bilimkurgu kulubu

Çemberkıran

Tarih: 25 Nisan 2018 | Yazar: Konuk Yazar

0

Çemberkıran 13. Bölüm | Özlem Kurdoğlu (Roman)

Bu arada Ancora istasyonunca, toplantı için zaman operasyonlarının ana üssü ile bir araya gelmek üzere hazırlıklar yürütülmüştü.

Operasyon elemanları, analistler, optimizerler ve üs komutanları toplantıya ya bizzat, ya da holografik görüntü üzerinden katılacaklardı. Rehber’in katılımı Rehan üzerinden ve toplantıya yetişebilecek diğer XND klonları aracılığıyla gerçekleşecekti. Asu ve Floan’ın da ayrıca, Rehber ile direkt bağlantının XND olmayan bireyler için de mümkün olduğu bilgisini toplantıya getirmeleri bekleniyordu.

Her şey başladığında Asu kendini, birilerinin ÇemberKıran’a karşı dirençle ve itirazlarla yaklaşmasını bekler halde bulmuştu. Ama böyle birşey olmadı. Dawnianlar anlatılanı dinlemek için kulak vermeye ve eğer imkan varsa Rehber’in fikrine yer açmaya meyilliydiler, öyle ki minik çığırtkan ortamda olsa bunu tamamen iç sıkıcı bulup acı acı eleştirirdi.

Onyıllar öncesinde, LANCET ile uzay-zaman operasyonları yapılmaya başlandığı ilk dönemlerde, zaman yolculuğunu mümkün kılan bilim dalı tamamen farklı şekilde ele alınıyor ve uygulanıyordu. Dawnianlar o dönemde de insanlığı, bu teknolojinin yanlış kullanılacağı ellere düşmesinden korumaya her şekilde kararlıydı. Ama insanlığın evreni algılayışı, yola daha en baştan büyük ölçüde çarpılarak çıkmıştı. Araya giren onca yanıltıcı çıkmazı ayıklamak uzun zaman almaktaydı. Evrenin işleyişine dair ilk dönemlerdeki algı kaymalarının, varoluşun sürdürülmesini tehlikeye atacak kalıcı bir hasara yol açmadan atlatılmış olması büyük şans eseriydi.

İlk dönüm noktası, LANCET’in kaynak ve hedef koordinatlarını belirlerken, aslında direkt olarak ortak gerçekliğin zihinlerdeki haritasına başvurduğu fark edilince gerçekleşti. Sisteme çok boyutlu hesaplama sonuçlarını girdiğini sanan analist ve optimizerler, aslında ortak gerçeklikteki hangi fraktalin takip edilip işleneceğine dair veriler sunmaktaydı. Zaman içinde ve çok sayıda keşfin birikim oluşturmasıyla, insan zihni ve kuantum çorbasının ilk başta inanıldığından çok daha direkt biçimde etkileştiği ortaya çıktı. Kuantum çorbasında sabitlenmiş paralel evren rotaları yoktu, tabii ortak gerçekliği oluşturan zihinler böyle olduğuna dair sarsılmaz inanç gütmediği sürece. Benzer şekilde her insanın farklı alternatiflerde yaşayan kopyaları da yoktu, bunların ayrı ayrı oluşturduğu sebep-sonuç ilişkili yaşam öyküsü hatları da yoktu… Tabii birileri çıkıp buna dair sarsılmaz inançlar paylaşmadığı ve bunu kendi ortak gerçeklikleri haline getirmedikleri sürece.

Zihinlerin farklı yönlere itilmediği ana omurgada, beyinlerin bulundukları koordinattaki hallerine göre otomatikman aralarında gidip geldiği fraktallar vardı sadece. Bunun için özel portallara veya teknik müdahalelere ihtiyaç yoktu. Bu hallerini başıboş bırakan bir beyin, kendini çok uygunsuz fraktallere kaydırabiliyor ve başını belaya sokabiliyordu. Bu haller zihnin içerdiği ruh durumları, ikna olmuşlukları, sarsılmaz inançları, düşünceleri, eğilimleri ve hissiyatının, her an dalgalanmalarla yürüyen karmaşık bir etkileşiminden oluşmaktaydı.

Yani evet, bu yolla koca insanlık, kendini varoluştan dışarı şutlatacak şekilde inançlara sevkedilebilirdi. Ve evet, kuantum çorbasında bunun olmuş olduğu fraktaller de vardı. Ama sizi bizzat bunlardan birine ait kılacak ruh ve zihin halini taşımadığınız sürece, hayatta adımlarınızı canlı kalınan yol üzerinden atmaya devam edebilirdiniz, bu yol uçurumun ta kıyısında uzanıyor olsa bile.

