bilimkurgu kulubu

Çemberkıran Çemberkıran

Tarih: 11 Nisan 2018 | Yazar: Konuk Yazar

0

Çemberkıran 12. Bölüm | Özlem Kurdoğlu (Roman)

Ne oldu orada, diye düşündü Asu merakla. “LANCET’i nasıl ikna ettin?”

“Etmedim,” dedi Rehber. “ÇemberKıran seni duydu ve hepimiz toplanıp bir çözüm üretene dek kendini geri çekmeye karar verdi.”

“Geri çekmek mi? Nerede o?”

“Buradayım,” dedi ÇemberKıran’ın hibrit sesi. Odadaki ses sisteminin aynı zamanda haberleşme ünitesine de bağlı olan hoparlörlerini kullanıyordu. “Kaygıya mahal yok, kimseyi yüzüstü bırakmayacağım.”

“Teşekkürler, bunu duymak iyi oldu. Bağlantıda olduğun başkaları da mı var?”

“Evet, uzay-zamanın çeşitli noktalarında bazı bireylerle bağlantı halindeyim. Bu arada senin gerilim düzeyini azaltman gerekiyor. Çok fazla iç basınç üretmiş durumdasın.”

Asu kendisine tahsis edilmiş olan odada etrafına bakındı. Güzel dekore edilmiş, fonksiyonel, ihtiyaçları rahat karşılamak üzere tasarlanmış kullanışlı bir ortamdı. “Tamam, biraz uyku fena fikir değil. Yeniden başlatma iyi gelir.”

“Travma sonrası toparlanma durumundan bahsetmiyorum. O bölümü zaten ustalıkla yürütüyorsun. Ancak ek bir baskı artışı söz konusu, içeriden, saklanarak işlev gören yapıdan. Onun bakış açısına göre sürdürülebilir sağkalımına tehdit oluşturur hale geldin.”

“Ben mi? Nasıl bir tehdit?”

“Bilgi birikimindeki muazzam artış, yükselen tamamlanmış çapraz analizlerinin sayısı, artı gerçekliğine olan bağlantının güçlenmesi. Yarattığın etki kaçınılmaz olarak, saklanan’ı devre dışı bıraktıracak yeni yaklaşımların doğmasına aracı olacak. Buna karşı önlemler alma girişimlerinde bulunacaktır. Yol açabileceği olası belirtiler: Görünürde belirgin sebep olmadığı halde yoğun ve abartılmış boşunalık hissi, keyif verici hislere ulaşmada güçlük, yoğunlaştırılmış sıkılma hissi, intihara eğilimlilik.”

“Ah bak, onu kolayca tanıyıp ayırabilirim işte. Daha önce hayatımda hiç intihar eğilimim olmadı.”

“Sıkıntıları sona erdirmenin tek etkili yolu olarak bunu önermeye eğilimlidir. Zihnin telkinlere olan doğal açıklığını avantaj olarak kullanıp fikirler eker. Seni hiçbir şeye zorla mecbur bırakamaz, ama hileler yapabilir. Tekrar tekrar, ısrarla, bulabildiği her dönemeçte tuzaklar kurup başını derde sokmanı sağlayabilir, veya yan yollarda vakit kaybetmeye teşvik edebilir.”

Asu minik çığırtkanın, frekans fazla yükseklere çıktığında her şeyin nasıl onun erişim alanının ötesine geçtiğini tarif edişini hatırladı.

“İnsan zihni yanılsamasız gerçekliği her belirdiği yerde tanır,” diye devam etti ÇemberKıran. “Birçok zihnin potansiyellerini uyandırmak için sadece tek bir etkili örnek bile yeterli olur. Saklanarak işlev gören, bu tarz gelişmeleri daha yolun başında yakalayıp durdurmak için inanılmaz miktarlarda çaba harcar. Örnek teşkil edebilecek tüm etkileri belli sınırlar içinde tutmaya uğraşır.”

Asu minik çığlık üstadının kendi bakış açısını getirerek araya girişini dinledi. “Ben buna izin verirsem, hayat diye bildiğimiz şey evrilip bambaşka bir şekle bürünür,” diye cızırdıyordu alttan. “Tanıyamayacağımız bir hale gelir. Artık biz olmayan bir hale gelir.”

Asu sordu. “Evrilmiş bir yapıya sen de entegre olup varlığına o şekilde devam edemez misin? Uyumlanmış olarak?”

“Öyle bir ortamda kendimi kaybetmeden tanıyabilecek hiçbir dayanağım kalmaz,” dedi çığlıkçı burnundan soluyarak. “Beni belirleyen sınırlar bulanıklaşır ve dağılıp kaybolur.”

