bilimkurgu kulubu

İnsan Başlı Tanrı

Tarih: 11 Eylül 2018 | Yazar: Tuğrul Sultanzade

0

İnsan Başlı Tanrı 15. Bölüm | Tuğrul Sultanzade (Roman)

Gece, karanlık ve soğuktu. Kamusal aydınlatmalar ayazla birlikte ağırlaşıp yeryüzüne çökmüş pusun içinde inliyordu. Çürüyor olan semtin gecekondular ve kamu apartmanları ile yaratılmış zavallı atmosferine bir limuzin daldı. Küçük bir deponun arkasında durdu. Araçtan silahlı adamlar indi ve o depoya girdiler. Büyük bir trajedi yaşanmıştı. İçeride bir kadın vardı. Tavandan sallanıyordu. Bebeği karnında ölmüştü. Üç tane ceset bırakmıştı. Yıllarca bir pusla yaşamıştı. Kalbinde ve zihninde bir pus. O gece alışmış olduğu mekanik hareketleri tekrarlarken birden bire yitirmişti pusu. Zihnini kaplayan o hakikat maskesi düşünce karnındaki şey deliliği anımsatan bir çığlığa dönüşmüştü. Sonuç cinayet ve intihardı.

Rogg birkaç ay içerisinde altı kız kaybetmişti. Bu seferki ölüm karşısında tamamen ifadesiz kalmıştı. “Bu kız kaç yıldır bizimleydi?” diye sordu. Adamlardan biri,

“İki yıl,” dedi.

“Kireç mi istiyordu bizden.”

“Evet.”

“Ona kireç vermediniz mi?”

“Verdik.”

“Öyleyse neden delirdi ki?”

Adamların tümü suskun kaldı. Rogg baklava desenli ayakkabılarının topuklarını yere vurdu üç kez. Depodaki karanlık üç kez titredi. Adamlar hâlâ suskundu. Dilini şaklattı. “Neden deliriyor ve ölüyorlar? Onlara iyi bakmadığım için mi? Söyleyin ulan kediler. Söyleyin. Aşağılık bir suçlu muyum ben yoksa? ‘Yo,’ deyin, ‘estağfirullah paşam,’ deyin. Hadi baylar, bana bir suçlu olmadığımı söyleyin. Ha? Sessizlik? Ben de öyle tahmin etmiştim. Ben suçlu değil bir azizim. İnsanlara istedikleri şeyi veriyorum, düşmüş olanlara ise yardım ediyorum. Bu kadın bize gelirken her şeyini kaybetmişti. Her yere borcu vardı. Biz ona yardım ettik. Biz onu koruduk. Kendini iyi hissetsin diye de kireç verdik… çok önceden intihar edecekti ama biz ne yaptık? Ona kireç verdik. Damarlarına kireci zerk ettik ki yaşasın ve zevk alsın. Fakat olmadı. Bir çürük elma daha. Hadi gidelim. Onu burada bırakacağız.”

Hiçbir şey olmamış gibi, cesetleri depoyla birlikte çürümeye terk ettiler. Geceye sinmiş amnezya haline karışıp semtten çıktılar hızlıca. Anayola girdiler. Tüm Yokkent’in ortasından geçen bir cehennem otobanı. Bir yanında çöküntü, diğer yanında ise ivme. İlginç bir terazi. Her şeyin tanığı bir snuff filmin makarası.

Rogg aracının filtreli pencerelerinden manzarayı izliyordu. Karanlığın tellerinde pembe melekler acı içinde şarkı söylüyordu. Yokkent’in merkezinde yükselen gökdelenlerde kim bilir neler yaşanıyordu şimdi. Şeytan bile bir tuxedonun içinde, elinde bir çanta, içinde milyonluk banknotlarla iş yapıyor olabilirdi insanlıkla. Ticaret her şeyi ve her türlü sistemi kendi içine katıp büyüyen ve sınırsız bir olgu.

