bilimkurgu kulubu

İnsan Başlı Tanrı

Tarih: 19 Eylül 2018 | Yazar: Tuğrul Sultanzade

0

İnsan Başlı Tanrı 16. Bölüm | Tuğrul Sultanzade (Roman)

Gece bir anlam karmaşası gibi denize sarkmıştı. Deniz ise her yandaydı. Kainatın en uzak ucundan hazzın adasına kadar. Deniz varlığın dört bir tarafında çalkalanıyor ve yıkadığı sahillerden zehirli tatlar getiriyordu. Bu tatların arasında Yokkent’in darmadağın olmuş ruhları da vardı. Gökyüzünde bir ürperti dolaşıyordu hâlâ, o korkunç olayın şoku gecenin liflerine işlemişti.

Hama ve Pas nükleer bir saldırıdan on binlerce kat daha şiddetli bir yıkımdan kurtulmuştu. Dünya’ya dişlerini saplayan o korkunç atomik ejderhayı görmüşlerdi. Darma. Kanlı bodhisattva. Atomik nirvana. Üstelik hiçbir şey olmamışçasına, sakin ve de umursamaz kalmayı başarmışlardı. Hayatsızlardaki dehşet yoksunluğuydu bu. Moskito sahilinde betonla doldurulmuş bir alanda yürüyorlardı şimdi.

Zihin çeperleri darmadağın olmuş kişiliklerinden arta kalan korkularla doluydu. Yanı başlarında sarmaşıklar, aloe veralar, egzotik palmiyelerle çevrelenmiş gökdelenler, apartmanlar ve villalar, diğer taraflarında ise hiçliğe akan bir deniz vardı. Feci şekilde dalgalıydı o gece ve yıldızları yutuyordu birer birer. Rüzgar her yana kozmik bir anafor gibi tuz, karanlık ve de keder kokuları saçıyordu. Gece üşüyordu. Yıldızlar titriyor ve ışıklarını sakınıyordu dünyadan. Ay yoktu. Lunatik Çemberi’nin elegant kırmızı ışıkları sisi doldurmuştu. Ölü denizanaları bir cerahat macunu gibi görünüyordu. “Rogg’un bunu yapabileceğini tahmin bile etmezdim,” dedi Hama tüm bu manzarayla uyumlu karanlık bir sesle, “Gargamel sahiden kayboldu. Belki de onu burada bulamayacağız artık… belki de çok daha kötü…”

Pas’tan bir cevap gelmedi. İkisi de uluslararası yayında Rogg’un Yokkent’i nasıl yok ettiğini izlemişlerdi. Pezevenk, şehrin tüm enerjisini çekerek kendini devasa bir zihne dönüştürürken, Kiroy Trakları da imparatorluk haline getirmişti. Yokkentle birlikte milyonlarca insan Rogg’un zihninde hapsolmuş bir haldeydi şimdi ve ona sapkınca ibadet eden binlerce Kiroy Trak, Maça Kızı’nın yani Poligon Androidi’nin peşine takılmıştı. Ne ki, Android de Gargamel gibi kayıptı.

Hama, Pas ve Rozura son anda kurtulabilmişlerdi o tekillik terörizminden. Fakat Kiroy Traklar’ın ölüm listesinde onlar da vardı, Mutsuz Parti’nin diğer asları gibi. Şimdi hepsi Yokkent’ten üç yüz mil kuzey doğudaki Afrodit Adası’na, oradaki bir liman şehri Moskito’ya kaçmışlardı.

O yıllarda dünya küresel çete savaşları, terörizm, dejenerasyon ve de uyuşturucu ile mücadele ederken, Moskito hızla yükselen güvenli bir kanton gibi görünüyordu. Özellikle Güney Moskito’daki Lunatik Çemberi onlarca zengin aile için kalıcı bir konaklama alanına dönüşmüştü. Böylece elegant mimariler, gökdelenler ve de art deconun yerini bıraktığı yeni bir çağ estetiği tüm manzaraya hakim olmuştu.

