bilimkurgu kulubu

İnsan Başlı Tanrı

Tarih: 5 Eylül 2018 | Yazar: Tuğrul Sultanzade

0

İnsan Başlı Tanrı 14. Bölüm | Tuğrul Sultanzade (Roman)

Gargamel aydınlığı bekliyordu yapayalnız. Gece ise enfes bir karar anının arefesindeydi. Zaman bir karadelikteydi. Bu yanılsama aldatıyordu hakikati.

Fikirler, çağrışımlar ve hatıralar zamansızlığın bulanık yoksunluğu içinde bir bulantıya dönüşüyordu. Gargamel salondaki yırtık pırtık koltuğuna çökmüş bu bulantıyı dinliyordu. Karanlık yapay görünüyordu. Uykusuzluk her şeyi insana yapay gösterir. Uykusuzluk da yapaydır kimi zaman ve uykusuz geçen bir gece boyunca insan cinnete yaklaşıp, kuşkulu yankılarda yürür. Gargamel’in aklında takip ediliyor olduğu korkusu vardı. Aklının tüm bağlantıları ve de ruhundaki asalet bu korkuyla bambaşka bir entegrasyon yaşamıştı.

Yokkent’in yegane ideolojisi Panopticon’a dair bir mesaj vardı karanlığın her yanında çünkü. Gözler ve hiç tükenmeyek bilmeyen bir dehşet ifadesi…

Sentetik kadının silikon güzelliğini düşünürken kendini suçlu hissetti. Karanlığın öbür ucundaki dalgalı kıyılarda oturan Panopticon ajanları bu saydam düşünceleri görebiliyordu ve dahası, düşüncelerin ardında yatan uçsuz bucaksız özlemi, sevdayı ve ağır hasar görmüş ruhun hakikat steplerini. Fakat Gargamel Kule’deki ajanlar tarafından seyredildiği için değil, hatıralarının önünde sentetik bir kadını düşlediği için suçluyordu kendini. Kule’deki Panopticon fedaileri elbette bu duygu durumundan da haberdardı.

Gargamel uykusuzluğun ördüğü bir cinnete yaklaşırken, gece nihai bir kararla birlikte şekil değiştirdi. Kapıya bir yumruk iki kez vurdu sertçe. Gargamel işinin bittiğini düşünerek kalkıp kabullenişe doğru yürüdü. Kapıyı açtı ve yabancılık doldu salona. Dışarı ise kararan bir hayatın ufuneti hücum etti.

Gargamel karşısında Panopticon ajanlarını görmedi. Bir bilmeceyle karşılaştı adeta. Frankenstein canavarı bozuntusu bir tip…

Gözlerinin altı feci bir şekilde çökmüştü adamın. Yüzündeki deri incecik kalmış ve rengini yitirmişti. Elmacık kemikleri alaycı çıkıntılar gibiydi. Dudakları griydi. Üstünde kent gerillası tarzında gri bir kamuflaj ceket ve altında haki bir pantalon vardı. Elemanın yanında çıldırtıcı gotik bir parça duruyordu. Kadının gözlerindeki tutkulu ifade muazzam bir aromaya sahipti. Aroma biraz şehvet, biraz kuşku, biraz da merak kokuyordu. Deri bir etek giyiyordu ve çıplak kalmış bacakları uğrunda ölmeye değerdi. Kadının gözlerine bakınca Gargamel’in nefesi kesildi. İşte o an kozmik şebeke yıldızlara akan ışığı kesti ve Poligon Android’i gözlerini. Gargamel’in zihin sarayı ölümcül bir ışıltıyla doldu. Silikon-estetikten yayılan o tanrısal ışık bir müzik gibi tüm sinirlerine işledi Gargamel’in. Kelebekler elektriksel mesajlar gibi arzuları çığırarak uçtu.

“Dostum, beni hatırladın mı?” diye konuştu Frankenstein canavarı, “Nordoc Miccelz ben. Bu şehre aynı gemide gelmiştik. Beraber iş yaptık bir dönem. Hatırlıyorsun değil mi?”

Gargamel adamın suratına dikkatle bakınca sahiden de onu tanıyor olduğunu fark etti. Başını salladı. “Hatırladım,” dedi, “aramız açıldı sanıyordum Nordoc. Gelin içeri.”

Rozura ve Nordoc’un yüzü, salondaki yıkıntıya karşı herhangi bir ifade değişikliği göstermedi. Bu Gargamel’i rahatlatmaktan ziyade daha da kötü hissettirdi, “kusura bakmayın,” dedi, “evim çöplükten farksız. Uzun bir zamandır kendimi burada kaybetmek için uğraştım fakat sanırım bomboş bir tutkuyla tüketmişim günlerimi.”