“Yeni bir çağ başlıyor,” dedi Rogg kendi kendine bu manzaraya bakıp, “eskiden insanlar tanrıya ulaşmak için dev bir kule yapmıştı. Ona dokunacakken tanrı insanları yüzlerce farklı renge, dile ve etnisiteye böldü. Tanrı genetikteki renkler oldu. Tanrı genetikteki ses oldu. Şimdiyse insanlar içlerinde sarmallanıp boğumlanan tanrılarla birlikte O’ndan arta kalan tahta çıkmak için uğraşıyor… bu sözlerimi iyi dinleyin kediler. Roketler, gökdelenler, radyolar, televizyonlar ve uydular. Kozmosun kalp atışlarını dinlemeye başladık. Yakında kocaman bir gezegeni silikon ile kaplayacağız.”

Limuzin anayoldan sapıp Rodoe’ye tırmanan bir viraja girdi. Yokkent’in sokak çetelerinden, damarlarında uyuşturucu taşıyan şebekelerinden, patlayan kanalizasyonlarından ve ölen bebeklerinden uzakta, tamamen güvenli ve lüks bir semt. İnsanlar cehennemin yanına konforlu kantonlar kurunca buna cennet diyorlar.

“Size ben ne anlatmaya çalışıyorum biliyor musunuz?” dedi Rogg. Pencerelerden akıp giden manzaraya bakıp sözlerine katacağı bir şevk, bir ilham aradı. Manolyalar, akasyalar, rengarenk çiçeklerle süslü ağaçlar ve gecenin mutlak makyajı.

“İnsanlar deliriyor,” diye bir şeyler geveledi, “bir kızı sokaktan kurtar, yanına al, besle ve damarlarına kireç kat. Onu bir fahişe yap ve üç gece sonra delirsin. Ruhunu almadıktan sonra hiçbir fahişe fahişe olmaz. Bizim hiçbir zaman ruhu olmamış bir kadına ihtiyacımız var… silikondan bir kadına. Yokkent’te böyle bir kadın var. Gece insanları onu biliyor. Nordoc onun kim olduğunu biliyordu değil mi?”

“Evet paşam.”

“Peki Nordoc’a ne oldu?”

“Boğazı kesilerek öldürülmüş…”

“Ahh… Nordoc ölmedi kerizler sizi. Onun cesedini görmeden öldüğüne inanmam. Nordoc da o kadının peşinde. O kadın bir android. Poligon Androidi. Hatırladınız değil mi kerizler?”

Adamlar bulanık bir amnezya bataklığına daldı. Zihinlerinin ön çeperlerindeki nehirler, yaylalar ve stepler derin bir pusa bulandı. O bulanık mevsimlerin hüküm sürdüğü mozaik diyarında ürpertici bir ses yankılanıp durdu sadece, “soğuk gece, sessiz şehir, silikon mumya, yeni çağın ürpertisi.”

Kendilerini kötü hissetmeye başladı adamlar. Zihinlerinin ön çeperlerine yerleşmiş o bulanık diyar parça parça sökülüp kuşlar gibi kanat çırpmaya başladı. Buharlaştı adeta. Hatıralar yıkıma uğradı. Hiçliğin ele geçirdiği karanlık sarmallara amnezyanın o çıldırtıcı varlığı doldu. Adamlar aylak gibi Rogg’un gözlerine kilitlendiler. Büyük bir imaj dalgası gelip geçti zihinlerinden. Boğuldular. Dalga onları yuttu ve bir ızdırap okyanusuna savurdu. Bu acımasız, yamyam gangsterler, sokak kabilelerinin en dişli olanları, en çirkinleri, çiğ çiğ insan kalbi yiyen müptezeller artık çok kederli ve üzgündü.

“Paşam bunu bize neden yapıyorsun?”

“Şehrin kalbini besledikçe, bir inci belirir liflerinde. O incileri toplamak için sizleri kurban etmeliyim.”

Limuzin Rodoe’nin hedonist bağlantılarında gezinip nihayet bir malikanede durdu. Geceye radyo sinyallerine bulanmış çığlık sesleri karıştı. Kanalizasyonlar cesetleri öğürdü, melekler kodein damlaları döktü gözlerinden.

***

beni unut, unut, kuşların uçtuğu yerdeyim

son kez kanat çırptıkları

kalbin son kez attığı

beni unut, unut

soğuğu özlüyorum ve yaşamayı

hisleri özlüyorum

bir mumyayım.