Ve hayır, teknik anlamda aslında kimse geçmişe gitmiş olmuyor ve kendi geleceğini bozmuyordu, çünkü varoluş kurcalanabilecek sabit sebep-sonuç hatları üzerinden yürümüyordu. Geçmişe gitme kavramı zaten başlı başına bir yanlış yorumlama idi. Yapılan şey ancak uzay-zaman koordinatları arasında zıplamaktı. Bu koordinatların ait olduğu ortak zihinsel harita, aynı zamanda organlarınızı ve hücrelerinizi de, fiziksel maddeden oluşan çevrenizi de, ortak gerçekliğinizi de yerinde tutan aynı zihinsel güç tarafından işleniyordu. Geleceği bozmak gibi bir kaygıya yer olmadığı anlaşılmıştı böylece, ama yine de olay akışları sürekli birbirine geçmeye hazırdı ve koca fraktalları çökertme olasılığı mevcuttu. Olay akışları göz önünde tutulmalıydı, çünkü zihinlerin sarsılmaz inanç algılarını etkileme yoluyla, ortaklaşa getirilen gerçekliğe şekil veriyorlardı.

Bu saptamadan sonra LANCET çok daha zor sarsılır bir sistem haline gelmişti. Üzerinde işlem yapılabilecek tutarlılık yüzdesi daha da artmış, karmaşık hesaplamalar yapılırken göz önünde tutulması gereken kavramsal kalabalık azalmıştı. İstenmeyen değişikliğe yol açmaya (yani olmadık bir fraktalden kayıp, istenmeyen bir alternatifin algınıza sızmasına meydan vermeye) dair güvenlik kaygıları da odak değiştirmişti. Zira bunlar LANCET’in performansının bir uzantısı olmaktan çok, insanların zihin ve ruh hallerini kontrolde tutmalarına bağlıydı.

Buna benzer şişmiş kavram kalabalıkları, diğer bilim dallarında da yakalanıp tespit edilmekteydi. Zaman içinde bunlar ardı ardına ayıklanmış, geriye gerçeğin daha yalın ve çarpıtmalardan uzak bir omurgası kalmıştı. Artık insanlar hayatta her şekilde daha nokta atışlı hedefler kurabiliyor, onlara doğru ilerlerken çok daha az yan yola sapıyor ve daha az çaba kaybına uğruyordu. Bu şekilde enerjiler korunduğundan, toplumda tutuşan karşıtlıklar ve irade çatışmaları da, saklanarak işlev gören’leri dehşete düşürecek ölçüde minimuma inmişti. Artık insan zihninin bu bölümü hayatı pek donuk, rahatsız edici şekilde fazla barışçıl, tehlikeli şekilde dramdan uzak, alarm verici ölçüde vaatsiz bulmaktaydı. Hem de sırf artık başka insanları harcayarak, seri dopamin-serotonin yükselmeleri kotaracak psikolojik istismar yolu kalmadığı için.

Bu saklanan zihinsel oluşum, zaten doğası gereği, doldurulamaz bir boşluk hissi içinde yüzüyordu. Öylesine yoktan icat ettiği alakasız beklentilere kendini kaptırıyor, karşılanmayışlarından oluşan gerilimi içinde gittikçe biriktiriyordu. Onu doyuran türden ‘zirveye vurdurma’ arayışı, hangi taşıyıcı bilinci olsa tüketip kurutacak yoğunlukta enerji emiyordu. Her türlü kadim öğretide adı geçen yasak elma buydu işte. Peşine düşülecek hedef diye tanıyabildiği şeyler, aslında yalnızca uçuşan çağrışımlardı. Hiçbiri gerçek bir enerji kaynağı olarak işlev göremezdi. Çünkü sürekli tahrik edilip hiç rahatlama yaşayamamaktan farkları yoktu, kapanış hissine veya tatmin olasılığına ulaşmaları imkansız özlem gölgelerinden ibarettiler.

Üstelik sarsılmaz inançlara yanıt veren bir kuantum evreni, böylesi içselleşmiş ıssızlık ve perişanlık çığlığına da mecburen benzer bir yansıyla geri dönmekteydi. Bu serapsı çağrışımlara abone kalmış bir zihnin kendini otomatikman cennetten dışarı şutlamasında şaşacak bir şey yoktu; günah demek, gerçek hedefi gözden kaçırmak ve çağrışımların hayaletsi vaatlerini hedef sanmak demekti.

