bilimkurgu kulubu

Çemberkıran

Tarih: 3 Haziran 2018 | Yazar: Konuk Yazar

0

Çemberkıran 16. Bölüm | Özlem Kurdoğlu (Roman)

Koca sukulentlerin arkasından temkinli hareketlerle çıkarak beliren üç figürü tanıdığında Asu neredeyse sesli gülecekti. Hapishane tesisindeki kadınlardandılar. Aralarında Asu’yu zaptederek tutmuş olan ile öpmüş olan ikisi yoktu.

Bunlar beni ta buraya kadar takip etmiş olamaz, diye düşündü Asu. Çok bariz. Kayaya yaslanarak orada öylece durmuş, hiçbir yorumda bulunmuyor, yüzünün ifadesini tamamen nötr tutuyordu. Arada ikirciklenerek birbirlerine göz atışlarını izledi. İnsanlar saldırganlık karşısında ne yapacaklarını genelde iyi biliyordu, ama basit ve özgün varoluş sunduğun zaman iki kere düşünerek yaklaşıyorlardı.

Hafif yağmur dinmişti. Beyaz sukulentlerin yaşam ortamına bakılırsa zaten yağmurun burada nadir bir olay olduğu belliydi. Koca bitkilerin bazılarının yaprak kenarları aloe vera gibi boydan boya diken sıralıydı, bazıları ise daha dar ve düzdü, üzerlerinde de koyu renk çizgiler uzanıyordu. Asu dikkatini özellikle onların üzerinde tutuyor, odağının problemli hissiyat getirecek bir bölgeye kaymasından sakınıyordu.

“Biyr ismiin vahr mıh?” diye sordu kadınlardan biri.

“Asu,” diye yanıt verdi.

“Lemol,” dedi kadın, kendi elini göğsüne bastırarak. Diğer iki kadını Akria ve Ven olarak tanıttı. O ikisi bir parça etine dolgun tiplerdi, Lemol ise uzun boylu ve sıskaydı. O koyu sarı saçlıydı, Akria ve Ven ise iki farkı tonda kızıl saçlıydılar. Asu başıyla olumlayarak kabul belirtti. İfadesini halen nötr tutuyordu.

Lemol tekrar konuştu, ancak bu kez Asu duyduklarından anlam çıkaramadı. “Standart galaktik aksan kullanabiliyor musun?”

“Karanlık,” diye tekrarladı Lemol. “Yakında çökecek. Gece yırtıcı hayvanlar ortaya çıkar. Barınağın var mı?”

“Hayır. Ta buraya kadar beni mi takip ettiniz?”

Lemol sırıttı. Üst köpek dişlerinden biri yerinde yoktu. “Hemen senden sonra biz de kaçtık. İzini sürdük senin.”

Yeraltı kentinde neyin izini sürdünüz peki, diye düşündü Asu.

“Kaçmamıza önayak oldun,” dedi Akria, Asu’nun duraksamasını farklı algılayarak. “Sana bir borcumuz var. Bizimle gel, sana yardımcı olalım.”

“Teklif için teşekkürler,” diye karşıladı Asu, “Ama yalnızken daha güvende hissediyorum. Hem kendim hem etraftakiler adına. Yaşam boyu alışkanlık. Sinirlendiğimde tehlikeli olurum ve bir daha sefere kendimi zaptedemeyebilirim.”

Kadınlar birbirlerine göz attı. Eğer Asu’dan birşeyler öğrenmeleri için talimatla gönderildilerse, onu öylesine bırakıp gidemezlerdi ve şimdi gerginleşeceklerdi.

“O kadınlar elbiselerini üzerinde bıraktıkları için şanslısın,” dedi Ven, tarazlı ve boğuk sesiyle.

“Hayır,” dedi Asu vurguyla. “Elbiselerimi rahat bıraktıkları için asıl *onlar* şanslı. Yoksa çok daha erken sinirlenebilirdim.” Özellikle sakin tuttuğu bakışlarını kadınların her birinin gözlerinde gezdirdi. “Bu arada, sizleri de onların arasında görmüş müydüm acaba? Biraz daha geri ödemenin tadına bakmaya var mısınız?”

Minik çığırtkan kendini ortama sokmak için o anı seçti. “Çıldırdın mı sen? Onların hepsine karşı koyamazsın, öldürteceksin bizi!”

Sen sus bakalım, diye düşündü Asu. Bu yerde fazla itaat bizi daha hızlı öldürür. Ayrıca sen bir süredir, şebekenin devamı adına zaten benim ölmemi ister durumdasın, o yüzden numarayı bırak şimdi. Sessiz ol ki doğru açıdan iletişim kurayım. Sen dahil buradaki herkesi hayatta tutacak olan kişi benim şu anda.