Simsiyah duvarlar hayatı ve canlılığı emmiş, geride kupkuru bir tekillik bırakmıştı. İnsanlar ifadesiz gözlerle karanlığın içinde kanat çırpan ışın kelebeklerini seyrediyordu. Bir bilgisayar zihnindeki yalnızlığını kutlayan yapay zeka yeni bir şarkı yaratmıştı. Tamamen elektronik melodiler, basit bir synth arka plan, çok basit notalar ama haddi hesabı olmayan bir keder.

Bu keder rüzgarı bir karadeliğin ruhundan çıkmışçasına duvarlara, insanların organik beden kaplamalarına ve kaplamaların altında gezinen ruh bağlantılarına saplanıp, bir düzen ve anlayış içerisinde statik duran her türlü şeye zarar vererek yoluna devam etmişti. Uğultuları ise bilgisayardaki hayaletin yarattığı o kederli şarkıya karışıp amnezyaya benzeyen yoğun bir hissizliğe dönüşmüştü.

Gargamel tüm bu insanları, tüm bu yıkımı, entropinin mutlak varlığını seyrederek kaybolmak istedi. Her şeyi eriten o rüzgar Gargamel’i es geçmişti. Gargamel zamanın alışılageldik yıkımından uzakta, oysa onu gözlemleyebilecek ve akarken yarattığı dalgalanmaları hissedecek kadar yakındaydı. “Zamana karışmak istiyorum,” dedi kendi kendine, “hatta zamanın ta kendisi olmak istiyorum.”

Bunu bir torbacıya söylediğini hatırladı. Adamın göz bebekleri yok denecek kadar küçüktü. Sarsak sarsak sırıtıp bir sigara vermişti Gargamel’e. “Bu biraz ıslak bir şey, melek tozu ve esrar, biraz da tütün.”

Bulvardan yürüyüp arabasını bıraktığı yere gelmişti sonra Gargamel. Güvenli ve ıssız bir yere gidip sigarayı içmek istiyordu. Fakat tüm bulvarı, güneşin hayat dolu zerreciklerini ve de ışığın haritalarını yırtıp geçen bir siren sesi duydu. Gün başlamıştı. Kamu için mesai saati.

Hatıraların akışı bir an için kesildi. Gerçekliğe ve yaşanan ana döndü Gargamel. Hâlâ bardaydı ve sigara yanındaydı. Acele etmek istemedi. Müziğin akışıyla birlikte yeniden düşünmeye koyuldu.

Gerçeklik Bakanlığı’ndaki ofisini hayal etti. O gereksiz iş arkadaşları yine gazetedeki köşelerine yazacakları saçmalıkları tartışıyordu. En nihayetinde ofise yeni konan bir bilgisayara danıştılar. Bilgisayardaki program beş dakika içinde, onların beş yıllık deneyimine eş değer bir bilmece üretti. “İşte bu,” dediler, “bilgisayarlar dünyayı yönetmeli.”

Gargamel kendi kendine, “bilgisayarlar dünyayı yönetmemeli, bizimle birleşmeliler,” dedi, “ruhlarımızı silikon bağlantıların içinde muhafaza edip elektronik sirkülasyonlara aktarmalıyız. Sonsuza kadar sürecek olan bir devran yaratmalıyız. Güneşe tapan antik uygarlıkların hezimeti üzerinde yükselen yeni bir tapınım. İnsanın kederiyle birlikte yücelmesi…”

Sonra milyonlarca cesedin çürüyen dağlarını, o dağların okyanuslarda yükselip güneş altında kavrulmasını, yeni adaların ortaya çıkışını, bu adaları yaratan cesetlerin tohumları ve rahimlerinden büyüyüp serpilen insanları düşündü. Kıtaları düşündü. Medeniyetin ışık ve karanlıkta savrulduğu o ince akıl yolunu hayal etti. Saatleri gördü. Güneş, yıldızlar, galaksiler ve kainatın tüm varlığı kanatlarını açmış, bir anda kocaman bir saate dönüşmüştü. “Vakit geldi,” diye söylendi kendi kendine ve sigarayı yaktı.