Helios militanları ve Plazma kuvvetleri arasındaki çatışmalardan dolayı uzun zamandır kapalı halde kalmıştı Çember. Fakat yerleşime açıldığı son on yıl içinde dünyanın her yerinden, her tenden ve ırktan yüzlerce insana ev sahipliği yapmaya başlamıştı. “Burası saklanmak için en uygun yer,” dedi Pas, “artık beklemeliyiz ve de burada jeneratörleri inşa etmeliyiz.”

“Jenaratörler mi? Şu zaman düzleminden kaçabileceğimize inanıyor musun? Artık buraya kısıldık ve burada yaşamak zorundayız. Gargamel kayboldu. Belki de Rogg onu da özümsedi… bu iyi bir şey değil. Sonumuz savaşarak gelecek, bir kozmik jenaratörü inşa ederken değil.”

“Savaş. Gülünç geliyor bu sözcük. Eskiden adım Nordoc Miccelz’di. Savaşın sadece aşağılık yönlerini bilen bir adam. Bana bunu gururlu bir şeymiş gibi söylüyorsun. Saf tuttuğun adam aşağılık bir paralı askerdi.”

“Ben de bir Kiroy Trak şefiydim.”

“Hayatımızda bazı sıkıntılı dönemler geçirmişiz belli. Rozura bir sokak fahişesiydi mesela.”

“Gargamel ise kim olduğunu hatırlamayan bir muhabir. En çok ona üzülüyorum.”

“Sahi, en son ona ne yaptın?”

“Kiroy Traklar onun kafasını kesmek istiyordu. Onun kaçmasını sağladım. Sonra kendi adamlarımla çatışıp villamı imha ettim ve çöle gittim.”

“Rogg’un da bizim gibi olduğunu biliyor muydun peki en başından beri?”

“Sizleri görünce şüphelerim tasdiklendi.”

Dalgalar bir anda kudurdu ve rüzgarın öfkeli saçlarıyla birlikte etrafa savruldular damla damla. “Öfkeli bir geceyi severim,” dedi Hama, “özgürlüğün sıkıştığı karanlık ve de çığlık atan hakikat.”

Çember sahilinde betonla doldurulmuş kısmın artık sonuna gelmişlerdi. Kuduran denizin üzerindeki pusa, pusda dans eden gemilerin sarhoş ışıklarına baktılar. Sonra. gökdelenlerin altına kurulmuş caddeye girdiler. Bomboş, karanlık ve de rutubetli tünelin denize bakan taraflarında betondan bir duvar inşa edilmişti ve duvarda birbirinden yirmi metre aralıklı olacak şekilde çember şeklinde dev hava boşlukları vardı. Bu boşluklardan içeri karanlığın o elegant soğuğu vuruyordu tüm öfkesiyle.

“Burada beni tatmin etmeyen tuhaf bir his var,” dedi Hama, “bu şehir hain.”

“Nesi varmış şehrin? Böyle ibne bir cenaze levazımatçısı gibi giyinirsen sadece ve sadece Köhne Uzak Batı’daki tavernalarda düdük çalmayı seversin ya da düdüklenmeyi belki de.”

“Ulan orada yaşadığım şeyleri neden kafama kakıyorsun? Kadın iç çamaşırları giyerek gezdiysem ne olmuş? Ekstra hijyen ve destek sağlıyorlardı düelloda.”

“Kiroy Trak şefiyken de bu adetlerin devam etti mi?”

“O çocukların yarısı homoydu zaten.”

“Senin diğer yarıda olma ihtimaline inanasım gelmiyor. Koca cüsseli bir adamsın gerçi.”

Hama aşağılayıcı bir tonda gülerek gözlerini denizden gelen dalgalarla ıslanan daire desenli kırmızı-gri asfalt kaldırıma indirdi. “Kızın adı neydi?”

