bilimkurgu kulubu

İnsan Başlı Tanrı

Tarih: 26 Eylül 2018 | Yazar: Tuğrul Sultanzade

0

İnsan Başlı Tanrı 18. Bölüm | Tuğrul Sultanzade (Roman)

Moskito’nun yer altında filizlenen kasabalar adı sanı duyulmamış gizemli cemiyetlere ev sahipliği yapardı fakat bir tanesinin konumu diğerlerinden tamamen farklıydı. Mota Amradh. O yıllarda küresel çapta ün kazanan, varlığını ve amaçlarını cüretkâr faaliyetlerle duyuran dharmacı bir tarikat.. Kiroy Traklar’a karşı yeni bir alternatifti onlar. Merkezleri ise Moskito’daki yer altı kantonundaydı. Uçsuz bucaksızdı Mota Amradh karargâhı. Belki kilometreler boyunca uzanıyordu yer altına. Kanatlarını açmış nükleer bir ejder gibiydi. Pas ve Hama böylesi bir manzaraya karşı acizdi. Keşişlerle yaptıkları görüşmelerden sonra bir yapay mağara sistemine yönlendirilmişlerdi. Her yandan nükleer yıkıma dair semboller sarkıp duruyordu. “Burada daha fazla duramayız, yüzeye çıkalım,” diye mırıldandı Pas, “yer altının öbür kısımlarına geçmemize izin vermeyecekler.”

“Rozura’yla buluşacaktık.”

“O biraz bekleyebilir. Şu an düşman bölgesindeyiz… bizi burada istemiyorlar. Hızlı ol.”

Mağara sistemi gittikçe daralıp bir tünele dönüştü.  İkilinin huzursuzluğu daha da arttık. Çıkış sondaydı fakat bir tuzak varmış gibi hissediyorlardı. Orada tavşan ve insan kırması bir kadın tarafından durduruldular. Hama üzerine saldıracak sopalı bhikkhuları bekledi acizlikle fakat hiçbir şey yaşanmadı. Kadın Pas’a uzun silindir şapkasını ve de büyücü-dedektif ceketini verdi sadece ve bir de baston. Hama Yirmilerdeki bir mafiosoya benziyordu, Pas ise 1890lardaki bir okültiste.

Tünelden çıkıp Lunatik Çemberi’ne açıldılar. Kıvrımlı sokaklardan geçtiler. Krizantemler, esmer çiçekler, yaseminler ve de Akdeniz’e özgü onlarca bitkiyle doluydu etraf. Hepsi dört mevsim solmayacak şekilde tasarlanmıştı. Ay ışığıyla temas ettikleri zaman güzel kokular saçıyorlardı. O gün aysız bir geceydi. Kokular gölgelere sinmişti. Durağan bir sessizliğin yanık tesiri vardı havada. Moskito’ya ait yer altı kasabalarının o korkutucu ve basık aurasından sonra tertemiz gece ayazı onları iyi hissettirmişti.

Fırtına dinmişti üstelik, gökyüzü statik bir soğukla donakalmıştı. Yıldızlar bile cisimleşip oraya takılı kalmış ışık damlacıklarına benziyordu. Pas zonklayan şakaklarının gevşediğini, kan damarlarının biraz da olsa açıldığını duyumsadı. Mota Amradh’daki görüşme iyi gitmemişti hiç. İki hayatsız da stres ve tedirginlik yüzünden atomik rahiplere karşı zayıf düşmüştü. “O yer altı kantonu egzotik varlıklarla dolu… unutulmuş Sahra’dan büyülü safran çiçekleri, portakal krizantemi, baharatlar ve Plazmik Geyşalar. Fakat ya o berbat kokuya ne dersin?”

“Ne kokusu Hama?”

“Bir nektarınki gibi. Sarhoş ve keskin.”

“Korkutucu ihtiyarlar. Dünya’nın çürüyen midesindeki parazitler…”

“Parazit ha? İtiraf et sen de korkuyorsun onlardan.”

“Korkmak ne kelime… hepsinden tiksindim.”

İkili, Lunatik Çemberi’nin girişindeki Palmiye Sahili’nde park ettikleri spor araca bindikleri zaman gerçeklik bir anda değişir gibi oldu. Vaporwave bir tutku çağların ötesinden uzanıp geldi. Beta Karamel’di aracın adı. Hazzın ve estetiğin bir metale işlenişi. “Bir arabam vardı Yokkent’teyken. Altmışlardan kalma bir parça. O alçak Rogg sadece Yokkent’i yok etmedi, arabamı da aldı benden.”

“O yüzden mi bir spor araba aldın şimdi.”

“Evet… tuhaf bir şekilde bana eski arabamı hatırlatıyor çünkü.”

“Arabana aşık mıydın?”

“Sanırım… o araba bir kadından daha kadındı.”