Anılar, hisler ve soğuk bir keder akıp gitti içinden. Müziğe karışmak ve onu hissetmek istedi. Müzik zamana eş değerdi. Zaman gibi o da meçhul ama malumdu. Derin derin dumanlar çekti içine. Ciğerlerine puslu şehirlerin karanlığı kondu. Çöplükle dolu ıssız diyarlardan göçen hasta kuşların çığlıkları, plastik okyanuslarında balina avlayan trollerin düdükleri ve de insanın çaresizliğine ait ağıtlar geldi sıra sıra.

Zamanın koca bir suskunluğa dönüşüp bulandığı bir paranoya geçidinden sonra karşısında gangsterlerin dikildiğini gördü Gargamel. “Ne istiyorsunuz?” diye sordu, “hiçbirinizle işim yok artık, sokaklardan elimi çektim.”

“Nordoc’u tanıyor musun?”

“Evet?”

“Bizimle gel.”

Gargamel karşı koymak istedi fakat bunun için ne mantıklı bir sebep, ne de bir güç gördü kendinde. Sadece adamların söylediğini yaptı. Ayağa kalktı. Masaya para bıraktı. Birlikte bardan çıktılar. Dört kapılı bir sedana bindiler. Aracın içi ucuz fahişe parfümü, sekse ait buruk bir ufunet ve de esrar kokuyordu. Gangsterlerin yüzlerinde hapiste kaç yıl yattıklarını gösteren dövmeler vardı. Kimisi şeytan, kimisi melek, kimisi de esrar çizdirmişti yüzüne ayrıca. Hepsi küçük iblislere benziyordu.

Anayola sapmadan, şehrin alt gelirli bölgelerinden birine girdiler. Zemin gecekondular, boş araziler, toplu konutlar ile doluydu. Semtin tam ortasında ise bir park vardı. Gargamel burayı Panopticon için sokak muhbirliği yaptığı günlerden hatırladı. Burası Yokkent’in en büyük ve en tehlikeli sokak çetesi olan Kiroy Trak’ın bölgesiydi. Şehirde ketamin satışlarının en yüksek olduğu yer burasıydı. Aynı zamanda her binanın içi potansiyel bir kireçli kokain üretim atölyesiydi. Sonu kocaman bir kan pıhtısı ile biten partilerin kalbi buradaydı.

Parkın etrafından dönüp semtin ucundaki bir villanın önünde durdular. “Mekan burası,” dedi elemanlar, “Kule için itlik yaptığın günlerde buralara çok kez uğradın.”

***

“Şu istasyona bir bak,” dedi Nordoc. Tavandaki mozaiklere işaret ediyordu. Büyük pencerelerden içeri vuran gece ışıkları tavandaki çöl betimlemesinin üzerinde geziniyor ve efsunlu bir his yaratıyordu, “burası bir zamanlar Yokkent’in şah damarıydı. Göçmenler, malzemeler ve de planlar hep bu istasyon üzerinden şehre girerdi. 1800ler. O zaman ben de bu istasyondan geçen bir trenden inmiştim.”

“Ben 1920lerde. Yasaklar döneminde geldim şehre.”

“O günden bu güne kaç kez kimlik değiştirdin?”

“Hiç kimlik almadım ki,” diye güldü Rozura, “insanların bürokrasisi bana hep komik gelir. Kendilerini kağıtlar, mürekkepler ve görünmez ünvanlar ile meşgul ediyorlar.”

“Çok zavallı bir ırk şu insanlık. Hep aşınan ama bir türlü kopmayan bir halat gibiler. Yerleştikleri habitatları histerik ve gerçeklik ötesi bir hakikat ile dolduran kozmik körler.”

“İnsanlardan neden nefret ediyorsun?” diye güldü Rozura. Suratında meraklı, şirin ve de masum bir ifade vardı, “biz de bir hayli insanlaştık farkında değil misin?”

“Sorun ne biliyor musun? İnsanların entropiye karşı olan duyarsızlığı beni çıldırtıyor. Sonun farkında değiller. Kaosun içinde kıkırdayan böcekler! Her yere saatler koymuşlar. Saatlerin içine ise ruhlarını sıkıştırmışlar… Hakikaten aklı olan bir ırk tüm dünyada dönen bu saatlerin tik tak sesleri ile şimdiye kadar çıldırmış olurdu, insanlar ise zamana bakıp kendilerini aldatıyor, oyalıyor ve kandırıyorlar… zamanın geçmesi ve sonun gelmesi için dua ediyorlar kıkırdayarak.”

