bilimkurgu kulubu

Çemberkıran cemberkiran5

Tarih: 17 Ocak 2018 | Yazar: Özlem Kurdoğlu

0

Çemberkıran 5. Bölüm | Özlem Kurdoğlu (Roman)

“‘İsyan polisi’ diye bir kavram var ülkede ve dünyada,” dedi kürsüdeki konuşmacı. “Bu insanlar böylesi kendilerini baltalayacak bir işe niye giriyor? Çünkü bir sıkışma var. Toplumlardaki bireyler birbirinin elinden parasının alınmasına alet ve aracı olmaktaki sakıncayı fark edemiyor. Sonuç: ‘Al zengin elit, paramızı bizim yerimize sen harca…’ Hepimiz birbirimizden alıp, kendini elit ilan etmişlere kaptırmaktan başka yaşam tarzı olamayacağı sanısına girmişiz. Bizim için geriye ekonomi filan kalmıyor. Bizi birbirimize karşı görevlendirebiliyorlar… Zararın bir yerinden dönmeye başlasak mı acaba artık..?”

Doğru aslında, diye düşündü Asu. Davet edildiği bir üniversite kampüsünde, bir arkadaşı tarafından bir seminere katılmaya sürüklenmişti.

“Ne alakası var arkadaşım,” diye seslendi seyirciler arasından birisi. Söze böyle girip ardından birkaç laf daha sarfetti, ama Asu dikkatini uzaklaştırmayı yeğledi. Çünkü adamın tonu ve tavrı ona toplantıları bozmak için özellikle gönderilmiş trolleri hatırlatmıştı. Seminer seyircilerinin arasında her türlü görüş sahibi vardı. Kimisi trolle benzer fikirde gibiydi, başlarını sallayıp aralarında birşeyler mırıldanıyorlardı. Ancak çoğu konuşmacıyla aynı fikirde gibi görünüyordu ve bu Asu’yu rahatlatmıştı. Zira gerçekleri bulup dile getirmeye çalışanların, onları duymak istemeyen kör kalabalıklar tarafından baskılanıp susturulmasını görmekten ruhu yorulmuştu artık.

“Toplum olarak top bizde,” diyerek sözlerini toparladı konuşmacı. “Öncelikle ‘izin’ konusunun önemini ve derinliğini fark edip, hayatta verdiğimiz izinlerin aslında bize nasıl geri döndüğünü iyi takip etmemiz gerekiyor. O verdiğimiz izinleri geri çekmemiz gereken konuları tespit edip temizlememiz lazım. Birbirimizin soyulmasına aracı olarak görev yapmayı kesmemiz gerekiyor. Bu amaca hizmet eden mesleklere hayatımızı sunmayı da bırakmamız lazım. İnsanlar arasındaki ilişkileri, üçüncü kişilere orantısız haraç kaptırmayacak şekilde birbirimizi kollayarak düzenlememiz gerekli.”

Açık destekli alkış başlamıştı şimdi. Trol ve onun frekansındakiler halen homur homur oturuyordu, ancak hiç değilse şimdilik etkileri kalmamıştı.

Asu seminer salonundan biraz erken çıkmayı yeğledi. Kalabalık ile birlikte hareket etme konusundaki isteksizliği hergün biraz daha artıyordu. İnsanların hep birlikte salonu boşaltma hızının arasına sıkışacak kadar beklememek de her nedense buna dahildi. Çay içmek için kampüsteki kantinlerden birine doğru yürümeye başladı. Seminerde dinlediği konu, her zamanki sıkıntısını yeniden ayaklandırmıştı: Kontrolün dozunu kaçıranlar ile, kaygının dozunu kaçırıp ancak öylelerine itaatle rahatlayanların oluşturduğu güç birliğinin, hayatı uzun vadede imkansız hale getirdiği verisi.

Dur biraz yahu, dedi genç kadın yine kendi kendine, kimse senin peşine düşüp hedef almıyor. Son zamanlarda bunu kendine daha sık hatırlatmak zorunda kalmaya başlamıştı.