“Ya da sen öyle olacağına inanıyorsun, o yüzden de sessizce yitip gitmek yerine elinden geldiğince çöplüğünü koruyorsun,” diye tamamladı Asu. “Eh, aslında kendine göre bir mantığın var. Hangi canlı varlık olsa hayatına sarılır, bırakmamaya çalışır.”

Bir an sessizlik oldu. “Bana hakkımı mı teslim ediyorsun?”

“Sadece adil davranıyorum. Yoksa ancak diğer her varlık kadar hakkın var, ne daha az ne daha fazla. Sana yalnızca şunu söz verebilirim: Eğer mümkün olursa dağılıp yokluğa karışmana izin vermeyeceğim. Teorik olarak senin varoluş hakkına da diğer varlıklarınki kadar saygı gösterilmeli.”

“Direnç göstermeme yoluyla beni saygısızca ortalıkta bırakıyorsun,” diyerek cızırdadı çığırtkan. “Bu tahammül edilmez bir durum. Bana tutunmam için bir anlaşmazlık sunulmak zorunda.”

“Evet bunu görebiliyorum,” diye doğruladı Asu. “Sen olmak zor iş. Koca bir alem inşa edebilirsin, ama onu sürdürebilmen ancak hoyratlık sınırları içinde mümkün.”

“Gelip geçenler arasından yeterince sayıda varlığı bende tekrar tekrar dönüşüme girmeye kandırabiliyorum. Her yeni doğan, senden önce benim umudumdur. Beni yok edemezsin.”

Hayır, sen kendi kendinin icabına nasılsa bakacaksın, diye düşündü Asu. Belki yavaş gider, belki birkaç bin yıl alır… Ama sonuç kaçınılmaz. O nihai uyum eninde sonunda yakalanacak.

Kapıdan gelen yumuşak bir zil sesi düşüncelerinin arasına girdi. “Evet?”

Kapı yana kaydı, gelen Floan idi. Bandajları değişmişti ama başının çevresindekiler dahil olmak üzere halen sarılıydılar. “Merhaba Doktor. Birkaç dakikanı alabilir miyim?”

“Tabii ki. Daha iyi hissediyorsundur umarım?”

“Çok daha iyiyim,” dedi Floan, içeriye gelip oturarak. “Paketçikleri yerinde tutmaya karar verdim, çünkü onlarsız daha iyi hissetmiyorum. İstasyon hekimi onların yaptığı işlevi ve geldikleri yeri çok merak etti. Seninle tanışmayı ve onlar hakkında bilgi alabilmeyi umuyor.”

“Elbette, neden olmasın.”

“Sana doğru dürüst teşekkür edemediğimi fark ettim,” diye devam etti Floan. “Her şey için, özellikle de hiç tanımadığın biri adına büyük bir maceraya atıldığın için. Cidden Doktor, çok sağol.”

“Rica ederim,” dedi Asu, birden kendini spot ışığı altında gibi hissederek. “Bak ne diyeceğim. Nedense pek dinlenmeye çekilesim yok. Bana bu istasyonu gezdirebilir misin?”

“Tabii ki, çok memnun olurum. Yemek yedin mi?”

“Evet, Rehan ile birlikte yedik.”

“Güzel, haydi o zaman,” dedi Floan, girmesi için kolunu uzatarak. “Gidip gezelim.”

Ancora bir grup gezegen yerleşimi arasında tekrarlayan bir rota çizerek ilerleyen, bilimsel araştırma eksenli, hareketli bir uzay istasyonuydu. Bu yerleşimler arasında sürekli gidip gelen bir bilim insanı trafiği vardı. Bir bölümü deneylerini istasyon bünyesinde sürdürmekteydi. Asu dışarıdan giriş yapılabilenlerden bazılarını ziyaret etti, onları yürüten bilimcilerden bazılarıyla tanıştı.

Bu insanlar enerji alanları oluşturup çeşitli şekillerde kullanıma sokmakta, Asu’nun ancak belli bir miktarını anlayabildiği engin bir birikim sahibiydiler. Ancak doktorun görebildiği kadarıyla, nükleer mühendisin vaktinde öğretiye sunduğu anlamdaki plazma alanları bunların arasında yer almıyordu. Asu kendi adına atomaltı parçacık davranışları ve alan geometrileri üzerine daha fazla araştırma yapmaya karar verdi. Aynı evrenin güçleri ile, aynı temel kurallara dayanarak oynuyor olup, aralarında sadece yedi yüzyıl bulunan bilimcilerin nasıl birbirinden bu kadar farklı bölgeleri kapsayabildiğini ancak böyle çözebilirdi.

