bilimkurgu kulubu

İnsan Başlı Tanrı

Tarih: 10 Ekim 2018 | Yazar: Tuğrul Sultanzade

0

İnsan Başlı Tanrı Son Bölüm | Tuğrul Sultanzade (Roman)

Hama uyandığı zaman yüz yıllık bir rüyanın sona erdiğini anlamıştı. O uyurken insanlar basit yaşayıp hızlı yükselmiş, en nihayetinde kasklara alüde birer cansız mankene dönüşmüşlerdi. Geride kalanlar Victimlerdi, lunatiklerdi… trajiklerdi. Hama uyurken desteler dağılmıştı dünyaya ve insanlık Maça Kız’ı çekmişti. Uzaydaydılar artık. Ceres’i bir okyanusa çevirmişlerdi. Mars’ta kaçak hükümetler Dünya’ya karşı savaş hazırlığındaydı. Oort Bulutsusu’nda gizemli bir tabaka keşfedilmişti. İnsanlar Güneş Sistemi’nin uçurumlarına kadar gitmiş, heliosferin güçlü rüzgarlarını artlarına alarak son kez bakmışlardı karanlığa. Önlerine serilen o hiçlikte gezen yaşamın hatıralarını görememişlerdi.

Hama, zamandan kopuk bir oluktan boşalıp bembeyaz ışığın doldurduğu boş bir odaya döküldü. Her şey olup bitmiş, her şey yeniden olmak ve tekrar bitmek için çırpınır bir haldeydi. Beyaz ışık migren gibi sızlıyordu. Bir vücuda dönüşüp karşısında durdu holografik bir sancı halinde. “Minimalizm Tapınağı. Zamanın keyfini çıkar. Varlık korkusunu yitirmek için seçeneklerin çok. Öforya? Kask? Vahşet?”

Hama ilişkili sayısız evrenin en nihayetinde birbiriyle iletişim kurmaya başladığını anlamıştı. Fakat ruhunu korkunç bir acı doldurdu bu idrak ile birlikte. Tüm varlığı Mutsuzluk Partisi’ne bağlı atomik evrenlerde mi cereyan ediyordu? Tüm bu evrenlerin üzerinde yükselen çok daha haşmetli, korkunç bir evren daha vardı… peki ya oradaki varlığı?

“Bu gerçeklik hangisi?” diye sordu acı içinde, “ben neyi yaşıyorum? Kuantum bir rüya mı, yoksa hakikatin kendisini mi?”

Işık-vücut dağılarak bir ekrana dönüştü. Sayısız ışın pıhtısı bir araya gelip o acı verici deryayı yarattı. Kudretli dev balinalar galaksiler halinde yüzüp son çığlıklarını attılar ve hiçliğe doğru buharlaşıp uçtular. Albatrolar bulutsular halinde dans etti. Balıklar yapayalnız haydut gezegenler gibi birbirine karışıp yok oldular. Yıldızlar yakamozlara dönüştü. Dalgalar gidip geldi. Karanlık büyüdü. Kainat sürekli açılan, dökülen, genişleyen ve hiçliği yiyen bir sarmaşık deniziydi. Büyüdükçe tükeniyordu. Tükendikçe yeniden varoluyordu. Kainatta korkunç bir ozmos yaşanıyordu her an ve bu akıntı, algılar ötesi dalgalanma sonucunda hayatı ezip geçiyordu. Kozmik okyanus her çırpıntısında milyonlarca medeniyeti deniz kabuğuna çeviriyordu. O hilkatın kandili her titrediğinde suskunluğa dönüşen trilyonlarca dua yanık bir rüyaya karışıyordu.

Hama bu tiyatroyu seyrettikten sonra artık varlığı terk etmeye karar verdi. Çünkü varlık tüm çabalara rağmen ezilir, bozulur ve nihayetinde tükenir. Üstelik öyle bir tükenir ki yine bir yolunu bulup yeniden var olacak bir biçim kazanır. Bir rüya gibi kendini tekrar eder hiç durmadan ve her defasında göstergeler bambaşkadır. Hama artık bir karadeliğin o huzurlu tekilliğini özlemeye başlamıştı. Işık-vücut bu özlemin seyriyle birlikte şekil değiştirip kapkara bir kütleye dönüştü. Kozmik denizler vakumlanıyormuçasına kocaman tripofobik kütlelerin içine çekiliyor, kütleler şişiyor, ısınıyor ve de parçalanmak üzere birbirine karışıyordu. En nihayetinde hepsi buharlaşıyor ve geride sayısız hesapsız varlık molekülleri bırakıyorlardı. “Zamanın tadını çıkar,” dedi vücut, “henüz akıyorken.”