Tütün plakasından siyah kağıda sarılmış bir kretek çıkarıp ateşledi ve tehlikeli bir ejderha gibi karanlığa uzanan otobana doğru sürdü aracı. Yanı başlarından her saniye başı vızırdarcasına akıp geçen ışıklara baktıkça hissettiği aşağılayıcı korkuyu düşündü yeniden.  Mota Amradh’ı yönetenler dünyayı yok edecek son silahı bulup onu kullanmaya yemin etmiş kişiler. Hepsi bunu büyük bir huşu ve de heves içinde hayal ediyor. Tüm planları dünyayı yakmak. Kessinlikle bu. Nihai ve steril bir yıkım. Kaos mastürbasyoncusu bhikkhular. Tüm ökümenin birden bire süprüldüğünü düşünmek insan kılığındaki hayatsızları bile rahatsız eder, çünkü uzayda çıplak bir kayadan daha çirkin hiçbir şey yoktur ve uzay bu kayalarla doludur. Fakat o atomik bhikkhular sonu düşünürken mest oluyor…

“Savaştığımız esas adam Rogg,” dedi Pas sigaradan derin nefes alırken, “onunla neden savaşıyoruz peki? Dünya’yı kurtarmak için mi, yoksa sadece hayatsızların eski husumetleri yüzünden mi?”

“Hayır. Bu kadar basit değil. Farklı bir şeyler var elbet. Rogg bizi de kendi zihnine katacak. O Dünya’yı yıkmayacak, Yokkent’e yaptığı şeyin aynısını tüm gezegene yapacak. Kozmik bir zihne dönüşecek…”

“…ve daha sonra önce Ay’ı yutacak, sonra Mars’ı, sonra Venüs’ü, sonra Güneş’i, sonra önüne çıkan her şeyi. Ta ki karadeliklere varana kadar. Evrendeki tüm karadelikleri hayatsızlarıyla birlikte yutana kadar o hayatsız ve kuru boşlukta sürünmeye devam edecek.”

“Tıpkı şimdi Dünya’nın terk edilmiş uçsuz bucaksız çöllerinde yaptığı gibi.”

“Yeni bir şehre ulaşmasına az kaldı. Çöl’ün Akdeniz’e bakan kıyısındaki tüm yerleşimleri silip süpürecek anlaşılan.”

“Antik Kethamophis, Tutmo, Kuatar ve de Yedi Kapılı Qin. Bu zarafet dolu şehirler zamandan arta kalan tüm güzelliklerini Rogg’un hastalıklı varlığına teslim edecek. Binlerce yıllık bağlar Güneş’in hayat dolu sarhoşluğuyla birlikte yanıp kül olacak. İnsanlar güzel bir şey yaratsa bile onları kaybedişleri hep güzelliğin ötesinde bir görkeme sahip.”

“Haklısın. İnsanlar ölmeden yaşayamaz, kaybetmeden sahip olamazlar. İnsanlar o yüzden insan… biz ise bunlara ihtiyaç duymuyoruz diye doğduk karadeliklerde.”

“Her şey fazlasıyla karmaşık artık,” dedi Hama. Surların kıyısındaki limandan geçerken o büyük ve ışıltılı gemilerden birinin cüssesine takıldı gözleri. Kendini bomboş, korku dolu ve de aciz hissetti, “Rogg’u yenmek bizi bir şeye ulaştırmayacak… Dünya’da bulunmamızın bir amacı var ve bu amaç Roggla alakalı değil. Biz bozulan zamanı yeniden hizaya sokmak için buradayız. Zamana hükmetmek ve ondan beslenmek… bu yüzden var olmayı seçtik. Fakat varlık daha Satürn’ün etrafındayken bile hiçbir şeyde muvaffak olamadık. Sadece oradan oraya hayat dolu parçacıklar içerisinde süprüldük.”

“Zaman da hakikat gibi kayıp bir göçebedir… bunu kabul etmeliyiz artık. Biz onu aradıkça yeniliriz fakat yenildiğimiz için var olmaya devam ederiz. Varlık yenilginin özünde gizli. Bir zafer her şeyi bitirir.”

“Mota Amradh nükleer kıvılcımlarda gizlenmiş zaferi arıyor…”

“Rogg ise tam tersini.”

“İki taraf da tüm Dünya’yı cansız bir kaya parçasına dönüştürecek potansiyele sahip. Ne bir ökümen, ne bir okyanus, ne de bir hükümet… kutsal atomun parçalayıcı kudreti karşısında hiçbiri sağ kalamaz. Ama eğer bu iki tarafı birbirine düşürürsek atomik ejder tekrar kendi içine çekilir. Dünya’yı kemirmeye hazırlanan o iblisvari kundalini kendi içine gömülür.”

“Dünya’yı toplu imhadan kurtarmak için yeniden bir küresel savaş çıkmalı. Mota Amradh tekrardan önemsiz bir münzevi tarikatına dönüşmeli, Rogg ise varlıktan silinmeli… Arjan Zivistan, Kara Terör Çağı’nın tüm anatomisini açıkladığı belgelerle birlikte yok oldu. Kimisi onun Kadim Diskaruma’ya alındığını ve oradan da yıldızların ötesine gönderilmiş olduğunu söylüyor.”