Fark ettiği diğer bir şey de bu kültür insanlarının aralarında ilginç bir çatışmazlık haline ulaşmış olmalarıydı. İrade savaşlarına girişmiyor, üstü örtülü düşmanlıkları saman altından yürütmüyor, söz geçiren konum için rekabete kalkışmıyorlardı. Sanki herkes kendi konumundan ve bütün içindeki sarsılmaz yerinden zaten emin gibiydi. Gündelik şartlardaki akışı başkası pahasına oluşan her şey, alaylı şakalaşmalar da dahil olmak üzere, belli sınırlar arasında bırakılıyor ve hiç kimse hafifsenmiş veya harcanabilir olduğu hissine zorla itilmiyordu. Bütün bunlar sonucunda ortamda, bireyler arası yerleşik karşılıklı güven atmosferi ve verimli işbirliği hakim hale gelmişti. Asu bu atmosferi hem takdir ediyor, hem de inanılmaz rahatlatıcı buluyordu.

Sonra bu konuda bir şey daha hissettiğini fark etti… Yoğun bir imrenme idi bu.

Geçmişte bıraktığı kendi zamanındaki insanlar arasında da benzer bir atmosfer görme özlemi öylesine güçlüydü ki içinde, resmen burnunun direğini sızlatıyordu. Buradaki insanlarda bu denli farkı oluşturan ne ola ki, diye düşünüyordu merakla.

“Olamaz böyle bir iç bayıltıcılık,” diye cızırdadı minik çığırtkan. “Bu insanlar ölmüş! Sadece henüz bunun idrakında değiller. Bozuk örnek bu tipler, oluşturdukları da erdem taslayanların kıvıldaştığı bir bataklık ve kurutulması gerekiyor. Gerçek hayatta diğer herkese fark atabileceğini kanıtlaman gerekir ve skor çakmaya devam etmek zorundasın, yoksa seni ezer geçerler. Hele rekabetsizlik demek hiç ilerleme yok demektir… dır dır dır…”

“Onlar Dawnian,” dedi Rehber’in yumuşak tonlu sesi. “Elinde oyunu kökten değiştiren bir teknoloji varsa, yüksek ahlaki değerler senin için bir sağkalım aracı haline gelir. Bu insanlar yok oluştan kurtuldu, çünkü bu sağkalım aracını önceliğe almak yapılarında vardı. Başkasını umursamak bu toplumun ana kültürel özelliğidir. Özgünlüğe değer verirler. Birbirlerini mecburiyetlerinden yakalayıp köşeye sıkıştırmayı sevmezler. O mecburiyetleri sırf kaldıraç elden gitmesin diye yerinde tutmaya çaba harcamazlar. Buradaki insan profili üzerinde ‘böl ve yönet’ metodu çalışmaz, o tuzağı görür ve girmezler.”

“Bütün bunlar içimde burada kalma isteği uyandırıyor,” dedi Asu.

“Kalabilirsin, teknik olarak mümkün. Diğer alternatiflerden gelen çok sayıda göçmenimiz var zaten. Ancak burada olmak onlar için çok şey fark etmiyor, ta ki kendi saklanan’larını nasıl idare edeceklerini çözene dek. Seninki de nereye gitsen orada aynı hayal kırıklıklarına sebep olmaya devam edecek, ta ki sen onu uyumlayana veya etkisini giderene dek.”

“Buradaki insanların kendi saklanan’larıyla ilişkileri nasıl peki?”

“Onu aç bırakıyorlar, kaçınılmaz olarak. Genel frekansı aşağı çekmek için sürekli uğraşıyor. Bunun insanların dış evrenine yansıması da sürekli denge bozmaya yönelik girişimler, suçluluk triplerine çekme denemeleri, güçlü gördüğünün itibarına saldırarak aşındırma çabaları şeklinde yaşanıyor.”

Ah harika, diye düşündü Asu. Neredeyse yedi yüzyıl ileriye gidiyorsun, uzaya yüzlerce yeni gezegen yerleşimi eklenmiş oluyor, ama insanlar halen doğru rotada kalabilmek için başkalarının yalan ve yanılsama bataklıklarından geçmek zorunda kalıyor.

“Geçen zamanın konuyla ilgisi yok,” diye hatırlattı Rehber. “ÇemberKıran’ın nasıl zamandan bağımsız olduğunu düşün, zamanının tükenmesi diye bir gündemi asla yok. İnsan zihnine de ihtiyaç duyduğu kadar zaman tanınmıştır, sürdüğü kadar sürer.”

“Yaklaşan toplantıda insanlara ne anlatacağız? ÇemberKıran’ı ne diyerek tanıtmalıyız?”

“Direkt gerçek her ne ise onu anlatacağız. Dawnianlar özgün gerçekliğe yaslanır ve onunla işlev görür. Hiçbir özel sunuma gerek yok.”