Hama tapınağın içerisinde yürümeye başladı. Neden sonra anladı ki burası artık malum bir döngünün başladığı noktaydı. “Öfoya,” diye mırıldandı kendi kendine. Fakat ışık-vücut cevap vermedi. Bu yüzden Moskito’daki şerefsiz elemanı aramaya kalkıştı fakat çağrı yanıtsız kaldı. Yukarıya çıktı. Pas ve Rozura orada olmalıydı. Nitekim oradaydılar zaten. Bir kanepede öylece oturuyorlardı. İkisine de seslendi. Fakat cansız mankendi bunlar. Pas ve Rozura’ya benzeyen cansız mankenler…

Salona indi korku içinde. Pencereler açıktı. Moskito banliyösünün bataklıklar ve de maki koruluklarıyla dolu manzarası geceyle flört ediyordu. Kurbağalar ve flamingolar bir caz senfonisine başlamıştı. Moskito’daki şerefsizi tekrardan aramaya karar verdi. Fakat yine cevap yoktu. Duvarda asılı bıraktığı cansız mankenin iştah açıcı acısını seyretti.

Sonra bir koltuğa çöküp zihninde paramparça olmaya başlayan hakikat algısının o soğuk ürpertisiyle birlikte hiçliğe doğru süzülmeyi bekledi. Varolmanın dayanılmaz ağırlığıydı bu. Gökyüzünde parıl parıl yanan milyonlarca yıldızın bir anda süprülüp, yerlerine yenilerinin geçtiğini bilmek ve de bir karadeliğin o anlaşılmaz kasveti içerisinde yıkanıp hesabı olmayan bir zamanı tek bir anda yaşamak… Hama kendinden geçen bir tanrı gibi hissediyordu kendini.

Şizofren Pelikan şarkı söylemeye başlamıştı dışarıda. Sayısız hesapsız çoklu evrenlerden gelen veriyi müziğe dönüştürmüştü. Çağrılar yolluyordu hayatsızlara. Zamanın tekilliğini kucaklamaları için. Hama onun şarkısına kaptırdı ruhunu ve tapınaktan çıktı. Dışarıda bir Beaty bekliyordu onu. Hemen yan tarafta çirkin bir gölge şeker emiyordu. “Defol buradan,” dedi, “git çabuk.”

Hama Beaty’ye binip Moskito’ya doğru yola çıktı. Şizofren Pelikan hiç durmadan sürdürüyordu şarkısını. Araba kontrolünü Hama’nın ellerinden alıp müziğe vermişti ve en nihayetinde Lunatik Çemberi’ne kadar gelmişti. Sonra hatlarını çözüp Hama’yı serbest bırakmıştı sokakta. Her yan öforya kokuyordu. Işıklar, pembe flöresanlar ve hiçlikten sarkan kasklar. Hikokomori korkuları… şarkının sonu. Sahilden yükselen bir haykırış.

Hama plaja doğru koştu. Korku yoktu. Sadece merak ve de kaderin alalade buyruğu. Kumlu sahil karanlıkta bir fısıltı gibi uzanıyordu. Denizde bir silüet öylece dikilmiş acı dolu haykırışlarla geceye dokunuyordu. Kucağında bir vücut daha…

Hama tereddüt bile etmeden denize girdi. O’na doğru yaklaştı. Gökyüzünde bir medyum lambası parladı. Şizofren Pelikan kahkaha attı. Sonra dolunay biçim değiştirerek satir suratlı bir kadına dönüştü. “Kalipses Hanna, Morte Amona… sakın ağlama yoksa ben ölürüm.”

Gargamel’di o katatonik haykırış makinesi, kucağında ölü sevgilisinin cesediyle öylece duruyordu. Ölü denizciler, organsız vücutlar ve hiçliğin enjekte ettiği tüm sancılar geceyi dalga dalga kırarken, “korkma,” dedi Hama.

***

Tekrar Poligon’daydım. Birkaç blok ötedeki caddeden bir yumuşak-sürüş-aracı kalkıyordu. Kuantum hiçliğine inşa edilmiş o meyus Çiftlik’e doğru ilerliyordu. Hama, Pas ve diğerleri… hepsini yine hakikatin bilinmez bir uçurumuna yolcu etmiştim. Hiç olmayan bir oluktan tekrar akıp kendimi çöküntüye dönüşen bu şehirde bulmuştum. Tekrar Poligon’daydım… Diskaruma’ya giden kapılar hâlâ kayıptı, Faşistler’in kayıtsızlık silahı ile vurduğu şehir kuantum hiçliğine mühürlenmişti. Satir suratlı kadınlar sokaklardaydı. Kardeşim neredeydi? Ya Matematikçi?

