli limanların dizel kasvetini anlatıyordu. Birbiriyle anlaşıyor gibiydi deniz ve kuşlar. Aralarında binlerce yıla sığmayan bir birliktelik, bir bütünlük vardı. Deniz kokusu kuşların sesiyle sarmalanmıştır.

Hama ile Pas ise insani kayıtsızlıkları ile bu manzarayı seyrediyordu. Tabiatın içerdiği tüm bütünlükler, tüm renkler ve tüm karmaşa aslında tek bir şeydi. Yine de insanlık doğadan kopup helezonlar halinde kozmosa sıçramak için çırpınan bir bilince sahip olduğu için doğada akıp duran ve dalgalanan o statik hakikatin açılarını anlayamaz… kederli ve hiçbir hesaba sığmazdır bu durum. Çünkü insan doğaya baktıkça ancak kendi yansımasını görür… oysa doğa, bu yansımadan arta kalanlardır.

“Rozura’yı kaybettik,” dedi Pas kederle, “artık o da Gargamel’in gittiği yerde.”

Bir süre sessizlik oldu. Akşamın ışıkları Beta Karamel’in kaportasında gezindi. Hama bir ileri, bir geri gitti. Uçurumdan aşağı atlamayı düşündü. Gözleri karardı. “Varlığı ne zaman seçtiğimizi hatırlıyor musun?” diye sordu, “benim aklımdan silinmeye başladı hatıralar.”

“Zamanı hizaya sokmak için,” diyebildi Pas sadece, “zamanı tekrar bir tekillik haline getirebilmek için.”

“Peki neden yaptık bunu? Neden bunu istedik? Koca bir insan medeniyetinin ömrü bizim için bir an gibiydi, oysa onları sadece seyrettik. İnsanların uydurduğu zamana mı kandık yoksa? Onu asla hizaya sokamayacak mıyız? Belki de bizim de gitmemiz gerek… tıpkı Rozura’nın gittiği gibi.”

“Varlıktan vazgeçmek mi?”

“Her türlü acıdan, kuşkudan ve de varlığa özgü tüm ağırlıklardan kurtulmak… zamanın o acı sancılarından kurtulmak. Zamanın akmadığı, zamansız bir diyarda, düşlemek sadece…”

“Zamansız bir diyar, bambaşka boyutlar, isimsiz, anlamsız ve hayatsız. Bizler bir kez var olduk. Bir kez var olmuş bir şey, nasıl olur da sahiden yok olur? Biz bugün kaybolsak bile geçmişte yaşamaya devam etmeyecek miyiz? Geçmişi ve geleceğin belirsizliğini nasıl sileceksin peki… biz karadelikteki yuvamıza dönüp Rogg’un bize doğru gelmesini beklerken göreceğimiz rüyalar peki? Ben artık ne rüya ne de ışık görmek istiyorum… varlığın hatıralarından bizi nasıl sileceksin?”

“Acı…” diye inledi Hama, “bu durum çok acı. Varlığı seçtiğimiz zaman insanların üzerinde yükselen tanrılara dönüşmeliydik, oysa şimdi sadece onların zayıflıkları arasında ezilen zavallılarız.”

“Varlık hataydı. Soyumuzun geri kalanı gibi biz de karadeliklere dönmeliydik. Mutsuzluk Partisi, o Dr.Buco No Rico ya da Aziz Anarko… hiçbiri kazanamayacak. İnsanlar zaten mutsuz ve zaten varlığın kurbanı. Bunu biliyorlar. Bunun üzerinden kim prim sağlayabilir ki?”

“Şovmenler.”

“Ne gibi şovmenler?”

“Moskito yeni bir tiyatronun başlangıcına tanıklık edecek. Delilik Tiyatrosu. Organsız vücutların şehvetli yaşamı, nörolojik denizlerde kıpırdayan nefesler ve ürpertiler. İnsanlar bir şeylerin parçası olduğunu hissedecek. Kocaman bir şeyin parçası. Yüzlerce insanlık bir bakterinin kıpırdayan silyaları… insan medeniyeti uzayda hızla büyüyen bir bakteri. Onun o tek hücrelik vücudunu bir tiyatroya dönüştürmek lazım. Kocaman bir şov. Televizyonlardaki ya da sinema aygıtlarındaki küçük insanların yaptıklarından ziyade, hakikatin tam ortasına açılmış bir delikte yapılacak bir şov.”