“Arjan Zivistan öldü. Öldürüldü. Kendimizi boşuna kandırmayalım. Onu hiçbir zaman bulamayacağız. Fakat Gargamel ya da Android…bu iki varlıktan bir iz bulursak Diskaruma’ya dair bir ipucu elde etmiş oluruz. Fakat nafile, Faşist Blok savaş zamanı o şehre giden kapılardan birini imha etti. Ne acıdır ki, o kapı da bu adadaydı.”

***

Soğuk bir rüzgar esiyor ve Güneş doğuyordu yavaşça. Hayatın sancıları ile kıvranan güçlü bir ışık patlaması toprağa dokunuyordu. Çimlerde beliren çiğ damlacıkları parıl parıldı. Tüm ufku boyayan canlı renklerde hayatın o sessiz yoğunluğu vardı. Atmosferin zenginliğini çığıran ışıltılar her yandaydı. Oksijen, nitrojen ve öteki parçacıklar. İnsan medeniyetini boyayan tüm renklerin pigmentleri sabahın paletinde saklı. Rozura oradan oraya sürüklenerek geçirdiği günlerinin nihayetini bir depoda, kırık camlardan esen rüzgar ile hissetmişti. Artık sürüklenmeyecekti, artık bir hedefi vardı.

Ortalığı inceleyince kendini sefil hissetmeye başladı. Yerlere çıplak ve kirli şilteler sepelenmişti. Onlarca evsiz burada uyuyordu. Havada ağır bir morfin ve kireç kokusu vardı. Rozura buraya nasıl gelmiş olabileceğini düşündü. Hafızası ona ihanet etti oysa. Zihin kaslarının sancılarını duydu. Acı dolu bir amnezya anının ardından Hama ve Pas ile buluşması gerektiğini hatırlayıverdi.

Bir şeyler yapmak zorundaydı. Üzerindeki fetişistik siyah tülden elbiseyi çekiştirip attı. Kendi kıyafetleri yanıbaşında kirli bir yığın halinde sere serpe yayılmıştı. Ne çıplaklık ne de mahremiyet, diye düşündü, insanların sefaleti karşısında bu dürtüler önemsiz kalıyor.

Etrafı gözden geçirdi giyinirken. Onu buralara kadar sürüklemesi muhtemel o küçük nymph ortalarda yoktu. Belki de gerçek bile değildi o. Vudu Kraliçesi’nin yarattığı bir gölgeydi… Rozura belki de kendi arzularından husul eden karanlıkla sevişmişti. Kendi vücuduna karşı duyduğu lezbiyen narsizmin heyecanını tattı bir süre. Sonra ayaklanıp deponun dışına çıktı. Yerler cam kırıkları, sapsarı otlar ve de kurumuş toprağın acı verici mozaiği ile kaplıydı. Yeni bir günün insan aklında ve vücudunda yarattığı o uyku mahmuru sersem acının etkisi ile kasılırken boydan boya bir hatanın içinde olduğunu anladı Rozura. Bir şeyler eksikti. Saçları yoktu…

Deli divane bir şekilde deponun etrafında dönüp durmaya başladı. Bir yandan elini saçsız kalmış kafasına götürüyor, diğer yandan acı çığlıkları atarak saçlarını arıyordu. Çok geçmeden tırnaklarını da kaybettiğini anladı. Omuriliğinde de birkaç parça eksikti… küçültülmüş, soyulmuş ve de ucube bir kavuğun içinde hapis bırakılmış Rozura.

Tuzağa düşürüldüğünü anladığı zaman Surlariçi’ne gidip Vudu Kraliçesi’ni öldürmeye karar verdi. Fakat otoban aşılması imkansız azgın bir nehir gibi parıl parıl yanıyordu güneşin ilk ışıkları altında. Hiçbir araba geçmiyordu, hiçbir ses, hiçbir seda… tepeler, orada burada biten birkaç maki ve de terk edilmişlikten başka hiçbir şey yoktu.

O an artık bedeni öldürmenin zamanı geldiğini anladı. Çünkü bu beden onun için hapisten başka bir şey değildi artık. Çok ani ve beklenmedik bir hızla yaptı üstelik yapacağını. Sabahın o acı verici yakarışları altında çabucak geberdi fahişe. Geride kullanılmış bir post bıraktı. Çok geçmeden bir kamyon belirdi otobanın ucunda. Yaklaştı. Yaklaştı. Sonra postun yanında durdu. Kamyondan inen adam Rozura’dan arta kalan et yığınını toplayarak araca geri bindi. Yoluna devam etti. Rozura bir gölgeye dönüşerek Hama ve Pas’a doğru savruldu.

Etiketler: , ,


Yazar Hakkında

Rüya ve gerçeklik arasında sürüklenen bir göçebe. Uçsuz bucaksız doğum öncesi steplere ve de aklın ötesindeki uğultuya vurgun. Gizemli, eksantrik ve aykırı olana karşı varoluşunun başından beri bir çekim duyuyor. Bilincin nereye kadar sürdüğünü, nereye uzandığını ve pazartesi sabahları kavuştuğu o menhus şeklin kaynağını merak ediyor.