“Son mu? Son hiç gelmeyecek… sadece yeni başlangıçlar ve alışılageldik sonlar var. Yeni bir çöküş çağı bekliyor insanları. Her şey yeniden başlayacak. Sorun ne biliyor musun? İnsanlar yeniden saatler yapacak.”

“Dr.Buco No Rico’nun ağzıyla konuşma. Bu dünya insanlarının çökeceği filan yok. Gittikçe serpilip şeytanlara dönüşecekler.”

“İnsanlardan nefret etmiyor, onlardan korkuyorsun Nordoc…”

“Kapa çeneni.”

Mermerle kaplanmış sütunların desteklediği geniş holden geçtiler. Dışarıda, gecenin yoğun bir sızıya dönüştüğü caddeden üç el silah sesi geldi. “Burası Cholo bölgesi,” dedi Nordoc, “Kiroy Traklar son zamanlarda etrafta sık sık görünür oldu. Çatışmalar başlayacak.”

Merdivenlerle aşağıdaki metro hattına indiler. “İnsanlardan nefret de edebilirsin, korka da bilirsin. Kendince haklısın Nordoc,” dedi Rozura. Kendi dilinde konuşmuştu bu sefer. Bu Nordoc’un hoşuna gitti. Garip bir şekilde tutkulu hatta şehvetli hissetti kendini, “alındıysan üzgünüm.”

“Zaman ne kadar hain değil mi?  Şimdi burası Yokkent’in en geri kalmış, en yozlaşmış  bölgelerinden biri. Güzelim istasyonu da kaderine terk etmişler. Sokak çetelerinin ve uyuşturucu bağımlısı lunatiklerin yuvası haline gelmiş.”

“Zamanla birlikte insanların kurduğu sistemler de öyle. Genişledikçe çöküyor, çöktükçe güzel olan her şeyi yutuyor.”

“Boşuna konuşuyoruz. Her şey boşuna. Aynı zamanda arayışımız da boşuna. Buraya Android aşağıda değil.”

“Burada,” diye ısrar etti kadın, “fiziki anlamda değilse bile, manevi anlamda burada. Onunla burada da iletişime geçebiliriz?”

“Nasıl?”

“Göreceksin.”

“Gargamel’i aramıştım yarım saat önce. Android’in hep saklandığı o bara gitmişti. Android’i orada görememiş. Büyük ihtimalle Anroid kaçıyor.”

“Neyden?”

“Rogg’dan.”

“Rogg bir androidden ne isteyebilir ki? Rogg’un her şeyi var. Parası, evleri, adamları ve köleleri.”

“Fakat insan duyguları onu tatmin etmiyor artık. O bambaşka boyutlara gitmek isteyen biri. Onunla yıllardır savaşıyorum ve onu anlamaya başladım.”

“Onunla değil, gölgesiyle savaşıyorsun.”

“Belki de gölgesi sandığım bir ışık pıhtısıyla? Ama bu önemli değil. Eğer istediği şeyleri elde ederse onu hiç kimse durduramayacak. Şebekesini sokaklardan çekip Rodoe’ye kuruyor diye duydum en son. Zenginler ve elitler için bembeyaz bir hedonist cennet. Milyarlarca dolarlık bir piyasa. Rodoe’deki malikanesine büyük kamyonlar gidip geliyor. Biraz sonra kamyonların yerini pahalı ve şık limuzinler alacak. Rogg ölümsüzlüğe ve tanrılaşmaya kafayı takmış biri. Bir pezevenk için fazlasıyla vizyon sahibi.”

“Eğer Androidi ele geçirirse ne yapacağız?”

“Rogg’u öldürmek ve şebekesini darma dağın etmek haricinde başka bir seçeneğimiz yok.”

“Fakat es geçtiğin korkunç bir gerçek var.”

“Neymiş?”

“Farkında değil misin? Rogg da bizim gibi. Dr.Buco No Rico’nun kültistleri varsa, Rogg’un da bir sokak çetesi var. Anlıyor musun?”

“Bunları nereden biliyorsun?” diye sordu Nordoc kül gibi bir sesle. Aşağıdaki metro platformuna inmişlerdi. Flöresanların zayıf ışığı altında kafayı çekmiş onlarca evsizin iç burkan portresiyle  karşı karşıyalardı.