“Kimler oynayacak bu tiyatroda.”

“Senin benim gibiler. Hayatsızlar. Bir zamanlar tanrı olmak için varlığa bürünenler ama en sonunda yıkılanlar. Lunatik Çemberi onlarla dolu. Yer altı onlarla dolu.”

“Yeni bir çağ başlıyor. Kiroy Traklar, Mota Amradh ve belki de biz. Belki de Mutsuzluk Partisi. Artık hükümetler ya da şirketler değil hayatsızlar çarpışacak dünyada. Bu şehire ilk kez geldiğimde Çember daha masumdu. Fakat şimdi artık yer altında nükleer yıkım cemiyetleri cirit atıyor. Mota Amradh’dan uzaklaşalı kaç yıl oldu? Ya da Flamingolu Deniz’den. Hatırlamıyorum. Sen hatırlıyor musun Hama?”

“Hafızam satılığa çıkmış olmalı. Bu dediklerine yakın olduğumuz bir zaman var mıydı?”

“Vardı. Rozura’yla konuşurken bundan bahsetmiştik Yokkent’te. Fakat şimdi artık Moskito’dayız. Senle biz değiştik, Rozura ise değişemediği için kaybetti vücudunu. Onun için yeni bir vücut bulmalısın. Bir yetimhaneden küçük bir kız satın alabilirsin. Rozura o kızın bedenine bürünmeli. Tekrardan, ancak küçük bir insanın saflığı ve acısıyla iyileşebilir Rozura. Benim ise… benim ise zaman ile bir hesaplaşmam var.”

“Şehre dönelim.”

Ufukta, akşamın geceyle karıştığı kırmızı alacakaranlıkta şeytanın boynuzlarını andıran üç tane hortum belirmişti. Kıvrılarak dans edip birbirilerine sarıldılar. Rogg hakimiyetini denizlere de taşıyordu. Hayatsızlar ufku karanlık bakışlarla seyredip arkalarını döndüler denize. Sırıtan şeytanı görmediler. Çok geçmeden Beta Karamel otobana açıldı ve de Moskito’ya doğru yola çıktı.

***

Hortumlar Moskito’ya kadar gelmişti. Fırtına damla daml yıkamıştı karanlığı, tüm bir denizin altını üstüne getirmişti ve sağanak yağmur gibi saçılmıştı her yana. Denize paralel caddeler sırılsıklam kalmıştı. Işıklar üşüyordu. Her yan asfalttan yükselen soğuk rayiha ile doluydu. Yalnızlık büyüyordu. Hikikomori saatleri. Organsız vücutlara doğru evrilme. Sanal gerçeklikler… ve kask.

“Bu bir şeylerin sonu,” dedi Hama. Fırtına bitmişti, her şey yine alaladeydi. Hatta Moskito limanına devasa bir turistik gemi yanaşıyordu. Belki de fırtına yüzünden hasar görmüştü? Belki de sadece bir duraktı Moskito? Siren sesi tüm kentin üzerinde çınladı. Hama ve Pas, Lunatik Çemberi’nin tam merkezindeki bir otelin panaromik süitindeydi. Bir bilgisayar teçhizatını öylesine açık bırakmışlardı. Bilgisayar akıl almaz bir işlem hızıyla alternatif para madenciliği yapıyordu. “Otelden otele geçmemiz gerekecek, keşke Gargamel burada olsaydı. O kuantum madenciliğinden iyi anlardı.”

“Bu bir şeylerin sonu,” diye yineledi Hama. Darmadağındı. İçki kasasını boşaltmış, eline geçeni içmişti bir fil gibi, “bitiyoruz.”

“Hayır,” diye itiraz etti Pas. Kendinden emindi. Garip bir şekilde, umut dolu görünüyordu hatta, “yeniden başlamamıza az kaldı. Bir şirket kuracağız. Tamamen anonim. Bir moda şirketi. İnsanlığı derinden sarsacak bir proje. Küresel bir histeri… bir şeylerin sonu yaklaşıyor haklısın. Belki bir ‘trajedi’ yaşanacak? Fakat bu bizim için yeni bir başlangıç olacak.”