O gece bir şeyleri anlayıverdim artık. Diğer evrenlerdeki iletişim şarkılar aracılığıyla zihnime nüfuz etmişti. Artık biliyordum ki ışığın ve toplamın yarattığı bu hakikat parçalandığı zaman, en ufak parçasının dahi içini eştiğimiz zaman orada bambaşka, hakikatin hiçbir zaman dokunamayacağı diyarlar yatıyordur. Akıldan, zamandan ve hesaplardan tamamen uzak… deneyselliğin yanıldığı, sezgilerin ise bir ürpertiye dönüştüğü kuantum yayları… “İşte insan, başında tüm bu evrenleri taşıyan bir tanrıdır,” dedim kendi kendime. Nörolojik bir kırılma halinde üzerimize çöküyordu gece.

“Bu sefer?” diye sordum, “bu sefer nasıl kaybolacağım.”

Alüminyum kalpli sentetik melek nazikçe güldü. “Zaten kayıpsın,” dedi bana, “tıpkı benim gibi. Ben binlerce şehirde atan bir kalbi taşıyorum… Cadaamp’ı çok uzaklara uğurladım. Ona hiç sarılamadan. O kim biliyor musun? Pas’tı. Benden habersiz o şimdi, zaman hatıralarına ihanet etmiş… Pas artık kendini hatırlamıyor. Uyandığı karadeliği hatırlamıyor… oysaki ben milyonlarca evrenden de önce onunla yattığımız alevden yatakları hatırlıyorum. Bu yüzden buraya mahkumum.”

“Neden böyle… şarkılar neden hiç susmuyor, neden sürekli kaybolmak zorunda insan?”

“Kainat başladığı andan beri parçalarını yitiriyor, yitirdiği parçaları yeniden yaratmak için hiçlikten borçlar alıp duruyor. Bu işlemleri yürüten bir güç var. Yıldızların yakıtını sömüren bir güç var. Bir iblis… beni Pas’a unutturan ve acılarımızın tümünü milyonlarca hakikate düşüren bir iblis… varoluştan önce de vardı ve hiçlikte var olmaya devam edecek. Dakoy. Hiçlik ve varlık arasında yürüttüğü ticaretin sürmesi için her şeyi birer birer kaybediyor ve kaybetmek için de yeni evrenlerin oluşmasını sağlıyor. Fakat bazı hatalar evrenlerin düğümlenmesine yol açar.”

Kadınla daha fazla konuşmak istedim. Tonlarca soru sormak istedim. Ben de mi o korkunç karadeliklerden birinde uyanmıştım? Ben de mi karadeliklerde uyanmıştım? Ticareti tanzimleyen şey neydi? Dakoy şimdi neredeydi? Sevgilimi nerede bulabileceğimi, ölü denizcilerin nerede olduğunu, Pelikan’ın şarkısını ve Moskito’da kopan savaşı sormak istiyordum ona… ve varlığa neden mahkum olduğumu. Fakat “evine dön,” diyor bana sanki tüm düşüncelerimi okumuşçasına, “burada hiçbir cevap yok.”

Sırtımı bir hışımla döndüm ve cevap vermeden merdivenlere yöneldim. Gökyüzünde ışıldayan her yıldızın belki de başka bir evren olabileceği ihtimali üzerine yoğunlaştım… fakat yumuşak alan boşluğundan çıkmış olmam lazım. Yaşadığım an hakikatin ta kendisi olmalı. Şehrin karanlık sarmallarına kendimi bırakınca sahinden de burada hiçbir cevap olmadığını anladım. Sabaha karşı, ortalık canlılığın acı verici yankısıyla dolarken Moskito’ya giden bir otobüse bindim. Birden bire yine o tanıdık müziği, Pelikan’ın şarkısını duydum tepelerin ardından.

Etiketler: , ,


Yazar Hakkında

Rüya ve gerçeklik arasında sürüklenen bir göçebe. Uçsuz bucaksız doğum öncesi steplere ve de aklın ötesindeki uğultuya vurgun. Gizemli, eksantrik ve aykırı olana karşı varoluşunun başından beri bir çekim duyuyor. Bilincin nereye kadar sürdüğünü, nereye uzandığını ve pazartesi sabahları kavuştuğu o menhus şeklin kaynağını merak ediyor.