bilimkurgu kulubu

İnsan Başlı Tanrı insan basli tanri11

Tarih: 27 Haziran 2018 | Yazar: Tuğrul Sultanzade

0

İnsan Başlı Tanrı 11. Bölüm | Tuğrul Sultanzade (Roman)

Deleuze sıvısı damarlarıma tutunup, ikrah ve istihza ile çığlık atıyordu. Oraya sonsuza kadar yapışıp kalmak ve kanımı zehirlemek istiyordu adeta. Kendimi çok hasta hissediyordum. Sıvıya karşı acizdim. Onu damarlarıma neden zerk etmiştim? Androidi neden dinlemiştim? Her şey neden bu kadar soğuk, garip ve de anlamsızdı.

Saatlerce deri bir koltuğa uzandım. Gözlerimi kırpamıyordum bile. Melek yüzlü bir travesti yirmi beş dakikada bir koluma iğneyle bir şeyler enjekte edip gidiyordu. Karanlıkta yapayalnızdım. Karanlıkla bir bütündüm. Gözlerim açıktı oysa ki uyuyordum.

Deleuze sıvısı nihayet damar çeperlerimden süprülüp tekrar akışa mecbur edilince enzimler kalıtsal hatıralara kenetlenip onları birer birer parçalamaya başladı. Bir yanda eski püskü bir karavanda Xu harabelerini geziyor, öte yanda devasa kitin zırhları içinde vızıldayan korkunç petek aparatlı sineklere ateş ediyordum. Bir yanda kadim bir sunakta yıldızların tutulmasını seyrediyor, öbür yanda hindiler kurban ediyordum gökyüzündeki yüce parazitik tanrıya. Sonra güneş bir öfkeyle doluyordu. Kozmik böcekler soğuğu, kederi ve korkuyu  getirip gidiyordu. Tapınım başlıyordu. Çemberler, kurbanlar ve bunlar kâr etmeyince insanlar ölüyordu.

Sonra zaman karanlıkta akmaya devam etti. Gözlerimi yeniden açınca siyah beyaz televizyonda Faşist bombardımancılarının yarattığı dehşeti seyrediyor, diğer yanda karartma altındaki bir şehrin siren senfonisi altında intihar ediyordum. Bir denklem çıkarıyordum. Bu denklem ile kendimi yeniden yaratıyordum. Sonra sayılar harflere dönüşüyordu, melek yüzlü bir kız  bana “çok kötü şeyler olacak,” diye fısıldıyordu.

Haykıkarak sıçradım. Uyanmıştım. Zihnimin kasvetli koylarında uğultular yankılanıyordu. Mağara gibi bir art deco odadaydım. Üç tane gaz maskeli satir beni seyrediyordu. Aynalar, puf koltuklar ve tavandan sallanan biyolüminesant sarmaşık lambaları can sıkıcı bir dekor yaratıyordu.

Ayağa kalkıp etrafta bir tur attım. Satirler kıpırdamadan beni seyretti. Ben de onlara bakışlarımla karşılık verdim. İki tanesi kadın kıyafeti giyiyordu. Bunlar matematikçinin yanında getirdiği kızlar mıydı yoksa? Onları bir süre süzdüm, upuzun, acı verici ve bulantılı bir süreydi bu. Onların imajındaki bir ağırlık kabuslarımı hatırlattı bana. Gözlerimi alamıyordum. Saniyeler öylece akıp gitti. Kendimi sonsuza kadar orada kilitli kalacakmış gibi hissettim. Bağırarak merdivenlere koştum. Merdivenleri yukarı çıktıkça biyolüminesant lambalar büyümeye başladı. Salon küçülerek yok oldu. Kendimi uçsuz bucaksız bir karanlıkta merdivenleri koşarken buldum çok geçmeden, lambalar salonla birlikte unutulmuş bir hatıraya karışıp gitti.

Sonra Mutsuzluk Partisi’nin devasa bir propaganda afişinin önünden geçip kendimi gösterişli harabelerde buldum. Aydınlık gözlerimi kamaştırdı. Afalladım. Denize doğru kükreyen uçsuz bucaksız bir uçurumdaydım. Etrafımda çemberler çizen ve dans ediyor gibi görünen kolonlar acı içinde yükseliyordu. İskeletler sanki bir piknikteymişçesine mutlu mutlu şıkırdıyor ve tozdan yapılmış yemekler yiyordu. Onların o kupkuru dehşet verici manzaraları ruhumda herhangi bir tesir uyandırmadı. İstesem de korkmadım. Beynim bunca tuhaflıktan sonra artık şemaları kırmıştı. Artık özgürleşiyordum. Deleuze sıvısı işe yaramıştı. Artık iskeletlerin yürümesini, çığlık atan güneşi, tanrının şizotipal vahyini ve ışığın tadını garip bulmuyordum.

Şarkılar söyleyerek geçip giden kelebekler, alüminyum kertenekleler ve çekirge korolarıyla dolu minik pastoral ütopyalara basa basa yürüdüm. Victim botlarım her birinin dünyasını kararttı. Ben geçip gittikten sonra bile onların o mikro diyarları uzun bir sessizliğe gömülecekti. Hepsinden özür diledim. Küfrettiler.