“Biz onların arasında yoktuk,” diye yalan söyledi Lemol, ellerini uzlaştırıcı bir hareketle kaldırıp öne doğru adım atarak. “Ben kız arkadaşlarımı linç etmem, onları ikna etmek için daha tatlı yöntemlerim vardır. Şimdi lütfen hepimiz sakinleşebilir miyiz?”

Asu bu şansı kullanarak kendini nötr noktasına, sırf öyle uygun gördüğü için kendini iyi hissettiği bölgeye tekrar çekti. Böylece torus dönüşünün düzgün gelmesi için gereğini yine başlatmış oluyordu.

“Arkadaşlar, saygılarımı sunarım, ama yalan söyleme kabiliyetiniz berbat durumda. Benim gerçeğim ise şu: Size zarar vermeye aslında bayılmıyorum, ama gerekirse bunu yapacağım. Orada olup bitenleri unutacak değilim, ama onlardan kişisel olarak sizi sorumlu tutmama yetisine sahibim. Şimdi işimize bakmamızı öneriyorum: Benimle olayınız nedir? Sizi buraya gönderenlere karşı rahat yanıt vermeniz için ne gerekiyor, onu konuşalım.”

Bir anlık sessizlik oldu. Kadınlar bir kez daha birbirlerine bakış fırlattılar. Ven keyifsiz bir kahkaha attı. “Anlaşmamız sorgulama için seni onların eline teslim etmeyi gerektiriyor. Haydi söyle bakalım medoosa-gözlü, şimdi bunu nasıl ele almayı düşünüyorsun?”

“Basitçe sormalarını isteyerek,” dedi Asu gözünü bile kırpmadan. “Bu gezegende kimsenin aklına bilgimi paylaşmam için ricada bulunmak gelmedi. Baştan beri ille zorla konuşturmak gerekiyormuş gibi hareket ettiler. Neden bilgi sakladığımdan bu kadar eminler ki?”

Ona gözlerini kırpıştırarak baktılar. Doktor samimi bir bakışla onları geri süzdü.

“Zaman yolculuğu yapılan bir yerden mi geliyorsun?” diye sordu Lemol. Merakı gerçekti.

“Hayır, ama bunu yapabilen bilim insanlarıyla çalışıyorum,” dedi Asu. “Ve teknolojinin yanlış ellere düşmesini engelleyecek donanıma sahipler. Olayların büyük hızla, çok fazla çirkinleşebileceği hassas bir bilim dalı bu. Sizin patronlarınız ellerine geçse böyle bir aracı kötüye kullanmaktan kendilerini alıkoyacak tipte kişiler mi? Çünkü eğer değillerse, bir çığ başlatıp insanlığın sonunu getirmeleri işten bile olmaz. Hem de yavaş, işkenceli ve kendi kendini imha eden bir şekilde.”

Kadınların yüzünde her türlü ifadenin dolaştığını gördü. Belli ki onları bir yol ağzında bırakmıştı.

Sonunda belirsizliği bozan Akria oldu. “Onu kampa götürelim,” diye önerdi. “Bu tarz bir karar herkes tarafından verilmeli, sırf bizimle olmaz.”

Ven Asu’ya döndü. “Resmi yönetim kadrosu bizim patronumuz değil, anlaşmayı mecbur olduğumuz için yaptık. Buna şantajla mecbur bırakıldık denebilir.”

“Sizler isyancı filan mısınız?”

“Hayır, biz sadece basit hırsızlarız. Ancak sempatimiz isyancılarladır, çünkü yerleşik sistem işin gittikçe suyunu çıkarıyor.”

“Anlaşıldı,” dedi Asu başının hafif bir hareketiyle. “Bizi ne kadar yakından takip ediyor olacaklar peki? Bahsettiğiniz bu kamptaki insanları tehlikeye atmış olur muyuz?”

Lemol sırıttı. “Bunu sormakla sert kadın imajını riske atıyorsun, farkındasın değil mi? Ama hoşuma gitti, gerçek olsa da olmasa da.”

“Gözetmem gereken veya riske atacağım bir imajım yok,” dedi Asu. “Sadece birilerini tepelemem icap ettiğinde hangi kanala başvuracağımı iyi biliyorum. Şimdi lütfen soruma yanıt ver.”

“Aslında evet, oluruz,” dedi Akria. “Ama buna engel olunamaz. Anlattığın portreye bakılırsa zaten hepimiz direkt tehlike altındayız demektir.”

“Hangi yıldan geliyorsun?” diye sordu Lemol. “Bize senin geleceğe olta atılarak getirildiğin söylendi.”

“2709,” dedi Asu. “Burası hangi yıl ve yer? Yeraltı kentinden geçerken bazı duyuru panoları gördüm, ama hangisinin bu gezegenin ismini verdiğinden emin olamadım.”