“Sorun değil bu,” dedi Nordoc. Sesi son derece ifadesiz ve rahattı. Bu rahatlık iletişim sarmallarını bulandırdı. Gargamel, ancak onları içeri davet ettikten sonra bir şeylerin ters gidiyor olduğunu idrak etmeye başlamıştı. Bu durum onu daha da telaşlandırdı. Zihninde parlayan idrağın etkisiyle ıslak kayalara basıp daha da karanlık, daha da derin ve daha da endişeli çukurlara düştü. Neydi yani bu? Eski arkadaşlar buluşacaksa birbirilerinin evine sabaha karşı gelmemeliydiler. Bu işte bir iş vardı. Nordoc yine kaçıyordu birilerinden demek ki.

Üstelik yanındaki kız hiç yakışmıyordu ona. Hangi kadın Nordoc gibi bir erkekle birlikte olur ki? Belliydi. Şu Rozura denen parça bir fahişeydi. “Sizi hangi rüzgar attı buraya,” diye sordu gergin gözükmemeye çalışarak, “ve uyanık olduğumu nasıl tahmin ettin?”

“Biz gece insanıyız Gargamel,” diye güldü Nordoc, gözlerindeki şuh bakışlarda insanın ruhunu okuyan saydam bir projektör vardı adeta, “sana yalan söylemeyeceğim dostum, başım büyük belada. Bu şehirde güvenebileceğim tek insan sensin.”

“Elbette,” dedi Gargamel ve arkadaşıyla sözde sevgilisini içerideki bir odaya götürdü. Koridorun duvarları polaroid fotoğraflar ve keçeli kalemle kazınmış şiirlerle doluydu. “Bu adam bir sanatkar,” dedi Nordoc, Rozura kıkırdadı.

Sonra ev sahibi kapalı bir kapıyı açtı. Karanlıktan içeri bir küf kokusu boşaldı. Işıklar savrularak gelince tuhaf, son derece sıradan ve bu sıradanlığıyla ürkütücü olan bir manzara belirdi. Oda öylesine cansızdı ki bir maket-evin içindeki dekorlarla dizayn edilmişti sanki. Yine de her şey anlayışla karşılanabilecek düzeydeydi. Gargamel yalnız yaşayan bir adamdı. Geçmişi ‘karanlıktı’ ve Nordoc’un güvenebileceği tek kişiydi. Nordoc’un da başı beladaydı ve sevgilisiyle birlikte gecenin bir yarısı Gargamel’in evine sığınmıştı. Her şey anlaşılır ama yoğun bir tedirginlikle doluydu.

“Rogg denen bir pezevenk peşimde,” diye açıkladı Nordoc, “yerimi öğrendi. Evimi terketmek zorunda kaldım. Bir ‘göçebeye’ dönüşeceğim. Gerçeklik Bakanlığı’nda çalıştığını biliyorum. Senden kısa ve basit bir istekte bulunacağım dostum. Bu senin de işine yarayacak. Günü kurtaracak basit bir haberin olacak ve sadık bir dostun minnetini kazanacaksın. Senden başka gidecek kimsem yok.”

Kartları açık oynuyordu. Hatta fazlasıyla açık. Bu yüzden Gargamel gevşedi ve derin bir nefes alıp “korkacak bir şey yok” diye geçirdi içinden, “o hâlâ benim dostum.” Oysaki Nordoc’un hilesini fark edememişti.

“Söyle,” dedi ve Nordoc ‘kız arkadaşına’ tehlikeli bir bakış atıp,

“Bizi öldür,” diye güldü. Gargamel içinde büyüyen kasvetli bir tornadonun etkisiyle loş ve hastalıklı bir kahkaha attı.

“Sizi öldürdükten sonra ne yapacaksınız peki?”

“Yokkent’i terk edeceğiz. Rogg uğraşamayacağımız kadar güçlü.”

“Nereye gideceksiniz?”

“Belki kuzeye? Belki de Sahra’ya. Gizemli bir şeyin peşindeyim. Yokkent’te istediğimi bulamadım.”

“Sizi öldüreceğim. Fakat önce genetik malzemeye ihtiyacım var. Saç ya da tırnak. Farketmez. Herhangi bir şey işimi görür.”