“Şehre 1923’de geldim,” dedi Rozura, “Rogg’un da yıldızı ilk kez 1920lerde parlamıştı. O günlerde Don Azikra olarak biliniyordu. Sonra 1940larda, Kayıtsızlık Terörü’nün başladığı yıllarda Don Azikra’nın öldüğü haberleri yayıldı Yokkent’te. Terör bittikten sonra Don Azikra’nın bıraktığı harabelerde Rogg ortaya çıktı. Bağlantıyı kurmak zor değil. Verdiği demeçleri, histerik tavırlarını ve de sokaklara yayılış tarzını inceledikçe bizlere benzeyen pek çok işaret gördüm.”

“Sence bizim gibi karadeliklere dönmeyi reddedenlerden mi, yoksa tekrar karadeliklerden çıkıp varlığı kabul edenlerden mi?”

“Bilemeyiz ama burada ne aradığını tahmin etmek güç değil. Diskaruma’nın kapılarını arıyor o da. Tıpkı senin gibi.”

“Ve tıpkı Dr.Buco No Rico gibi.”

“Oysaki o kapıları bir insan çoktan keşfetti. Arjan Zivistan. Kapıları aramaktan vazgeçmek gerek, onun tüm yazılarını ele geçirebilrsen kapılar kendiliğinden açılır zaten.”

***

Kiroy Trak villasının girişi geniş bir hole açılıyordu. Karo desenli siyah beyaz zemin üç boyutlu bir bilgisayar simülasyonunu andırıyordu. Tam ortadaki havuzun içinde duran çıldırmış insan heykeli ise bu hakikat sarmalını kabullenemiyor gibi dizleri üzerine çökmüş, acı dolu gözlerini bir kurtuluş varmış gibi gökyüzüne dikmişti. Oysa gökyüzü sadece maça kız kartları ile sıvanmış bir tavandan ibaretti. Kiroy Trak kabilesi maça kızına ibadet eder.

Gargamel, Trak gangsterleriyle birlikte uzam ve zamandan yoksun bir karanlık pıhtısına yöneldi. Bu pıhtının içinden geçen merdivenlerle aşağı indiler. Bir anda tanıdık bir his tüm vücudunu sardı. Kurguyu çağrıştıran bir his. Yumuşak-alan-uğultusu.

Geçtikleri koridorların duvarları maça kız kartlarıyla kaplanmıştı ve yumuşak-alanın her yanı tanıdık şekillere dönüşüyordu. Bir an kendini kurban edilirken gördü Gargamel. Sistemin alçaklığını kapatmak için insanlık kurbanlar seçiyordu. İnsanlar sistemin ta kendisiydi. İnsan olmadan sistemler kozmik bir iradeden ibaret çıplak hakikattir.

Bir an karanlıkta ilham dolu bir kıvılcımın cıvıldayışını duydu. VICTIM KODU. Organsız vücutlar, bembeyaz zemin ve kan. Sis bombaları, sessizlik ve kayıtsız tanrılar. Kusan melekler, çöplüğe dönüşen diyarlar ve de çöken medeniyet. Buharlaşıp uçan ekoloji ve sistemler. Kıyamet çöllerinde vücut bulan sistemler.

Maça kızlarla dolu bu karanlıkta iniltiler duydu Gargamel. Ardı arkası kesilmeyen iniltiler. Ölü şehirlerin çökerken yarattığı senfoni gibi, bataklıklara gömülen medeniyetin çıkardığı pes uğultu gibi, intihar eden kozmik bir mavi balinanın son şarkısı gibi ve de kızlarını iblise pazarlayan bir tanrının gülümsemesi gibi, o zavallı kızların çığlıkları gibi, insanlığın mutlak acizliği gibi.