“Hangisinin?” diye sordu Pas şaşkınlıkla.

“En son kıyma gibi öğüttüğün.”

“Hatırlamıyorum. O kadar çok kıza aynısını yaptım ki?”

“Onlardan biri bir androiddi.”

“Nereden biliyorsun?”

“Androidlerin zihin kanalları tek bir yere çıkıyor. Kiroy Trak hackerleri ona ulaşmayı başardı ve senin yaptığın şeyleri gördüler. Nerede olduğunu da…”

“Belki de senin çeten yüzünden işler bu kadar erkenden boka sardı?”

“Ne anlamda?”

“Rogg Kiroy Traklar’ın gücüne güveniyordu… üstelik onlar sayesinde nerede saklandığımı da bulmuş…”

“Belki de Rogg senin yaşıyor olduğunu öğrenince tereddüt etti ve daha da güçlenmeyi beklemeden zayıf bir zihin tekilliği yarattı kendine.”

“Tek bildiğim; artık insanların tanrıya benzer bir şeyi şu dünyada yürürken görecek olması ve çıkaracakları karmaşa… hep komik gelmiştir şu insanlar bana. Riyakar, zavallı ve korkak. İnançları tutarsız ve hakikatlere karşı duyarsızlar.”

Siyah deri ceketinin cebindeki tank desenli metal sigara kutusunu çıkardı ve bir kretek aldı içinden. Hama’ya da kibarlığından uzattı bir tane. Cüsseli homo teklifi geri çevirmedi. Fakat rüzgarlı hava azizliğini göstermişti ve havalandırma çemberlerinden gelen hırçın su parçacıkları Heralga’nın kreteğine vurmuştu. Artık bu kretek kolay kolay yanmazdı, kendisi de bunu bildiğinden dolayı yere attı parçayı.

Bir süre kapalı caddede yürümeye devam ettiler. Pas’ın sigarası mütemadiyen yanıp söndü. Kırmızı ışık geride karanfil kokusu bıraktı. Sonra durdular. “İşte burası,” dedi Hama. İkili takip edilmediklerinden emindi. Yerdeki rögar kapağını kaldırıp içeriye atladılar. Sonrası kamunun işiydi.

“Şu şehri sevmiyorum,” dedi Hama, “her yanda akrepler var. Bir şehir düşün ki kökünü akrepler kemirsin…”

“Bir şey olmaz.”

“Nasıl bir şey olmaz? Eşşek kadar akrep gördüm az önce. Burada haince bir his var. Akrepler yeni bir veba yaymaya başlayabilir.”

“Bence fazla abartıyorsun. Lunatik Çemberi açılalı on yıl oldu. Daha önce tüm bu bölge kapalı bir izbeydi. Helios ve Plazma gereksiz bir savaş yürüttü bu adada, akrepler o savaşın bitmek bilmeyen izleri gibi işte. Hangi şey düzgün işliyor ki bir de akrepleri dert ediyorsun.”

“Oğlum bu şeyler tıslıyor bir de.”

Pas duvarlara göz attı. Sahiden de kötücül bir şeyin timsali gibi görünen o iğrenç varlıklar düşmanca dikilmiş, karanlıkta yürüyen davetsiz misafirleri seyrediyordu. Nemden, bakımsızlıktan ve yalnızlıktan duvarların beyaz renkli sıvası dökülüyordu. Kimi yerde yıpranmış propaganda posterleri bile vardı. “Ben zamanında Yokkent’ten çıkıp, bazı bölgelerde Plazma için paralı askerlik yaptım,” dedi Pas, “o zamanlar Moskito surlarında Heliosçularla dövüşürdüm. Bu tünel sivil halkın yaşamını kurduğu bir caddeydi adeta.”