Gezegenin her tarafındaki haber kaynakları, şirket zihniyetine gittikçe daha fazla kaptırılan devlet aygıtlarının nasıl ardı ardına yıkıcı adımlar attıklarına dair haberlerle kıvıl kıvıl kaynıyordu. Hayatın her alanına yayılmışlardı ve tüm bunları sırf kontrolü elde sıkı tutma adına yapıyorlardı. Asu epey bir süre bu haberleri takip etmiş, şirket zihniyetinin bir bedeni kaplamakta olan kanser gibi davranmasını pek aptalca bulup şaşkınlık yaşamış ve tutumun ardında ne tür mantık yattığını anlamaya çalışmıştı. Ne de olsa kanser dediğin eğer başıboş bırakılırsa eninde sonunda konağını öldüren, kendisi de onunla birlikte ölüp giden birşeydi, öyle değil mi?

Hatta bir ara neredeyse “komplo teorisyeni” lafına karşı savaş açası gelmişti. Durumlara biraz olsun uyanmış birisi vardığı sonuçları diğerleriyle paylaşmaya nerede kalkışsa, bu yafta karşısına duvar gibi yükseltiliyordu. Öyle ki genç kadına artık alt edilmesi gereken bir engel gibi gelmeye başlamıştı… Ama… Sonra bu yola fazla saplanmaktan da kendini alıkoymuştu. Çünkü tabloda birbirine tam olarak uymayan birşeyler vardı.

Eğer biz halk olarak gerçekten bu denli etkisizsek, diye düşünüyordu, öyleyse bütün bu yanıltarak inandırma çabalarına neden zahmet ediliyor ki? Ve eğer etkisiz değilsek… Acaba kudretimiz dahilinde olan daha başka neler var?

Eğer bütün olay uygun gördüğünü hayata nasıl getireceğini çözmek ise, o zaman başkaları şunu söylemeyi kessin, bunu yapmayı kessin diye verilecek tüm o dipsiz bucaksız savaşlar birer yan yoldan ve dikkat dağıtmacadan ibaret demekti. O zaman “laissez faire, laissez passer” denecek bir nokta da işte burası olmalıydı. Bırakınız yapsınlar, bırakınız geçsinler, çünkü bütün o anlaşmazlık yumağı yolun sonunda zaten ana konuyla alakasız düşecek. Ana konuya ulaşılıp gereği yapıldığında ise o yumağın kaderi nasılsa, kendi kendini önce kuantuma dağıtıp, sonra düzenleyip geri getirmek olacak.

Asu arkadaşına bir mesaj atıp ona nereye gittiğini haber verdi. Kantinde gerçekten demlenmiş düzgün çay bulmak hoşuna gitmişti. Kendine bir duble fincan aldı ve kış güneşinin altında bir masada oturmak için dışarıya çıktı. Yüzünü güneşe dönüp göz kapaklarını yumdu, gözlerinin kış modundaki ışınlar içinde yüzüp banyo yapışını hissetti.

Güneşin aydınlığında beş dakika boyunca dünyayı hiç umursamadan, yumulmuş gözlerinin ardında çayını yudumlayarak, bunu yaparken dışarıdan nasıl göründüğünü önemsemeden oturdu… Sıcak çay onu uykuya kaymaktan da kurtarıyordu…

Bir -klik- sesi geldi.

Uzaklardan karmaşa sesleri belirmeye başlamış, sonra iyice duyulur hale gelmişti. İki ayrı tiz çığlık yükseldi aradan, sonra erkek bağırışları duyuldu.

Ne keskin karşıtlık ama, diye düşündü Asu. Beş dakikalık dinginlik yaşıyorsun, ardından bir bakıyorsun ki dünya onu dengelemek için bir patlama yapmaya karar vermiş. Gözlerini açtı, neler olup bittiğini görmek için arkasına döndü. Uzakta insanlar birbirini kovalıyor, havada sopalar sallıyor, yoldaki arabaların arkasında siper alıyor, kantine doğru koşuyordu.

Olayın yolundan çekilip, arkadaşını aramaya gitmesi gerektiğini düşündü. Telefona sarıldı. “Çıkan karmaşayı gördün mü? Güvenlikte misin?”

“Bize güvenlik nedenleriyle bölgeyi terk etmemiz için çağrı yapılıyor burada,” dedi arkadaşı. “Ben de şimdi seni arayacaktım. Çık o kantinden, senden tarafa doğru geliyorlar!”