Kendini deliriyormuş gibi hissetti. Sokaklarda geçirdiği yıllar boyunca Kiroy Trak bataklığının artık insanötesi bir kılıfa geçtiğini nasıl görememişti? Bir insan vücudunun kaldırabileceği acının haddi artık yoktu burada. Her türlü acı, her türlü işkence ve her türlü zevk birbirinden ayırt edilemez haldeydi. Kiroy Trak medeniyetinin habitatları. İşkence ekolojisi. Karanlık hücreler, çelik kapılarla kapanmış, suskun ve yalıtılmış. Sokaklardan akıp gelen fahişe damlaları bir kozmosa sarkıtılır gibi kordonlarla besleniyor. Gangsterler çağrıyı duyuyor. Dövmeli suratlarında aşağılık bir ifade. Gece yankılarla büyüyor ve genişleyip çöküyor.

Tüm bağlantıları geride bırakıp helezonlar halinde aşağı indiler. Nihayetinde sadece çıplak beton duvarları olan bir odaya girdiler. Tam ortada Hama oturuyordu. Kiroy Trakların şeflerinden biri. Bir hayli cüsseliydi. Traklar gibi mor kıyafetler giymiyordu. Bembeyaz bir cübbenin içindeydi.

“Hoş geldin,” dedi, “hoş geldin Gargamel! Sokak muhbirliğini bırakmışsın artık uydurma haberler yapan bir departmandaymışsın diye duydum. Güzel bir terfi. Tebrik ederim.”

Gargamel Hama’nın yüzüne bakınca uçsuz bucaksız bir çöplükte, kızıl bir geceye doğru yükselen intihar sirenlerinin patlayan seslerini gördü. O eşsiz senfoninin kıpkızıl çılgınlığı altında bir fahişe vardı. Dolunayın ışığına dokunmuş gibi deliren ve son kez kireç çakıp ölmeyi bekleyen bir fahişe. Son nefeslerini ampüte bir şeytanın altında verdi. Sirenler sustu ve kıpkızıl alevler küllere gömüldü. Her şey bir sızıya döndü ve orgazm sarsılarak fışkırdı. Volkanlar çığlık attı ve ampüte şeytan kendini bir fahişenin bedenine kustu. Şeytanın geride bıraktığı yarım yamalak cehennemi ceset Hama’ya kanlı banknotlar saydı. Sonra buhar olup uçtu. Şeytan kadının vücudunu satın almıştı ve yeniden doğuyordu. İntihar sirenleri yeniden çığlık attı. Travesti Şeytan bir isim seçti kendine. Anlamsız ama ürpertici. Dakoy.

“Onu boşuna arıyorsun,” diye güldü Hama, “o da bir kurban, tıpkı sen ve ben gibi, tıpkı şu kediler gibi… Kiroy Traklar ve Chololar, Kampon Çocukları ya da Denizadamları gibi. Tüm sokaklar gibi. O da kurban ve de bir kurban seçmek zorundaydı.”

“Böyle olmak zorunda mı?” diye sordu Gargamel, “niye herkes bir şeylerin kurbanı?”

“Varlık bir trajedidir,” dedi Hama ifadesiz bir surat ile. Gargamel arkasını dönünce hiçbir Trak göremedi. Hamayla tamamen başbaşalardı artık.

“Bu dünyanın yeniden krallara, imparatorlara ve asillere ihtiyacı var,” dedi gangster şefi, “Rogg’un bizi kandırdığını ve kullanmak istediğini söyleyeceksin. Biliyorum fakat Rogg sıradan bir pezevenk değil. O bu sokaklarda hazzın imparatorluğunu kurmaya çalıştı.”

“Ve?”

“Ve bir psikopat çıktı yoluna. Nordoc Miccelz denen bir paralı asker.”

“O kediyi tanıyorum.”

“Hatta ölüm haberini bile sen yaptın.”

“Evet.”

Hama çığlığa benzer garip bir kahkaha attı. “O haber Kule kadar sahte. Bunu tüm Kiroy Traklar biliyor. Panopticon ajanları da yakında nasıl bir şebekeye yardım ettiğini fark edecek. Sonun iyi gözükmüyor Gargamel… tekrar sokaklara dönebilirsin.”

“Ben sadece eski bir dostuma yardım ettim.”

“Saf ve naifsin. Nordoc senin dostun değil. Sen sokaklardayken hiçbir dost edinmedin, sadece düşmanların oldu ve bazı yabancılarla iş yaptın o kadar. Senin dostun yok Gargamel. Sen bir kurbansın.”

“Neyin kurbanı?”

