bilimkurgu kulubu

Çemberkıran

Tarih: 3 Nisan 2018 | Yazar: Konuk Yazar

0

Çemberkıran 11. Bölüm | Özlem Kurdoğlu (Roman)

“Eh, sana söylemiştim,” diye güldü minicik çığırtkan, cızırdayan sesiyle. “Varlığını dağılmadan bir arada tutmak aslında hiç de kolay değildir. Rüyalarından bilirsin o hissi, hani sayı saymak veya telefon numarası çevirmek mümkün olmaz bir türlü, veya sebep-sonuç ilişkileri düzensizdir, tutunamazsın. İnançların olmadık taraflara kayarsa evreninin yapısal bütünlüğü tehlikeye girer, bozunuma uğrayıp dağılır. Hiç düşündün mü, belki de saklanan işgalci diye isim taktığınız o yapı aslında tam da bunu bir arada tutmaya çalışıyordur, siz ona kötülük yaftası yapıştırmakla meşgulken?”

Senin kötülük kaynağı olarak görmüyorum, diye düşündü Asu. Seni acı kaynağı olarak görüyorum. Eğer kendini yürütmek için yarattığın şu sürekli gerilim ve bitmek bilmez tarazlı karşıtlık olmasaydı, seni eğlenceli olarak bile görebilirdim… yani bir nevi. Mevcut halinle önce kendini epey bir elden geçirip düzeltmen gerekiyor, yoksa o durmamı istediğin yerde kalmayı aklımdan bile geçiremem.

“Ölüm böyle ilginç birşeydir işte. Bir an buradasın, sonra bum, bir anda yok olmuşsun. Bu kadar basit.”

Ah, gerçekten mi. Ya suçluluk triplerine sokmaya çalışıyorsun ya da korkutmaya. Üçüncü bir seçeneğin yok mu elinde?

“Hiç yok. Tek üçüncü seçenek yüksek özüne hitap etmektir. O da benim kapsamımın dışındadır.”

Çünkü bu varlığımı kabullenmeyi gerektirir, oysa sen onu küçülterek yol almaya çalışıyorsun.

“O değil, düz anlamıyla söylüyorum. Bildiğin kapsamımın ötesinde yer alır. Ayrıca henüz güvenli şekilde garantilenmemiş bir varlığı nasıl kabullenebilirim?”

Hiçbir şey öyle tamamen güvenlikle garantilenemez. Doldurulmasını beklediğin o boşluğun varoluşla ilgisi yok.

“İyi misin?” diye sordu Rehan.

Asu gözlerini kırpıştırdı, bakışlarını üzerine indirildikleri geniş platformda gezdirerek etrafını taradı. Onlarla birlikte yolculukyapan hasarlı araçtan gelen, hayava yayılmış hidrokarbon yakıt kokusunu alabiliyordu. “Sanırım iyiyim,” dedi. “Kendi ölümümü görmüş olma deneyimiyle başa çıkmaya çalışıyordum. Bu LANCET’in bana kaderimi gösterme biçimi miydi?”

“O ille de senin değişmez kaderin diye birşey yok, sadece mümkün olan çok sayıdaki alternatiften biriydi,” dedi Rehan. “Ve hayır, LANCET’in programlanmasında böyle bir gündemi yoktur. O aksaklık yoluyla iletilmeye çalışılan herhangi bir anlamlı mesaj olduğunu sanmıyorum.”

“Ama Floan onun hatalarında bile izi sürülebilecek bir çeşit mantığı olduğunu söylemişti.”

“Tutarlı bir olay dizgesi hattı anlamında değil o. Daha çok LANCET’in neyi dengelemeye çalıştığına dair ipuçları yakalayıp, kararsızlık halini gidermesini sağlamak için.”

“Pekala,” dedi Asu, “Kendime not: Bir savaş bölgesinde bilim personeli olarak işe girme! Bu ruh halinden çıkmam lazım. Neredeyiz şimdi?”

Rehan portatif cihaza göz atmış, henüz yeterli detayda bilgi ulaşmadığını görmüştü. Zaman Üssünde ortalık tümden karışmıştı herhalde. “Bir uzay gemisinin boş kargo bölümüne benziyor,” dedi. “Yıl 2142.”

“Niye ki?!? Peki şimdi ne yapacağız?”

Floan yere oturmuş, başında bandajın örtmediği bir noktayı kaşıyordu. “Birilerinin varlığımızı tespit edip etmeyeceğini görmek üzere bekleyeceğiz. Eğer şansımız varsa kimseyle iletişime girmek zorunda kalmadan,  ya da olay akışımıza olmadık bir alternatifi çekmekle sonuçlanacak bir harekette bulunmadan, LANCET bizi buradan çıkaracaktır.”

“Gelecekte istenmeyen bir değişikliğe sebep olma kaygısı ile aynı anlama mı geliyor bu?”