Moloz yığınları gördüm. Akşamın yalımları hüzünlü hüzünlü okşuyordu onları. Yitip gitmiş günlerin kaidelerini, ateş, zaman ve entropi yalayıp öylece bırakmıştı yalnızlığa. Her şey darmadağın, her şey acı içindeydi. Heykelleri, çember tapınakları, akordeyon yapılarını ve bomboş havuzları seyrettim aptalca bir mutlulukla.

Sonra enfes çakıltaşlarıyla döşenmiş tanrısal bir patikadan yukarı yürümeye başladım. Satirler şarap içiyor, Apollon’a küfrediyordu. Dionisos bulutların arasındaydı. Günbatımında Hermes koşturuyordu.

Yukarı çıktıkça satirlerin şarkıları kesildi. Terkedilmiş işaret kulelerinde akordeyon düzenekleri bozuk bir melodiyle şarkılar söylüyordu hâlâ. Nihayet bir mansiyonun kalıntılarına ulaşınca matematikçi arkadaşımı buldum. Siyah bir tuxedo giyordu ve hâlâ hesaplama yapıyordu.

“Geç kaldın,” dedi, “burada herkes hep geç kalır.”

“Uzun yıllardır bir hikikomori mağarasında yaşadığımı biliyorsun.”

“O da ne yahu? Ne acayip terimler kullanıyorsun sen. Hangi dilde konuştuğun belli değil. Hikikomori mağarası da ne?”

“Yıllardır yapayalnızım.”

“Abartma. Senden daha kötüleri de var. Belki de en sosyal Victim sensin.”

“Sanmıyorum. Demek istediğim; sadece tüm bu şeyler fazla garip. Baksana gromofon kafalı bir leylak sırtında yıldızlarla uçuyor mesela. Ya da alüminyum kanatlı siborg melekler Dionisos şarabıyla kafayı buluyor gökyüzünde. Bu nasıl bir diyar böyle. Burada hangi sihir işliyor?”

“Burası Mutsuzluk Partisi’nin kuantum sahası.”

“O da ne be?”

“Şu anda içinde yaşıyor olduğun bu dünya bir atomdan bile daha küçük. O kadar küçük ki burada artık ne fizik kuralları işler, ne de kuantum mekaniği. Çünkü burası hiçlik. Sahiden hiçlik. Burada Mutsuzluk Partisi’nin ideolojisi çalışır ancak.”

“Bu nasıl olur?”

“Oldu. Olmak zorundaydı. Bizler kuantumu deldik. Kuantumun altındaki hiçliğe indik. Burada neler bulmadık ki? Kadim uzaylıların yalanları, yıldızların formülleri, paralel evren kaleydeskopları, ağza alınmayacak korkunçluklar, tanınmayacak derecede karmaşık şeyler, olup da oluş durumuna geçemeyen zavallı cisimler ve unutulmuş tanrılar.

Revizyonistler, İlerlemeciler, İnsanötesiler, Faşistler, Son Damgacılar hatta şu ufak tefek adalarda ve şehirlerde ütopyalar kurmaya çalışan Plazma bile uzaya açılmak, uzayı fethetmek ve bomboş asteroidlerde enerji harcamak için birbiriyle yarışıyor. Biz ise onların mezbelelerine şubeler açıyoruz. Onları sadece mızmız bir örgüt, insanlarını zehirlemeye çalışan bir müptezeller şebekesi olduğumuza inandırmaya çalışıyoruz. İnsanlara tuhaf moda anlayışları empoze ediyoruz. Bireyler ve trajediler yaratıyoruz. Trajediler bireyleri öğütüp kitleye çeviriyor. Birey asla hayatta kalamıyor. Bir kitle olmak zorunda. Birey de başlı başına bir kitledir değil mi?

Kitleler şimdi uzaya gitmek için can atıyor. Bizim aptalca sentetik mezarlıklarımızı giyen Victimler bile yıldızları düşlüyor. O iğrenç, sefil ve sonsuzluğa yanıp tutuşacak alevli hidrojen çemberlerini düşlüyorlar! Rüyalarında o korkunç ve çirkin mavi alevlerde yanarak öldüklerini görüp boşalıyorlar. Yanmak istiyorlar. Öbürleri her ejekülasyonla birlikte masmavi bir kanda yüzlerce yıldız sıçratıyor hiçliğe. Yıldızları kanalizasyonda eritiyorlar. İnsanlık sefaletini yıldızlarda yaşamak istiyor. İnsan ne görkemli bir aptal!

Uzaya kaptığı biletlerle Titan ya da Mars plajlarındaki muhteşem gecekondularda kozmik-kayıtsızlık-ilaçları ile beyinlerini yitiren kitlelere ne kadar da gülüyorum. Bu gezegenden çıktıklarında bir tanrı olduklarını sanıyorlar. Oysa bir başka gezegene inince sefaleti anlıyorlar. Çünkü tanrılar insanlığın hassas ve yumuşak sinirlerine mahkum, bu duyarlılık yerini kozmosun ıssız hiçliğiyle değiştirince tanrılar bile çıldırır.