Asu tuhaf bir titreşimin tüm vücuduna yayıldığını hissetti. Garip birşeyler oluyordu ona.

Telefonunu cebine atıp etrafını gözden geçirdi, durumu inceledi. Çevresindeki insanlar paniklemeye başlıyordu. O tarafa doğru gelen kalabalığın, yol ayrımındaki göbeğe ulaştığında sağ yola doğru mu, yoksa sola doğru mu akacağına dair hiçbir gösterge yoktu. Rastgele bir yönü seçebilir ve yine de karmaşaya yakalanıp ortasında kalabilirdiniz.

O insan fırtınasının gittikçe yaklaştığını seyretmek beyin üzerinde etkiler yaratıyordu. Asu ince detayları fark etmeye başladı. Erkekler ve kadınlar çığlıklar atıyor, bazıları uzaktan takip etmeye gayret ediyor, bazıları can havliyle etki alanından çekilip uzaklaşmaya uğraşıyordu. Aradaki saldırgan olanlar koşuşturuyor, menzillerinde yakaladıklarına rastgele darbeler indiriyorlardı. Eli sopalı adamlardan biri ise özellikle bir kişiye odaklanıp peşine takılmış, arabaların etrafından dolanarak sırf onu kovalıyor, yakaladığı her fırsatta ona vuruyordu. Artık kovaladığı genç adamdan kan çıkmaya başlamıştı. Asu daha önce kendinde hiç tanımadığı tuhaf bir hale doğru kaydığını hissetti. Genç adamdan kan çıkartan her ısrarlı darbe, Asu’nun öfkesini biraz daha arttırıyordu. Birazdan öfkeden etrafını kıpkızıl görecek hale gelmişti.

Adrenalize olmak demek dar alana sıkışmak demektir, dedi Rehber’in sesi zihninde. Tıkanışa yelken açmaktan sonuç çıkmaz.

Asu kendisini körleştiren öfkeden ani bir kararla silkindi.

Kafası berraklaşarak durumu ölçtü. Veriler: 1- Şu ısrarcı iblisin o genç adama daha fazla hasar vermesini engelleyesi vardı. 2- Bu yönde kalkışacağı her hareketin daha sonra tanıdığı veya tanımadığı herkes tarafından acı şekilde eleştirileceğini biliyordu. Üstü kapalı laf bombardımanına uğrayacak, aptallık ettiğine dair suçlamalar dinleyecekti. 3- Ama zaten herkes sürekli birbirini birşeylerle suçlamak için bahaneler üreterek geçinip gidiyordu. O lafları bari bir sefer de hakederek duymaktan ne çıkardı ki.

Asu herkesin kaçışarak terk ettiği kantine geri koştu. Orada bırakılmış sapı kıvrık bir şemsiye buldu, kaptı ve dışarıya çıktı. O ikisine vaktinde yaklaşıp, şemsiyeyi tam doğru açıdan savurmak için açı ayarı yapacak zamanlamayı tutturabilecekti. Şemsiyeyi uç tarafından kavradı, kıvrık sapını sopaya taktırarak etki oluşturmayı planlıyordu. Sopa karşısında tek darbelik gücü olabilecek bu zayıf silahla, ancak tek atımlık şansı olduğunu tahmin ediyordu.

Saldırgan adam sopasını bir kez daha kaldırmış, tüm odağını kurbanı üzerine kilitlemişti. Yaralı genç darbeden kendini kurtarmak için gayret etmeye çalışıyordu, ama kıpırdayacak fazla hali kalmamıştı ve devrilecek gibiydi.

Asu düşündüğü hareketi uygulamaya geçirerek, tek atımlık silahını sopayla havada çakışacakları bir açıda savurdu. Sopanın son darbesinin momentumunu kesmeyi başarmıştı. Sopa havada şemsiye sapının kıvrımına doğru kayıp takıldı, kendi darbesinin şiddetiyle diğer ucu adamın elinden kanırarak fırladı. Adam gözlerinde kıvılcımlar çaktıran tüm öfkesiyle Asu’ya doğru döndü. Dikkatini kendisini engelleme cüretine kalkışan kadına çevirmişti şimdi.