“Bir trajedi yaşandı bile. Rozura’yı bir tuzağa düşürdüler,” diye iç çekti Hama, “bunu yapanlar Kiroy Traklar ya da Rogg ile bağlantılı değil. İnsanlık tarihinden beri hayatsızların peşinde olanların sayısı hiç de az değildi. Sanırım Rozura’ya bunu yapanın kim olduğunu biliyorum.”

“Bunun önemi yok. Rozura ikimize de dokunduğuna göre avcısı başarısız olmuş demektir. Avcı bizim için gelirse pekâlâ bu sefer tepesine çökeriz.”

“Medyum lambası,” diye mırıldandı Hama, “Rozura bana bundan bahsetti. Zamanın kırık dökük varlığını gösterdi.”

Zamanın kırık dökük varlığı… Hama sustu. Pas cevap veremedi. Bir an için her şey bambaşka ve mantıklı gözükmeye başladı. Lunatik Çemberi kendini bambaşka bir şeye bıraktı. Gerçek bir şehre. Kadim çağlardaki insanların günahkar karanlığına bıraktı kendini. Kaleler, burçlar, kuleler ve denizin dibindeki muhteşem çiçeklerden elde edilmiş parfümlerin o alacakaranlık rayihası… sokakları dolduran güzellikler, günahkar olanlar ve cüretkar olanlar, sadece gece açan bir çiçek gibi, soyunan kadınlar ve dans edenler. Cadaamp.

Pas hatıraların akışından kurtulunca zamanın yaşanan kısmına geri dönmeyi acı verici buldu. Artık kendi içine sığmayan bir nüveydi. Zihninin uçlarında bir yıldırım çakmıştı. Artık büyüyordu. Panaromik pencerelerin önünde durmuş Çember’i seyrediyordu fakat tüm Çember’den daha büyük hissediyordu. Gözlerinin önünden daha önce olduğu tüm insanların hatıraları akıyordu. Nordoc Miccelz, Pyroth, Ali Hattamo, Derdellaso, Tog… ve Cadaamp…

Bir şeylerin orada başlayıp, orada bittiğini, kendini sürekli isimlerde yinelemeye mecbur bir çemberin içindeymiş gibi hissediyordu. Artık hileyi çözüyordu sanki. Varlığın o hain sırıtışını. Belirsiz yankılarını… ve öteye sıçramış milyonlarca diğer parçasını. Varlık paramparça bir hissiyat, bir şizofreni. Hama, bir şeyler mırıldanmaya devam ediyordu. “Satir suratlı kadın… malikane, duru görü. Hey kaçın! Teröristler oraya geliyor! Balkabağı bombaları patlayacak dikkat! Mezarlardan içeri dalın! Evet, saymaya devam kaltak! Bütün erkekleri, bütün isimleri say. Vals başlıyor. İsimler ve hatıralar dans etsin! Tüm açılar kağıtta belirecek. Serhaddi geçin! Köhne şehrin harabeleri sizi bekliyor! Yazmaya devam et! Ruhu taşı! Peşinden sürükle! Elinden kaçırma! Kızlara dikkat et… hadi… oraya gidin ve ruhu buraya gönder!”

Dikkatle bakınca Hama’nın boşalttığı şişelerin içinde önce ufak bir ateş beliriyor, sonra bu ateşler lifler halinde sönüp kağıtlara dönüşüyordu. Hama konuştukça yeni bir ateş yanıyor ve Hama’nın söylediklerine göre ateş büyüyüp küçülüyordu. Pas insan ötesi bir merak ve cesaret ile şişelerden birine uzandı. Hama’nın trans esnasında yarattığı bu büyücülüğün eserlerinden birini eline alıp açtı. Kağıtta bir dizi matematiksel işlem yazılıydı. Fakat Pas dikkatle bakınca bu işlemlerin belirli bir kordinatı işaret ettiğini anladı…

Zamanın bölük pörçük varlığı zihinler ve hisler üzerinden bütünlük kurmaya çalışıyordu. Gece yükseliyor, ağırlaşıyor ve de büyük bir hakikate dönüşüyordu. Pas bu kendini yineleyip duran kabusu bitirmek için yola çıktı. Elinde hâlâ daha bir koz olduğunu biliyordu, çünkü akıl almaz çağlar kadar uzakta duan öteki benliğinden mesaj almıştı. Hayatın ve insanın bu dünyada ilk yoğrulduğu günlerin o mahşeri alacakaranlığında geziniyordu benliği. Şimdi ve geçmiş. İki ayrı hakikat arasındaki köprüde bir mesaj saklıydı.