Arada Moskito halkına çağrı yapan ve Helios örgütünün saldırılarına boyun eğmemelerini söyleyen posterlere denk geliyorlardı. Fakat Helios’un renkli ve bol grafik efektli posterlerinin yanında gerçekten sönük duruyordu Plazmanınkiler. Fakat posterlerden biri bambaşkaydı. Çünkü üzerinde Pas’ın resmi vardı. Dişlerinden kan damlıyordu. Gözlerinde sarhoş ve de bıkkın bir ifade vardı. Arkaplanda Moskito şehrinin o alışılageldik surlarla çevrili panaroması ve de gölgeler halinde uçan jet savaş uçakları. Kocaman harflerle yazılmış bir yazı. Nordoc Miccelz. Helios Kabusu. Gazabın Rüzgarı.

Pas, bu postere bakıp geçmişe daldı. “Henüz Kara Terör Çağı yeni sona ermişti. Diskaruma’nın kapılarına açılan bir şehir Faşistler tarafından tamamen yok edildi. Sonra işgal sona erince Helios militanları türedi tabii… ve savaş. Bu adada Plazma’nın çıkarları için değil, o şehri bulmak ve Arjan Zivistanla konuşmak için dövüştüm. Fakat Arjan Zivistan belki de öldü.”

Yürümeye devam ettiler. Sönük, 1940lardan kalma posterlerde Arjan Zivistan için çıkartılmış aranıyor ilanlarını gördüler. O devir için iyi bir para konmuştu başına. Afrodit adasının o dönemki lideri çıkartmıştı bu ilanı. Sonraki devirlerde Helios örgütünü kuracak kişi oydu.

“Güzel bir ada,” dedi Pas, “okaliptüsler, nergisler, limon kokuları ve Akdeniz. Fakat dünyanın her yerinde var olan o kötücül insan mayasından burası da nasibini almış.”

Yolun geldiklerinde bir asansörle karşılaştılar. Demir döküm bir kapısı vardı. Eski nesil bir şeydi bu. Fakat hâlâ gıcır gıcır çalışır vaziyetteydi. Pas asansörü çağırdı. Mekanın her yanını paslı bir gürültü doldurdu. Dünyanın midesi gurulduyor gibi rahatsız edici bir inilti yükseldi karanlıktan. Sonra asansörün kapıları açıldı. Hama içeri girdiği zaman kabin fena halde sallanmaya başladı. “Noluyor lan?

Pas kendine has o çirkin gülüşü ile Hamayı alaya alarak içeri girdi. “Bir şey yok,” dedi, “Faşist Blok adayı işgal ettiği zaman bile böyleydi bu asansör. Gıcırtılı, tekinsiz ve de korkutucu.”

“Nasıl bir şeyin içine gidiyoruz ulan?”

“Görürsün. Rozura bizi orada bekliyor olacak.”

“Rozura’ya da, sana da. Eski Orta Batı’da, ahşaptan ve termit tükürüğünden inşa edilmiş o çöl kasinolarında bile böyle boktan bir asansör yoktu. Ne bu? Medeniyetin beşiği güya bu ada.”

“Medeniyetin değil ama şehvetin.”

Asansörün kapıları açılınca Hama’nın gözlerine korku ve hayranlık dolu ışıklar yansıdı. “Burası yeni bir şehir mi?”

“Helios militanlarının asla bulamayacağı güvenli bir sığınaktı zamanında, fakat şimdi Lunatik Çemberi’nin zehirli köklerini sarkıttığı bir yer… gel benimle. Mota Amradh ile tanışma vakti.”

Etiketler: , , ,


Yazar Hakkında

Rüya ve gerçeklik arasında sürüklenen bir göçebe. Uçsuz bucaksız doğum öncesi steplere ve de aklın ötesindeki uğultuya vurgun. Gizemli, eksantrik ve aykırı olana karşı varoluşunun başından beri bir çekim duyuyor. Bilincin nereye kadar sürdüğünü, nereye uzandığını ve pazartesi sabahları kavuştuğu o menhus şeklin kaynağını merak ediyor.