“Ah, anlaşıldı,” dedi Akria. “Bu durumda ille de bizim gezegenin geleceğinden geliyorsun diye bir şart yok demek ki. Bu neden Spil aksanını anlamadığını da açıklar. Burası Spil gezegeni.”

Spil’i hiç duymadım, diye düşündü Asu. Keşke Dawne’dayken daha ilk alarmı duyduğumda galaktik haritayı açıp yerine baksaydım. “Peki ya yıl?” Aktivitenin nasıl birden 39 yıl geriye kaymış olduğu aklına geldi. “Durun tahmin edeyim… 2670?”

“Yakın,” dedi Lemol. “Şimdi yıl 2681, ama gezegen bilimcilerinin zaman yolculuğu metodlarıyla uğraştığına dair söylentiler yaklaşık on yıl önce başladı. Gelecekteki yaşayış nasıl birşey?”

“Yerel detaylar haricinde çok büyük fark yok,” dedi Asu. “Bazı yerleşimlerde çöken fraktaller var, çünkü diğer insanları kesif kontrol altında tutmaya dair saplantısı olanlar kendi kendini imha ederken, diğerlerini de birlikte çökertiyor. Kitleler dolusu insan, öngörebildikleri ama durduramadıkları şekillerde birbirini harcıyor.”

“Ah muhteşem,” diye homurdandı Akria. “İnsan doğası kendini gidip gidip buna gömecekse niye uğraşıyoruz ki?”

“Hemen umutsuzluğa teslim olma,” diye önerdi Asu. “Başka yerleşimler de var, insanların birbirini çok daha doğal karşılayıp birbirinden çok daha az rahatsız olduğu. Böyleleri yüksek yaşam kalitesi tutturan çok farklı sosyal tarzlar inşa ediyor. Bir parçası olmanın hoş bir yaşantı oluşturduğu tarzlar. Bir toplumun kendi yönünü o tarafa doğru çevirmesi çoğu zaman için mümkün, nasılını bir kez kavrarsan. Bu da imkanlı olduğunu bilmekle başlıyor.”

“Böyle anlattığında kulağa çok kolaymış gibi geliyor.”

Asu başını iki yana salladı. “Hayır, hiç de kolay olduğunu söyleyemem. Her birey için yolun her adımında üstesinden gelinmesi gereken iç faktörler var. Ayrıca büyük miktarda acının ta içine dümdüz yürümek, gözünün içine bakmak ve ona rağmen işlevini sürdürmek icap ediyor sık sık. Ama yine de mümkün. Ve çözene dek tekrar tekrar deneme şansın var, sürdüğü kadar sürer.”

Bu kez dördü de birbirine baktı. Yerliler duyduklarını sindirmeye çalışıyor, Asu da onlara tam da bunu yapabilmeleri için sessiz bir boşluk bırakıyordu.

“Haydi yola çıkalım artık,” dedi Ven neden sonra, tarazlı ve boğuk sesiyle. “Karanlık çökmeden önce dağa ulaşmak için ancak vakit buluruz.”

Yürümeye başladılar ve bir süre sonra Asu, bedeninin her tarafındaki ağrılara rağmen hızlı yürüyüş temposundan keyif aldığını fark etti. Etrafındaki insanlarla amaç birliği halinde, tempolu şekilde hareket etmenin enerjileyici bir yanı vardı. Katılan bireylerle aynı fikirde de olsan, değişik görüşlerde de olsan o enerji her nasılsa oradaydı ve yakalanabiliyordu. Bir anlamda şu yaptıklarının, bir arama kurtarma görevine gitmekten çok fazla farkı yoktu. Dahası, yolu her nereye düşecekse oralarda halen LANCET tarafından tespit edilebilirdi, tabii kör nokta problemini çözmenin yolu bulunabilirse.

Kadınların dağ adını verdiği yer, kayalık eteklerine gizli bir barınağın oyulmuş olduğu bir tepe çıktı. Oraya vardılarında karanlık iyiden iyiye çökmüştü. Barınağın içerisi birkaç rulo yapılmış uyku matı ve kurutulmuş kumanya deposu haricinde boştu.

“Geceyi burada geçirir, yarın kampa ulaşırız,” dedi kadınlar.

Sonunda biraz dinlenme fırsatı bulmaktan memnun olan Asu, uyku matlarından birinin üzerine yerleşip tavşan uykusuna daldı.

Bir çığlık sesiyle uyandı.

Barınağın içi karanlıktı. Doktor giriş ağzına yürüyüp etrafı kontrol etti. İki kadının daha ona katıldığını ve dikkatle dışarıya çıktıklarını gördü. Tozlu zemin üzerinde kapışma, avcının avına parçalayıcı darbe atma sesleri, insan bağırtısı ve çığlığı duyuluyordu. Karanlıkta ayrımsayabildiği kadarıyla, saldırmakta olan hayvan ayı boyunda değil, kurt boyunda bir canlıydı. Yeşil ışıkla içeriden yanıyormuş gibi parıldayan gözleri vardı hayvanın. Eğer hayal gücünüzün aktif olduğu bir anda yakalanırsanız, çok yüksek derecede ilkel korku tetikleyebilecek bir görüntüydü bu.