Pas bu mesajı, zamanın anlaşılmaz bağlantılarında çözümlemişti. Bir dahinin daha önce hiç gidilmemiş bir diyarı düşlemesi gibi, tarihin estetiğini bile değiştirecek bir icada imza atması gibi. O da mesajı tüm boyutların çakıştığı gizli bir noktada bulmuştu.

Fakat artık geceydi Moskito’da. İnsanın cesaretini ve de inancını kıran garip bir gece. Pas, ardında bıraktığı otelin o art deco manzarasındaki ışıklara bakınca garip bir korku hissetti. Başarısızlık ve varlığı sonsuza dek kaybetme korkusu. Zamansız diyarlara sürgün. Kadim iblislerle hesaplaşma. Sonrası sadece acı ve cehennem.

Moskito gecesinin o yanık ayazında cehennemi hatırlatan bir şeyler vardı sahiden. Belki de gelecekte yaşanacak bir trajedinin azabını şehir şimdiden yaşıyordu. Fakat bazı şehirlerde hep gecedir, gündüzlerse bir rüyadan ibarettir. Böyle bir şehir Dünya’da ilk kurulduğu zaman çok farklı bir isme sahipti Pas. Cadaamp’dı ismi. Lut ve Gomora şehirlerinin bir şeytan üçgeni yarattığı o korkunç yerde hüküm sürerdi. Kıpkızıl kadim günlerin pası altında insanlığın yarattığı günahları solur, Lilith’ten arta kalan dişi döllerle eğlendirirdi kendini.

Düşündükçe Pas ismini verdiği benliği eriyerek zamanın yoğun kaosuna döküldü. Varlığın bulunmadığı, hatta karanlığın bile yok olduğu anlamsız diyarlarda gezindi. Hepsi o an yaşanan gerçeklerde saliseler kadar sürdü ancak, fakat Pas, henüz Cadaamp’ken dövüştüğü iblisi hatırlayıverdi yeniden.

İblisin ismi ya da menşeini ne yaparsa yapsın bir türlü anımsayamadı. Fakat artık varlığını buraya kadar süpüren felaketi hatırlamıştı. Kendi kurduğu şehri ve beylik ettiği toprakların yanışını. Lut ve Gomora yok edilmiş, Cadaamp’ın şehri ise tarihe bile kaydedilmemişti. O günlerden bu yana sadece geceleri var olabilen şehirlerde yaşadı Pas hep. Fakat bunun nedenini hiç anlayamadı. Şimdi ise yavaşça zamanın tüm liflerinde geziniyor ve onu varlığın esaretinde yanan bir kandile çeviren laneti bulmaya yaklaşıyordu.

***

Pas, büyücülerin taktığı o silindir şapka ve okültist takımıyla içinde yaşadığı zamana aykırı bir görüntüye sahipti. Zaman akarken oluşan bir boşluğa dolmuş sihirli bir diyarı özlüyor gibiydi adeta. Metamorfozun başladığını duyumsadı zihninin acıyan hudutlarında. Beta Karamel’i kırsaldaki bir kiliseye sürd. Plazma ve Helios kuvvetleri arasında yapılan çatışmalar sonucu çürümeye terk edilmişti.

Kilisenin içi sidik ve insan vücudunun çürürken yarattığı tüm iğrençliklerin bir karışımı gibi kokuyordu. “Yüzlerce yıllık kara ayinlerin mekanı.” Gözden ırak bir köşede, yüzlerce yıldır hiçbir insan elinin değmediği bir kapak vardı. Bu kapak en son açıldığı zaman 1187 yılıydı. Zamanın akışındaki en ufak detayda bile büyük hikayeler gizli. Fakat 1187’den bu yana kapak zeminin alalade bir parçası halinde gelmiş, içerdiği hikayeler de pislikle karışmış toprağa gömülmüştü.