Asu içinde önce bir korkunun kıpırdandığını, sonra bunun anında öfkeye tercüme olup dönüştüğünü hissetti. Derken zihninde az önce oluşan devre tekrar çalıştı, birkaç dakika önce yaptığı gibi bir kez daha öfke elemanını alıp denklemden dışarı gönderiverdi. Böyle bir olay sırasında, o şartlar altında bir insanın içini doldurup taşırması beklenecek duygu karmaşasından eser kalmamıştı genç kadının zihninde.

Orada durdu, avuçları ‘dur’ işareti yapar gibi karşıya dönük şekilde ellerini kaldırdı. “Senin kendine göre sebeplerin var, benim de kendime göre,” dedi adamın gözlerine bakarak. “Bunu burada bırakalım derim. Daha fazla hasar çıkmasın.”

Kalabalıktaki birkaç kişiden alkışlı tezahuratlar yükseldi. Asu’nun çabasını görmüşlerdi. Genç kadının orada öylece duruşunda birşeyler vardı, tamamen saldırıya açık ve her an gelebilecek tehlike altında, gözlerini öfkeli hasmının üzerine dikmiş halde…

Adam durakladı, şöyle bir düşündü. Bu kadında bir iş vardı, tuhaf biriydi, gözlerinde garip bir ifadeyle öylece dikilmişti. Belli ki güvendiği birşey vardı, kendisinin bilmediği birşey. Herkesin ortasında altta kalacak bir durum yaşar mıyım diye çekinme geldi içine, riske girmemeye karar verdi.

Kadını bırakıp önceki kurbanına döndü yine… Ancak yaralı genç de işkencecisinin dikkatinin dağılmasını fırsat bilmiş, onun az önce düşürdüğü sopayı kendi eline geçirmişti. Gerekirse kullanmaya hazır halde iki eliyle sopayı tutmuş, orada bekliyordu şimdi.

Olayların akışı diğer yöne dönmeye başladı. Asu’nun girişiminin yarattığı dalga kalabalığın geri kalanına da yansımıştı. Kovalanır durumda olanlar kaçmayı kesmiş, yenilenmiş bir güç hissi ile dönüp saldırganlarla yüzleşir pozisyona girmişlerdi. Alkış ve tezahuratlar birbirlerine destek vererek yayıldı. Kaçıp uzaklaşmış olanlar birer birer geri yaklaşıp fikirlerini yüksek sesle ifade etmeye koyulmuş, salınan öfkeler yer yer küfürleşmeler, suçlama ve tehdit bağırtılarına dönüşmüştü. Birkaç dakika içinde mücadele fiziksel olmaktan çıkıp daha çok sözel hale büründü, çünkü bu kez kendini baskın hisseden taraf şiddet uygulamasını uzatmaktan hoşlanmayan bir profildeydi.

Bir insanın önce korkusundan, sonra öfkesinden, sırf öyle karar verdi diye sıyrılıp silkinebileceğine dair canlı bir örnek görmüşlerdi ve bu insanlara çok iyi gelmişti.

Aradan bir-iki adam etraftakileri provoke edip şiddeti yeniden tutuşturmak için uğraşmaya başlamıştı, ama ne yapmaya çalıştıkları kalabalık tarafından anlaşılıp umursanmama yoluyla nötralize edildi. Olayın momentumu dağılmış, insanlar basıncı üzerlerinden atmıştı. Polis arabaları en sonunda birer birer sökün etmeye başladı.

Asu bir süre olup bitenleri izlemeye devam etti. Polisler gevşek bir çember oluşturmaya başlamış, birkaçı insanların kimliklerini kontrolden geçirmeye koyulmuştu. Kimseyi tutuklamak için bir aceleleri yok gibiydi. Kalabalık hafiften dağılmaya yüz tutmuştu şimdi. Provokatör tipler halen ötede beride ortamı yeniden alevlendirip germeye çalışıyordu, ama alabildikleri tek karşılık insanlardan gelen bağışık yanıtlardı. Yaralı gence eziyet eden saldırgan adam yürüyüp uzaklaşmış, kendi grubundan olanların yanına gitmişti. Üstü başı kanlı haldeki genç ise ortamı terk edip bir yerlere kaybolmuştu. Asu onun ne tarafa gittiğine dair ancak son anda gözünün ucuyla belirsiz bir ipucu yakalayabilmişti.