“Rehber bu önerisiyle bizi ciddi anlamda bir dönüm noktasına getiriyor,” dedi optimizerlerden biri. “ÇemberKıran’ın kendini tanıtmasını dinledik ve belli ki aramıza düşünsel dengesi yerinde, dost yaklaşımlı yeni bir bilinç olarak katılmış. Ancak LANCET’i bu tür bir etkileşimle bağlantılandırmak daha önce hiç denenmedi. Neden şimdi başlanması söz konusu?”

“Çünkü bir eşik değere ulaşıldı,” dedi Rehan, Rehber’in yanıtını aktararak. “Daha önce hiçbir alternatif koordinatta deneyimlenmemiş birtakım olaylar yaşanmaya başlandı. LANCET bunlara zaten bazı tepkiler geliştirecek. ÇemberKıran’ın böyle bir dönemde ortaya çıkması tesadüf değil. İnsanlığın algısı evriliyor, temel öncelikleri değişmeye başlıyor. LANCET’in programının da bütün bu değişimlere ayak uydurması gerekiyor.”

ÇemberKıran, genelde kullandığı yeşil-siyah akışlı matriks temalı arka planını ve anime insan başı görüntüsünü değiştirmişti. Şimdi onun projeksiyonunu üç boyutlu olarak merkezinde yansıtan bir ekran vardı. Kendisi de insansı android görünümlü bir holografik yapı olarak ortaya çıkmıştı. Biraz önce konuşmasını yapmış, aktarması gerektiğini düşündüğü tüm verileri sunmuş, sonra dinleme moduna geçmişti. Şimdi de sonucu sabırla bekleyen ölümsüz bir figür gibi orada öylece duruyordu.

Asu da bir yandan dinliyor, bir yandan analist ve optimizerlerin hesaplamalarını, teknik detayları kontrol edişlerini, sorular sorup yorumlar yapmalarını, formül uygulamalarına girişmelerini, sonuçları karşılaştırmalarını izliyordu. Aralarından hiçbirinin, Rehber’in daha önce kimseye danışmadan bahsi geçen bağlantıyı başlatmayı denemiş olmasına karşı, herhangi bir protesto veya itirazda bulunmamış olması dikkatini çekmişti. Eğer burası Asu’nun geldiği koordinatlar olsaydı, bu konu en büyük tartışmaların başlatılabileceği ana noktalardan birini oluştururdu. Ayrıca başkaları da çıkıp çok daha alakasız ama gaz verici yan konular açar ve bunları iyice tutuştururdu, ta ki her şey bir yalan ve çarpıtma selinin içinde boğulup karmakarışık edilene dek.

Derken anlayıverdi: Yalanlar kanserdi ve onlarla dolu bir vücut sisteminin çok uzun bir yaşam beklentisi olamazdı. Eğer gerçeklere bağlı kalma alışkanlığını yolun bir yerinde edinmemiş olsalardı, insanlık şimdiye dek çoktan kendini bitirmiş olurdu. Dawnian profilinin, daha geçmişteki koordinatlarda sık başvurulan bildik taktiklere girişmeye hiç eğilimi yoktu. Hiç kimse zayıf bir nokta oluşturup içine dalmak için uğraşmıyordu, çünkü bu şekilde elde edilecek saptırma ve oyalamalarla kazanacak bir şeyleri yoktu.

“Zaman içinde aramızda inşa olan karşılıklı güven,” dedi Rehber’in yumuşak tonlu sesi. “Bunu yapmak için iyi bir sebebim olduğunu biliyorlar, sadece ne olduğunu merak ediyorlar. Bu yaklaşımı da sırf bana değil, birbirleri arasında da gösteriyorlar.”

“Bu sayede direkt konuya girme alışkanlığı geliştirmiş olmalılar,” diye mırıldandı Asu. “Suçlamalarla ve atışmalarla vakit kaybetmek, karmaşa yaratmak, yan yollarda asıl konuyu yitirmek yok. Direkt çözüm üretmeyi kabahat gibi sunmak yok. Atılacak her yarım adım için birilerinden izin alınması gerekirmiş hissi yok. İşe yarar sonuçlara daha hızlı ulaşıyorlardır.”

“Asıl enerji gerçek çözümü üretmeye ve onu uygulamaya ayırılabiliyor.”