O kapağın açıldığı tünelden aşağı inerken Pas hâlâ daha hafızasıyla mücadele ediyordu. Sadece kendi hafızasıyla değil, kendi diye bildiği diğer yüzlerce benliğin ortak deneyimlerine karşı da savaşıyordu. Çünkü zaman akarken onun varlığına sürekli yeni açılar ve derinlikler katıyordu. Her gün yeni bir Pas doğuyordu Pas’tan, her gün yeni bir Nordoc ölüyordu ölmüş olan Nordoc’tan.

Gelecekteki ve geçmişteki tüm deneyimlerinin kaotik karmaşasına kapılmış bir halde portala kadar ulaştı. Dümdüz alalade bir toprak tünelin ucundaydı. Rahip onu orada bekliyordu. Çağlara sığmayan bir ruh. Bir yapay zeka. Cadaamp İnciliyle birlikte, sessizce bekliyordu. Pas için portalı açtı. Bir anda o kızıl alacakaranlık diyar seriliverdi hemen önüne.

Kadim diyar zamanda donmuştu. Her yan taş kesilen cesetlerle doluydu. Acı içinde kasılmıştı zaman bu yerde. Hareketin her tılsımı taş kesmişti. Hurma ağaçları sıra sıra dizilmiş, tapınakları saran alevler öylece kaptırmıştı kendini sonsuz bir esrimeye. Sonsuzluğa uzanan bu geniş anın durağanlığında günahkar biçimlere sahip arplar ve lirler çalıyordu melekler. Kuleler, evler, taştan harikaların hepsi alevlere doğru yürüyordu. Diyar kayıtsızlık silahının vurduğu ilk yerdi dünyadaki.

Bu manzaranın bir ucunda gecenin sathından akan bir nehir geçiyor ve kızıl alacakaranlığın sardığı gökyüzünde galaktik bir tuval gibi golgi steplerinin ızdırabı yankılanıyordu. Mutsuzluk Partisi’nin kuantum dünyaları birbiriyle iletişim kuruyordu.

Parti, kuantum boyutunda yeni evrenler inşa ederken bütün ağı yöneten ana zihin artık yorgun düşmeye başlamış olmalıydı. Bu yüzlerce atomluk kuantum çokluevrenindeki tüm bilgiler, hisler ve veriler birbirine karışmaya başlamıştı artık. Pas çıldıracak gibi, kendi yarattığı şehrin alevlerine doğru yürüdü. Çünkü artık Mutsuzluk Partisi’nin yarattığı o kuantum evrenlerden birinde hapis mi kaldığını, yoksa sahici evrende var olmuş bir karadelikten gelip de bu birbirini tekrar eden kabuslar zincirine mi kapıldığını anlayamıyordu.

Bağırdı durmadan. Alevlere bağırdı. Zamanın o kaskatı kesilmiş adalelerine bağırdı. Kayıtsızlığa bağırdı ve tapınağın çılgın karanlığında lirler çalan gri yüzlü meleklere bağırdı. Cadaamp’a dönüştü tekrardan. Altından sandaletler giyiyordu, kıyafetlerinde kristal tozu sinmişti. Alevlerin çığlıkları altında parıl parlıyordu. Hiç durmadan bağırıyor, delirmek üzere olan zihninin acısını hafifletmeye çalışıyordu. Bir asteroiddeki metallerden dövülmüş kılıcıyla şehrine nefret kusan iblisin kafasını kesmeye gidiyordu. Bir yandan da gökyüzünde parlayan yıldızlardan aşağı, bambaşka evrenlerin yankıları dökülüyordu.

“Durdurun şunu!” diye bağırdı, “Parti! Aziz! Doktor! Her kim varsa! Şu acıyı sona erdirin!”

Fakat kaskatı kesilmiş alevlerin esir aldığı caddelerde, taşlaşmış insanların yığın yığın döküldüğü nehirlerde yürürken bile hiçbir şey olmadı. Cadaamp’ın şehri tarihten siliniyordu, Cadaamp ile birlikte ve tarihin hiç dokunmadığı, zamansız bir anı pıhtısı halinde Mutsuz Parti’nin kuantum tuvallerinden birine dökülüyordu.