Ağaçsız bir ortamda sopa bulmak kolay değildi. Kendime not, diye düşündü, bir ara şu düz ve dar sukulent dallarından birini kendine ayarla. Şimdi ise iki seçeneği vardı: Ya o insanın oradan çıkarılması için birşeyler yapacak, ya da karanlıkta oturup onun parçalanışını dinleyecekti. Ya, tabii.

Diğer ikisine doğru göz attı. Herhalde onlar da kendince durumu tartıyordu. Yeşil yeşil parlayan gözlere doğru koştu, giysisinin üstünü çıkardı ve onu havada çevirmeye başladı. Eğer bu tek bir hayvan değil de bir sürü ise, başımı ciddi derde sokmuş olacağım, diye düşünüyordu bir yandan. Dahası, kavganın derinliklerine iyice dalmış bir yaratığın beyin kimyasını aksi yönde ikna etmek, daha yeni saldırmaya niyetlenen bir hayvanınkinden çok daha güç bir işti.

Yine de mecburen şansını deniyordu işte. Elindeki kumaş ile havada gürültülü kırbaç darbeleri şaklatıyor, hayvanın gövdesine çarpmasına ramak kala geri çekiyor, asla tam olarak hayvana vurmuyordu. Amacı yaratığın kendini koruma reflekslerini tetiklemekti, canını yakma yoluyla kendisini onun yeni düşmanı olarak belletip saldırtmak değil. Aynı zamanda yüksek ve ani çıkışlı ses tonu kullanarak komutlar veriyordu. Debelenmekte olan kadının kendini kurtarıp sürüklenerek uzaklaşmaya uğraştığını gördü. Şimdi onun Ven olduğunu ayırt edebilmişti. Güzel, diye düşündü, halen hayat belirtisi gösteriyorsun.

Diğer iki kadının da yanına katıldıklarını gördü. Havada eşyaları şaklatarak çeviriyor, patlayıcı tonda komutlar haykırıyor, Ven ile yaratığın arasına girmeye çalışıyorlardı. “Postuna değmesin, yoksa bir sonraki hedefi olursunuz,” diye seslendi Asu, onca gürültünün arasında duyabildiklerini umarak. Ven’i yırtılmış giysilerinden kavradı ve onun kendini olay yerinden uzaklaştırmasına yardım etti.

Bir süre sonra yaratık öteye doğru seyirterek uzaklaştı. Gözlerindeki parıltı bir parça sönmüştü. Asu giysisinin üstünü tekrar giyerken merakla düşündü, acaba ekosistemi sonradan oluşturulmuş gezegenlere bu tür yırtıcıları getirmenin mantığı neydi? Bazal bir ekosistemin çok mu vazgeçilmez bir parçasıydılar? Hepsi tekrar barınağa döndüklerinde Asu, Ven’in yaralarına bakmak için bir el feneri istedi.

“Sütyeninle kaldığında fena görünmüyorsun medoosa-gözlü,” diye sırıttı Lemol, el fenerini ona uzatırken.

“Sen de öyle delifişek,” dedi Asu geri sırıtarak. Şakalaşmaya kaymanın aslında kendini toplama çabasından geldiğini görüyordu. Kadınlar cidden sarsılmıştı ve ayağı yere basan normallik duygusuna geri dönmeye çalışıyorlardı.

Ven’in vücudunda çok sayıda ısırık, kesi, pençe izleri, erozyonlar oluşmuştu, ama koparılmış büyük parça şeklinde doku kaybı görünmüyordu. Sol ön kolunda özellikle derin bir kesi boydan boya uzanıyordu.

“Sana geceleri yırtıcı hayvanların ortaya çıktığını söylemiştik ya hani,” dedi Ven çenesi birbirine vurarak, tarazlı boğuk sesiyle. “Yalandı o. Küçük su dökmek için dışarıya çıkmıştım. Bu şey nereden çıkageldi, hiçbir fikrim yok.”

Etiketler: , , ,


Yazar Hakkında

Bu içerik bir konuk yazar tarafından üretilmiştir. Siz de sitemizin konuk yazarlarından biri olabilirsiniz. Yapmanız gereken tek şey, kaleme aldığınız bilimkurgu temalı makale ve öykülerinizi konukyazar@bilimkurgukulubu.com adresine göndermek. Editör onayından geçen yazılarınız burada yayınlanıp binlerce okurun beğenisine sunulacaktır. Gelin bu arşivi birlikte büyütelim...