Nordoc keçeleşmiş saçlarından bir tel kopardı, kız arkadaşı da kestane rengi saçlarından. “Bir saniye bekleyin,” dedi Gargamel örnekleri alıp. İçerideki bir odaya, elde ettiği malzemeyi muhafaza edecek bir kap bulmaya gitti. Bu sırada Nordoc gevşeyen diyaframıyla birlikte,

“Görüyorsun değil mi? Aziz Anarko’nun projesi için biçilmiş kaftan bu adam. Çok saf bir tip. Biraz oynarsam, onu da Proje’ye katabiliriz.”

“Yazık değil mi?” dedi Rozura adeta fısıldar gibi. Hiç de sarkastik değildi üstelik. Sahiden acı vardı sesinde, “zavallı her şeyini kaybetmiş yıkık bir insan. Onu niye böyle bir şeye dahil edip daha da acı çekmesine neden olalım?”

“Onun nasıl bir tehlike olduğunu görmedin mi? Bir kurgu yaratmış ve Poligon Androidi’ne yüklemiş bunu… o android herkesle muhattap olmaz. Gargamel özel bir insan; tanrısal bir deli, onu hedefsiz ve yalnız başına bırakırsak neye dönüşeceğini biliyor musun?”

Gargamel’in yürürken koridorda çıkardığı yankılar yükseldiği an Nordoc ve Rozura tüm iletişim alametlerini ortadan kaldırarak, gözlerini iki endişeli ve masum sevgili gibi kapıya dikip, Gargamel’in gelmesini beklemeye koyuldular.

Gargamel müşfik bir surat ifadesiyle, “bedenleri üç gün içinde hazırlayabilirim,” dedi.

“Bu çok iyi.”

“Yapabileceğimin en iyisi bu… fakat ben de senden basit bir şey isteyeceğim.”

“Elbette. Nedir o?”

“Bir bilgi,” diye gülümsedi. Gelip ikilinin tam karşısına oturdu. Nordoc, bir anda Gargamel’den korkuyor olduğunu hissetti. Gargamel bu hissin gizemli fakat biraz da can sıkıcı varlığını duyumsamıştı. Sesine biraz daha ketum, gölgeli bir ifade katarak, “Dakoy diye birini arıyorum,” dedi, “onu tanıyor musun?”

Aniden derin ve ızdıraba benzeyen bir sessizlik çöktü odaya. Sükunet her gölgeye ve her köşeye işledi. Tüm açılarda dalga dalga bir titreşim gibi kaskatı kesildi. Rozura’nın yüzündeki o şuh ifade dahi kayboldu. “Dakoy mu dedin? O adamla ne işin var?”

“Sadece söyle… o adamı tanıyor musun?”

“Onu tanımayan yok. Ruh Hırsızı Dakoy.”

“Peki nerede şimdi?”

“Yıllar önce terk etti Yokkent’i,” diye atıldı Rozura, “izini kaybettirdi. Bir kış günü. Karanlık sessizken ve de şehir suskunluğa gömülmüşken. Tatlı ışıkların bir senfoniye dönüştüğü saatlerdi. Güzel bir kadını öldürdü. Sonra da gitti. En son kuzeydeymiş diye duydum; Noktürn Şehri’nde.”

“O adamı neden arıyorsun ki dostum?” diye bastırdı Nordoc, endişeli gözükmeye çalışıyordu. Gargamel ise sanki ona kurulan tezgahlardan haberdarmışçasına, asil fakat hakikati kabullenmiş bir ses tonuyla, “işlediği bir günahtan dolayı,” dedi, “bazı günahlar bazı kalpleri çok acıtır. Benim kalbimde bir mumyanın gözleri var artık ve her gün acı içinde ağlıyorlar. Dakoy o kadını neden öldürdü?”

“Kimse bilmiyor… daha doğrusu herkes unuttu. O kadını, kadının kim olduğunu ve de Dakoy’u. Gerçeklik Bakanlığı her şeyi sildi.”

“Peki siz nasıl hatırlıyorsunuz?”

“Bizler gece insanıyız Gargamel… gece her şeyi hatırlar.”

Etiketler: , , ,


Yazar Hakkında

Rüya ve gerçeklik arasında sürüklenen bir göçebe. Uçsuz bucaksız doğum öncesi steplere ve de aklın ötesindeki uğultuya vurgun. Gizemli, eksantrik ve aykırı olana karşı varoluşunun başından beri bir çekim duyuyor. Bilincin nereye kadar sürdüğünü, nereye uzandığını ve pazartesi sabahları kavuştuğu o menhus şeklin kaynağını merak ediyor.