O çirkin karanlığı fethetmek için gezegenin tüm hayat enerjisini sömürüp itiş gücüne dönüştüren adileri bizleri bu harabeyi yeniden yaşanılır kılmamız için geride bıraktı. İyi bir iş yaptıklarını sanıyorlar. Akıllı olduklarını sanıyorlar. Hele şu İnsanötesiler? Ah ne komikler! ‘Şimdi insandan öte, yarınsa bir tanrı’ diyorlar kendilerine. Ya Faşistler! Ahahaha! Esas komedi onlarda. ‘Galaksiler fethedilmeyi bekleyen hazinelerdir!’. Ne gülünç şiarlar bunlar böyle. Oysaki uzayın kimseye merhameti yok. Yüz yıl içinde onları uzaya fırlatan yakıt tükenecek. Hepsi sistemin farklı farklı noktalarında hayatta kalmak için saçma bir mücadeleye girişecek. Biz ne yapacağız biliyor musun? Onların acizlik dolu trajedilerini seyredip güleceğiz sadece. Onlara ‘bilgiyi’ vermeyeceğiz. ‘Bilgi’ olmadan hiçbir şey yapamazsın. Adım bile atamazsın o kör karanlıkta. Biz ‘bilgi’yi bulduk sayılır. ‘Bilgi’ uzayın karanlığında değil, onun da ötesindeki şu yapayalnız boşlukta. Biz burayı fethediyoruz… biz her şeyin yapıtaşını fethediyoruz!”

“Tüm bunlarla bir ilgim yok benim. Moskito’ya  dönmek istiyorum sadece. Hiçbiri umrumda değil. Tüm bu anlattığın şeyler ve dahası. Hikikomori mağaramda acı çekmek istiyorum. Başka da bir şey değil.”

“Fakat dışarı çıkmaya mecbursun. Moskito’ya belki de bir daha dönemeyeceksin. Dönsen bile aynı kişi olmayacaksın sen. Çünkü buraya gelerek hakikatin kodlarından tamamen silindin.”

“Bu imkansız! Varolan bir şey hep varolur… illa ki varolur! O hiçbir şekilde silinmez sadece dönüşür.”

“Anlamıyorsun hâlâ… hâlâ şoktasın. Zavallı dostum. Fakat burası artık hakikatin bambaşka bir yüzü. Burada her şey bir simya sayesinde işler ve o simya İdeolojidir! Mutsuzluk İdeolojisi! Bunun tarihini görmek ve uçsuz bucaksız hiçlikte ihtiva ettiğin önemi anlamak ister misin? Ancak bu şekilde tüm bunları kavrayabilirsin. Ancak bu şekilde hepsi sana bir anlam ifade eder.”

“Nasıl?”

“Bir ritüel sayesinde.”

***

Gargamel ve Matematikçi yumuşak-alan-değiştirme formülleri içerisinde çözünüp hiçliğe açıldı. Trajik bir ürperti varlığın sathını yaktı. Rahim boşluğunda seyahat eden meni kütlelerindeki spermlere dönüştüler. Güneş batıyordu hiçlikte. Yüzlerce güneş seda ediyor, hepsi birbirinin peşi sıra kayboluyordu.

İdeoloji yankılanıyordu her yanda ve Gargamel Matematikçi’yi yitiriyordu. Ürperti her şeyi yakıyordu artık yapayalnızdı. Matematik dahi yoktu. Sayılar, anlamlar ve herhangi bir şey.

Anlaşılmaz bir köşede dev bir yıldız görüyordu. Fakat bu yıldızın yakıtı ne hidrojen ne de başka bir şeydi. Bu yıldızın yakıtı insandı! Trilyonlarca insan birbiri üstüne binmiş, birbirine tutunmuş, kas gruplarını meydana getiren proteinler gibi kenetlenmişti birbirine. Bu hiçliğin dalgalanmalarında seda eden en ufak bir hissiyat dahi onları esnetiyor ve gevşetiyordu.

Sonra Gargamel korkunç gerçeği gördü. Yıldızı meydana getiren insanların yüzlerine baktı. Hepsi Gargamel’di. Hepsi kendisiydi! Yıldız Gargamel’i gördüğü an çığlık atmaya başladı. Trilyonlarca Gargamel’in kalbinden yükselen bir ürperti ve böylece yıldız kızıl dev safhasına ulaşmak için genleşmeye başladı.

Gargamel öldü.

Etiketler: , , ,


Yazar Hakkında

Rüya ve gerçeklik arasında sürüklenen bir göçebe. Uçsuz bucaksız doğum öncesi steplere ve de aklın ötesindeki uğultuya vurgun. Gizemli, eksantrik ve aykırı olana karşı varoluşunun başından beri bir çekim duyuyor. Bilincin nereye kadar sürdüğünü, nereye uzandığını ve pazartesi sabahları kavuştuğu o menhus şeklin kaynağını merak ediyor.