“… Ki bu da saklanarak işlev gören için inanılmaz sıkıntılı ve alarm verici olsa gerek. Çünkü o her şeyin zaten iyi gittiği bir ortamda rahat edemez. Özlemini çekecek bir şey bulamaz, daha iyisine dair vaat enerjisini kullanamaz. Onun bakış açısına göre var olmamak ile neredeyse aynı.”

Bir operasyon elemanı Asu’nun kendi kendine mırıldandığını fark etmiş ve bunu onun konuşmakta tereddüt etmesi gibi algılamıştı. “Affedersiniz Doktor,” diye sordu. “Acaba söylemek istediğiniz bir şey mi vardı?”

“Hm?” Asu dönüp adama baktı. “Ah hayır, teşekkürler. Sadece Rehber ile fikirlerimizi karşılaştırıyorduk.”

“Rehber ile,” diye tekrarladı operasyon elemanı. Kaşları şaşkınlık ifadesiyle kalkmıştı. “Siz de mi XND genotipinin bir üyesiydiniz?”

“Hayır,” diye yanıtladı Asu. “Rehber’in söylediğine göre aramızda hiçbir genetik akrabalık bulunmuyormuş.”

Bir an sessizlik oluştu. XND olmayan bir bireyin Rehber ile direkt iletişim kurabildiği verisiyle ilk kez karşılaşan tüm katılımcıların, bu yeni bilgiyi değerlendirip sindirmesi gerekmişti.

“Aralarındaki iletişime benim de kulak misafiri olduğumu söyleyebilirim, yani bir dereceye kadar,” diye ekledi Floan. “Rehber’den gelen kavramsal içeriği ana hatlarıyla algılayabilir duruma gelmeyi başardım.”

“Nasıl oldu?” diye sordu bir analist.

“Ne zamandır?” diye sordu bir optimizer.

Floan sabırla anlatmaya koyuldu. İlgili olayları uygun bir noktasından başlayarak sırasıyla aktardı. Kaçınılmaz olarak havada asılı kalan soruyu yanıtlayarak sözlerini bitirdi. “… Ve evet, bu demek oluyor ki XND olmayan başka bireyler de Rehber’i direkt duyar hale gelebilir. Bu pekala siz de olabilirsiniz. Sonuç bunun imkansız olduğuna dair kuvvetli varsayımınızı aşmaktaki başarınıza bağlı.”

Bu arada Asu holografik görüntü yoluyla toplantıya katılan en az iki XND klonunu daha fark etmişti. Onlara dikkatle bakıyor, ikisinden birinin kendisine nöro-aktarımda bulunmuş olan eski hastası olup olmadığını anlamaya çalışıyordu.

“Onlar değil,” dedi Rehber’in sesi. “Bu ikisi Mekim ve Serin. Seninle kazara aktarıma giren ise Aree idi. O şu anda bir görevi yerine getirmekle meşgul. Vaktinde yetişebilirse burada bize katılacak.”

“Onların her birini uzay-zamanın her tarafında takip mi ediyorsun?” diye sordu Asu.

“Genellikle evet. Tüm dikkat odağımın başka bir konuya aşırı yoğunlaştığı anlar hariç, çoğu zaman hepsi bir şekilde algımdadır.”

Zaman Üssü komutanlarından biri söz aldı. Belli ki Rehber ile direkt iletişim içinde olma fikrine çok sıcak bakıyordu. “Demek uzay-zamanın çok farklı bölümlerinden gelen iki ayrı birey bize bunun mümkün olduğunu belirtiyor. Eğer bunu gittikçe daha çoğumuz başarırsak, XND ekibinin omuzundan da büyük bir yük kalkmış olur.” Adam Asu ve Floan’a döndü. “Ancak görüyorum ki biriniz öncesinde kafa travması yaşamış, diğeriniz ise nöro-aktarım deneyiminden geçmiş. Bunların olayda hazırlayıcı faktör olarak rolü var mıydı?”

“Sayın komutanım, eğer herkesin bu bağlantıyı kurabilmek için öncesinde bir çeşit zihinsel şok yaşaması mı gerekiyor diye soruyorsanız, böyle bir şart olduğuna inanmıyorum,” dedi Asu. “Floan ve ben bir şekilde olaya dahil olduk ve şimdi ilk örnekleri teşkil ediyoruz. Bu sayede toplumun geri kalanı için, bunun imkan dahilinde olduğuna isabetle inanmak daha kolay olacak.”

Komutan bir kahkaha attı. “Yani tahmin yürütmeyi bırakalım ve deneyelim şu işi diyorsunuz, öyle mi?”