Floan zihnine ardı ardına düşen kavramların akışını fark etmişti. Doğru anlam çıkarmak için kulak verip dinlemeye başladı. “Rehber mi buralarda?” diye sordu.

Asu ona dönüp gülümsedi. “Evet, bana Dawnian toplum profilini anlatıyordu. Sende de onu algılamak için kalıcı bir kanal açılmış gibi duruyor. Bu çok umut verici bir gelişme.”

“Yine senin sayende,” dedi Floan. “Daha önce onunla hiç bağlantı kurmamıştım ve kurabileceğim de hiç aklımın ucundan geçmemişti.”

“Bunu sen başardın. Ben sadece senin imkansızlığa dair inancını aşmana yardım ettim.”

Floan güldü. “Bundan fazlasını yaptın. Zihnin bir tarafını meşgul tutmak için tartışmalı bir konu aç ki, diğer tarafı bariyerleri kırmak için özgür kalsın? Doğrusu sıkı manevraydı, avcıyı kendi silahıyla vurmak gibi birşeydi.”

Asu sırıttı. “Farkına varmışsın.”

Floan başı ile evetledi. “Bir gözlemim daha var bu arada. Sen düzenli olarak kendi içine dönme alışkanlığı geliştirmişsin. Hatta bazen her şeyin ortasındayken yapıyorsun bunu. O sırada Rehber’i dinlediğin için değil, veya bir deneyim sana karmaşık geldiğinden değil, sadece bu senin normal tarzın olduğu için. Tespitim doğru mu?”

“Evet, bunu ara sıra başkalarından da duyarım. Kafamda çözümlemem, ayıklamam, onarıp düzenlemem gereken şeyler var… Neredeyse sürekli dönüyorlar.”

“Hiçbirini eleştirmiyorum, bunu bilesin. Sadece bir gözlemimi belirttim. Nöro-aktarımdan önce de böyle miydin?”

“Çoğu zaman böyleydim, evet.”

Bir sonraki durakları istasyonun reviriydi. Floan Asu’yu, mineral kristal partikül paketçiklerini merak eden istasyon doktoruyla tanıştırdı.

Asu doktora ilk keşfi yapmış olan nükleer mühendisi anlattı, sonra plazma alan biliminin temel bilgilerini aktardı. Metalurji departmanından malzemeler getirttiler. Asu bir çift yeni elektroliz işlemini hemen kurup doktora plazma partiküllerinin üretilmesine nasıl başlandığını gösterdi.

“Bunun dışında bir de sarmallar haline getirilmiş bakır tel uygulaması var,” diye açıkladı Asu. “Açıkta kalan bir ucu kendi üzerine kıvrık duruyor, sonra tüm tel sarmalını kostik buharında tutuyorsun. Üzerinde koyu renk bir kaplama oluşuyor. Multimetrenin artı ve eksi uçlarını iki ucuna değdirip akış yönü sağlıyorsun. Kaplama boyunca bir plazma alanı oluşuyor ve enerji düz kalan uçtan akıyor. Bu da etkili ağrı kesme ve enflamasyon gidermede kullanılabliyor.”

İstasyon doktoru ana bilgisayara komut verip bilimsel arşivlerin derinliklerine doğru araştırma başlattı. Bu yöntemlerin yedi yüzyılı neden aşıp bugüne gelemediğini merak etmişti. “Zamanın jeopolitik baskıları yüzünden olsa gerek,” diye tahmin yürüttü. “Geldiğiniz çağ insanlığın zihinsel baskılama girişimlerini aşmak zorunda kaldığı bir döneme denk düşüyor. Büyük insan kitleleri, ortak gerçekliğe zihinsel sınırlandırmalarla şekil verme çabalarını resmen yırtarak aşıp geçmiş.”

Ana bilgisayar da benzer sonuçlara vardığını bildirmiş, doktorun tahminini haklı çıkarmıştı. Şimdi bu gelişme yepyeni bir arkeolojik araştırma alanının açılmasına doğru gidecekti. Zira anlaşılan araştırma potansiyeli sunabilecek çok sayıda yeni bilim dalları, patentleme bahanesi altında baskılanarak unutulmaya ve yok oluşa itilmişti.

Şimdi de tekrar keşfedilip gün yüzüne çıkarılmak üzere sabırla beklemekteydiler.

Etiketler: , , ,


Yazar Hakkında

Bu içerik bir konuk yazar tarafından üretilmiştir. Siz de sitemizin konuk yazarlarından biri olabilirsiniz. Yapmanız gereken tek şey, kaleme aldığınız bilimkurgu temalı makale ve öykülerinizi konukyazar@bilimkurgukulubu.com adresine göndermek. Editör onayından geçen yazılarınız burada yayınlanıp binlerce okurun beğenisine sunulacaktır. Gelin bu arşivi birlikte büyütelim...