“Kurgunun ve hakikatin. Geleceğin ve geçmişin. Zamanın ve hiçliğin. Kendinin ve yokluğun. İnsan Başlı Tanrı’nın. Oyun başlıyor Gargamel, sen de kendine bir kurban seçtin… onun kaderini tayin etme zamanı.”

***

Günler sonra. Yokkent metamorfoza uğramıştı.

Şehrin rıhtımları küresel ticaret akımından izole bir ortak istila alanına dönüşmüştü. Kırmızı beyaz karolar ve maça kızı dininin tatlı kıvrımları. Adım adım dünya hakimiyeti. Kanlı gözler ve kireçten vücutlar. Zorlu mücadele. Dünyanın dört bir tarafına açılıyor konteyner gemileri. On Yedi Deniz’e, Çöp Okyanusu’na, Balinaların İntihar Ettiği Kıyılar’a. Yokkent artık alışılageldik şehir görünümünü yitirmiş, etrafına Kiroy Trak kanserini pompalayan bir karadelik kalbine dönüşmüştü. Mutsuzluk Partisi şehirden çıkıp gitmişti. Villa Kiroylar tarafından yağmalanmıştı. Küçük karadelik objeleri. Karadelik cinselliği. Sonsuzluğa açılan orgazm.

O gün canlılığa düşman kesilmiş bir ısı dalgası tüm taşraya çöküp yarım ay şeklinde Yokkent’e doğru uzanmıştı. Şehir alışılageldik görünümünü yitirmiş, büzülmüş, karadeliğe doğru tırmanan çirkin bir sinyal olmuştu. Demirin üstünde büyüyen pas kurumuş, maya katılaşmış, deniz ise kayıtsız bir griliğe boyanmıştı.  Bir tren bu yıkımdan kurtulmuştu. Mermi gibi kayıtsız bir öfkeyle sıradaki durağına atılmıştı. Zamanın öteki yakası. “Benim adım artık Pas,” dedi Nordoc, “yeniden doğuyorum.”

Yarım saat boyunca sustular. Tek bir kelime bile etmeden şehrin şekil değiştirip önce endüstriyel bir topa, sonra uzayıp giden otoyol kıvrımlarına ve nihayetinde bir hiçliğe dönüşmesini seyrettiler. Isı dalgası kükreyen trenin kaplamalarına vurdu. Pas daha önce görmediği bir hakikati fark etmişçesine “Hama bizi kandırıyor olabilir mi?” diye sordu, “o yıllardır bir Kiroy Trak. Rogg’un mezbelelerinde süründü. Kireç hatta daha kötü uyuşturucular kullandı belki de?”

“Fakat artık o bir kurban. Kiroy Trak değil. O bir ‘mutsuz’. Hep öyleydi.”

“Rogg’un da bir ‘mutsuz’ olması gerekiyordu değil mi? O da bizim gibi çünkü.”

“Komplikasyonlar,” dedi Rozura, “konuştuğumuz dili anlayan bir Panopticon ajanı olabilir etrafta. Kimseye güvenmemek lazım. Kule senin ölmediğinden emin.”

Gargamel bir haftadır ortada yoktu. Panopticon ajanları onun öldüğünü ilan etti. Gerçeklik Bakanlığı’ndaki mevkisini bir bilgisayar doldurdu. Gargamel artık yaşıyorsa bile bunun bir önemi yoktu. Kiroy Traklar maça kızı dini için seferber olmuştu. Kırmızı beyaz gangster misyonerler sokak dinini ve kabilelerinin şanını dünaya yayıyordu. Poligon Androidi’ni arıyorlardı sarhoş gibi. Maça kız oydu. Siyah bir yıldız. Trajik bir gülümseme. Fakat Android’i Nordoc bile bulamamıştı.

Etiketler: , , ,


Yazar Hakkında

Rüya ve gerçeklik arasında sürüklenen bir göçebe. Uçsuz bucaksız doğum öncesi steplere ve de aklın ötesindeki uğultuya vurgun. Gizemli, eksantrik ve aykırı olana karşı varoluşunun başından beri bir çekim duyuyor. Bilincin nereye kadar sürdüğünü, nereye uzandığını ve pazartesi sabahları kavuştuğu o menhus şeklin kaynağını merak ediyor.