İşte o anda Asu birşeyin farkına vardı: Sisteme karşı içine yerleşmiş olan, daha önceki yıllarında kendinde tanımadığı kadar derin ve keskin bir güvensizlik… Bunun bu derece arttırılmış ve dal-budak sarmış hali büyük olasılıkla, zihninde meydanı boş bulmuş olan o parazitik yayılımcının eseriydi ve onun tarafından ekilip büyütülmüştü.

Rehber demişti ki, kendini gizleyerek çalışan bu oluşum, kendine yol aldırmak için çatışma ve direnci basamak olarak kullanır. Bunun için de konağının özelliklerine uygun yapıda yeni tuzakları sürekli hazırlayıp yoluna döşer. Buna mecburdu bu oluşum, çünkü asıl patron aslında o değil sizdiniz. Daima önce sizi ikna etmek zorundaydı. Sizin iradenizi kendine kullanamazsa onun hiçbir şansı yoktu.

Onca yanıltarak inandırma çabalarına yatırım bundandı işte… Onca üstü örtülü izin madenciliğine de bunun için mecburdular. Bütün bunlar içerideki o uyumsuzluktan beslenen yapının dış hayata yansıma biçimleriydi.

Asu’nun karakterine göre en işe yarayacak tuzak, onunla ana-akım şeyler arasına kama gibi girmiş soğukluk olsa gerekti. Genç kadın bu yüzden insanların beynini kullanma yetisine olan güvenini kaybetmiş, ayrıca tüm otorite kurumlarının niyetlerini sorgular hale gelmişti. Evet, büyük şirket zihniyeti çarpık birşeydi, çünkü yapısında insanlar pahasına ve onları harcayarak gelişme sağlamak vardı. Ama ana-akım da olsa otorite halen, şirket hileciliklerinden daha ağırlıklı şekilde insanların etkisine tabiydi. Seminerdeki konuşmacı izin kavramı üzerine vurgu yapmıştı. Hangi hilekar olursa olsun halen öncelikle kendisine izin verilmesini sağlamak zorundaydı. Siz izninizi ait olmadığı yerlerden geri çekmesini öğrendiğiniz sürece, şirket mantalitesi de görünürdeki otoritesini yitirmeye mahkumdu. Çünkü asıl gizli, görünmeyen, kendinden habersiz hale sokulmuş patron sizdiniz. Çünkü sizin ikna edilip inandırıldığınız herşey gerçeklik olarak hayata geçiyordu.

Asıl çemberkıranlar bizleriz, diye düşündü Asu. Demek o yüzden ÇemberKıran hem daima vardı, hem de aynı zamanda yeni doğmuş gibiydi. Eğer gerçekler yalnızca biz avatarların yeterli miktarının ortak olarak paylaştığı ikna olmuşluklardan ibaret ise… O zaman yeteri kadarımızın aklı kestiğinde, gerçekliğimize de yeniden şekil vermemiz mümkün demekti.

Genç kadın, o yaralı gencin tek başına bir yerlere devrilip kan kaybından yitme olasılığına karşı birşeyler yapma ihtiyacı hissediyordu. Gidip en azından etrafı kolaçan edesi vardı. Onun aksayarak uzaklaştığını gözünün ucuyla son gördüğü yöne doğru yürümeye koyuldu.

Etiketler: , , ,


Yazar Hakkında

Çocukluğundan beri yaşamı bilimkurgu üzerinden çözmüş, dünyayı ve evreni bilimkurgu kanalıyla anlayıp öğrenmiş, sonra da aynı alanda kendi üretimlerine girişmiş Türk yazarı. Ülkemiz edebiyat tarihinin ilk Evren Tasarımcısı, ilk Beşleme roman serisi olan Alacaşafak Pentolojisi'nin yazarı. Doktor. Sertifikalı psikolojik danışman. Uzakdoğu sporcusu, uzman: Kas Gücü Düşük Taraf İçin Saldırıdan Sağ Kurtulma Yolları. Kitap: Şiddetten Kurtul. Plazma enerjisi üzerine bilimsel araştırmacı, Arama kurtarma gönüllüsü, yerel gazetede araştırmacı köşe yazarı, İngilizce-Türkçe bilingual yazar.