Şimdi Pas her yürüdüğü an daha da devleşen, daha da güzelleşen fakat canı bir o kadar da acıyan zavallı bir iblis lorduydu. Cadaamp’tı. Kendi etinden ve kendi ruhundan yarattığı şehrin zamanda esir kalmış o acı verici mozaiğinde çırpınıyordu. Pas ise ölüyordu. En nihayetinde artık şehrin merkezinde, hiçbir insan aklına sığmayacak tanrısal açılarla örülmüş ana tapınağa yürürken, tapınağın kozmolojiye br küfür gibi yükselen burçlarına bakıp sarhoş olurken, o düşmüş meleklerin çaldığı zamansızlık arplarının müziğine benzer karanlıkta kendini öldürecekken üzerinde bulunduğu zemin açıldı ve oluşan deliğin içerisine düştü Cadaamp. O an, yumuşak-zemin-alanlarının tekinsiz doğasıyla karşı karşıya kaldığını anladı.

Zaman artık kasvetli bir müzikten ibaretti. Bir fısıltısı, tüm bir evrenin ömrü kadar sürüyordu belki. Cadaamp, yarı çıplak vücuduna yılanların, zehirli inci yapraklarının dolandığı bir kadınla karşılaştı o uçsuz bucaksız karanlıkta. Kadın devlerin kemiklerinden yapılmış bir arpa tutunuyor ve gözyaşları döküyordu. Kanlı gözyaşları.  “Parti de kimmiş? Ya da ismini saydığın tüm diğer haysiyet yoksunları. Burada artık efendi benim. Canım neyi isterse onu yaparım. Zamanın ötesinden seni çağırdım… nasılsın sevgilim. Sevgili lordum Cadaamp… belki de daha sık gelmelisin, sıkılıyorum. Bir kuarkın içine sıkışmış bu odanın tüm ızdırabını ezberledim.”

Cadaamp ve kadın birbirini sessizliğin içinde seyretti. Nehirler aktı suskunluğun içinden. Yıkık dökük bir tufan sonrası dünyada yüzeye çıkan efsunlu adaları sarmış ormanlara daldılar birlikte. Çırıçıplak ağlaşan bir düzine satir suratlı kadın gördüler. Nehir kenarında ölü yatan bir düzinesi daha vardı. Hepsi suda kendi yansımalarını görünce acıdan ve kahırdan intihar etmişti. “İşte kızlarımız,” dedi kadın, “işte soyumuzun acısı. Mutsuzluk Partisi de neymiş? Artık çok sıkılmaya başladım sevgilim… tüm bu evrenlerde ağlaşan kızlarımızı duymak beni çıldırtıyor.”

“Senin yerinde olmak için can atan çok hayatsız var Lamiakra.”

“Evet, sahip olduğum güç muazzam. Peki ya sahip olduğum acı? Bu çokluevrenlere bile sığmıyor… çok acı çekiyorum. Kahır asla bitmiyor…”

“Artık buradayım.” Gözyaşları aktı. Karanlıkta süzülürken yepyeni evrenlere dönüştüler son birkez parlayıp ve Cadaamp soyundu. Milyonlarca kainat tüm kozmik ışımalarıyla birlikte nokta nokta yıkadı hiçliği. Ve Cadaamp karadelikten bir ışık huzmesi halinde uzaya ilk püskürtüldüğü an gibi, artık çıplaktı. İki yanından da metal kollar çıktı ve sevinçten gözlerinden yaşlar dökülen Kleopatra’nın karşısına taşıdı kendini.

“Tüm bir çokluevreni seyrediyor olmam seni özlemediğim anlamına gelmiyor Cadaamp.”

Etiketler: , ,


Yazar Hakkında

Rüya ve gerçeklik arasında sürüklenen bir göçebe. Uçsuz bucaksız doğum öncesi steplere ve de aklın ötesindeki uğultuya vurgun. Gizemli, eksantrik ve aykırı olana karşı varoluşunun başından beri bir çekim duyuyor. Bilincin nereye kadar sürdüğünü, nereye uzandığını ve pazartesi sabahları kavuştuğu o menhus şeklin kaynağını merak ediyor.