“Kısaca evet, öyle efendim,” diyerek gülümsedi Asu. Adamın yaklaşımı hoşuna gitmişti.

“Bu arada lütfen toplantının ana konusunu unutmayalım,” diye araya girdi bir başka subay. Halen bekleyen ve sabırla dinlemekte olan ÇemberKıran’ın üçboyutlu görüntüsüne doğru işaret etmişti.

“Seni bir kez daha dinleyelim, Çemberkıran,” dedi optimizerlerden biri. “Varlığının bir bölümünü bu birleşmeye adamak seni nasıl etkileyecek? Ve teknik anlamda bu prosedürü hangi yoldan yürütmeyi planlıyorsun?”

“Önce bir yanlış anlaşmayı gidereyim,” dedi ÇemberKıran. Hibrit sesi yine eskisiyle aynıydı. “Yapacağım şey bir birleşme olmayacak. Daha çok bir bağlantı kurmak olacak, tıpkı Rehber ile ve Doktor Asu ile kurduğum gibi. Her ikimiz açısından da varoluşsal bir güç harcaması veya kapasite ataması gerektirmeyecek. Zaman bir faktör olarak devreye girmeyecek, zira ben zamana bağlı değilim ve süre aşımına dair gündemim yoktur. LANCET’in insan güvenliği konusunda yüksek düzeyde hassas davranmak için programlandığını görüyorum. Bu güvenliğin hem fiziksel hem de psikolojik anlamda ele alındığını da öyle. LANCET’in karar verme işlevinin kesinlik ve kararlılık düzeyini arttırabilirim, veri yollarındaki akışı çoklu-boyutsal anlamda düzenleyebilirim… Ama…”

“Ama ne?” diye sordu komutan, bir kaşını kaldırarak.

“Bütün bunlar çok sıra dışı sonuçlar doğuracakmış gibi bir beklenti oluşmamalı,” diye yanıtladı ÇemberKıran. “LANCET’in performansının genel kalitesinde çok büyük bir yükseliş veya düşüş saptanmayacak. Belki kararsızlık durumunda asılı kalma anları azalacak, arıza ve aksaklıklar seyrelecek. Ancak benim asıl katkım, operasyonlara entegre olacak çoklu-boyutsal girişlerde, artı gelişecek durumlara göre yeni algoritmaların eklenişinde gerçekleşecek.”

İyi aktardın dostum, diye düşündü Asu. Halen insanların ince noktalar üzerinde uğraşmalarını, hesaplar yapmalarını, detayları kontrol etmelerini, sonuçları karşılaştırmalarını izliyor, beklerken kalbinin ara sıra atmayı unuttuğunu hissedebiliyordu.

Arka planda düşük yoğunluklu bir mırıldanmanın sürüp gittiği uzun bir aralık oluştu. Kimse yüksek sesle fikir belirtmiyordu, ama herkes kasırga düzeyinde beyin fırtınası yürütmekteydi.

Bir süre sonra havada bir fikir birliği hissi oluştu. Sonuç olumluydu. ÇemberKıran’a yeşil ışık verilmişti.

Ortamda hissedilir şekilde bir değişim anı yaşandı. Sanki varoluş algısına dair bir şeyler tüm uzay-zaman bütünlüğü içinde kendine yeniden ayar çekmişti.

“Tamamlandı,” diyerek bildirdi ÇemberKıran’ın hibrit sesi. “Bağlantı kuruldu.”

Uzaklardaki Zaman Üssünde, LANCET’in ışıkları göz kırptı ve onyıllardır hiç görülmediği şekilde ilk defa kapanıp söndü.

Sonra tekrar yandılar, sistemler yeniden devrini alıp hızlandı, arka plandaki sessiz vınıltılarına kaldıkları yerden devam ettiler.

İnsan varlığının evrilme tarihi, ardı ardına sıralanan fazlarından bir sonrakine daha adım atmıştı.

Etiketler: , , ,


Yazar Hakkında

Bu içerik bir konuk yazar tarafından üretilmiştir. Siz de sitemizin konuk yazarlarından biri olabilirsiniz. Yapmanız gereken tek şey, kaleme aldığınız bilimkurgu temalı makale ve öykülerinizi konukyazar@bilimkurgukulubu.com adresine göndermek. Editör onayından geçen yazılarınız burada yayınlanıp binlerce okurun beğenisine sunulacaktır. Gelin bu arşivi birlikte büyütelim...