“Hayır. O tanım sebep-sonuç sıralamalı olay hatlarının varlığına inanıldığı çağda kaldı. Zamanın fiziksel bir boyut olarak var olmadığının kanıtlanışının öncesinde yani.”

“Zaman sadece insan bilincinin bir algısıdır,” diye ekledi Rehan. Bu algı haricinde nedenselliğe tabi sabit olay hatları yok. Eski çağdayken ‘gelecekte istenmeyen değişikliğe sebep olma’ diye adlandırdığımız şeye, şimdi ‘olay akışı algımıza uygunsuz bir alternatifin sızmasına sebep olmak’ adını veriyoruz.”

“Anlar gibiyim,” dedi Asu, sunulan kavramı gözünde tam canlandırmaya uğraşarak. “Paradoks diye birşeyin aslında varolmaması bu yüzden sanırım; çelişen olaylar birbiriyle aynı paralelde bile değiller. Bu durumda LANCET’in asıl yaptığı da sizlerin ortak algınızdaki olay sıralamanıza çeki düzen vermenizi sağlamak mı? Ve ortak ikna olmuşluklarınızın getirdiği evrenindeki hal şartlarına?”

“İyi tarif.. ve artık kendini de onun içine dahil olmuş sayabilirsin,” dedi Rehan, kendine has gülümsemesiyle. “Çabanın bir parçasını sen de üstlenmiş oldun.”

Floan ekledi. “İlginç olan şu ki, aktif olarak herhangi birşeye çeki düzen vermekten çok, kurulan dengeyi fazla sarsıp bozmamaya özen gösterir halde buluyoruz kendimizi. İnsan zihni halen sebep-sonuç ilişkilerini takip eden eski işletim sistemiyle çalışıyor. Ama gerçeklik kendini bir şekilde onaran bir yapı, yeter ki dozu fazla kaçırıp biz elimizle bozmayalım.”

Floan’ın tanımı Asu’nun zihninde anında başka bir yaklaşıma tercüme olmuştu. “Bu sizin saklanan’ınızın yoldan çıkarma çabasına karşı koyma şekliniz aslında,” diye mırıldandı.

“Anlaşılmadı?”

“Olaylar kabul edilebilir şekilde akıyor aslında, ta ki o saklanan bir şekilde ihtilaf üretip insanın frekansını çarpıtana dek… ki bu torus şeklinde belanın devamını da getiriyor. ÇemberKıran’ın ilk tanıştığımızda bana ilk fark ettirdiği şey buydu.”

Bir metal çınlama sesi duyuldu ve uzak duvarın bir bölümü yana doğru kayarak açılmaya başladı.

“Ah bak şu işe,” dedi Rehan alaycı bir sesle. “Burada bir kapımız varmış meğer.”

Transfer alanının yanar döner renkleri bir kez daha devreye girdi, o kapıdan içeri adım atmaya hazırlanan her kim ise onlarla karşılaşmak zorunda kalmaktan kurtardı onları.

Her şey birbirine karışıp bulanıklaştı.

“ÇemberKıran?” diye düşündü Asu. “Burada misin?”

“Evet doktor,” diye yanıt geldi. “Seninle kalmamı istemiştin, hatırladın mı?”

“Sözünü tuttuğun için sağol. LANCET’den devreleri yanmış lüks gökdelen asansörü gibi davranmayı bırakmasını isteyebilir misin?”

“Rehber şu anda tam da bunu yapıyor. Eğer ben de karışırsam işleri daha kötü hale getirebilirim, çünkü halen öğrenme sürecindeyim.”

“Dış etkenlerin insafında asılı kalmış halde bırakılmayı sevmiyorum.”

“Dış etken diye birşey yok, onların tümü iç etkenlerden gelen yansımalar.”

“Hiç mi yok? Emin misin?”

“Rehber öyle söylüyor ve ben de doğru olduğunu tespit ediyorum.”

“Sadece benim kişisel iç etkenlerimden mi bahsediyoruz? Yoksa toplu bir içsellikten mi? Rehber bunu söylerken hangi genişlikte ele alıyor?”

Bu soruyu Rehber’in kendi yumuşak tonlu sesi devreye girerek yanıtladı. “Kendi algındaki evrenin tanrısı sensin. Diğer herkes de öyle, kendilerininkinde. Onların varlığı değil, ama seninle nasıl etkileştikleri tamamen senden gelip yansıyor.”

A-ha, güzel, diye düşündü Asu. Göreceli yetki alanlarının dağılımına açıklık getirdiğin için teşekkürler.

“ÇemberKıran’ın LANCET ile bağlantı süreci ya sona erdirilmeli, ya da tamamen gerçekleştirilmeli,” diye ilan etti Asu. Aradaki korelasyonun zihnine nereden geldiğini bilmiyordu, ama oradaydı işte ve gün gibi açıktı. “Kararsızlık halinde asılı kalmak varlığı tehlikeye atıyor.”

“Doğrulandı,” dedi Rehber. “Ancak tamamen gerçekleştirmek yerleşik protokollerin aşılmasını gerektiriyor.”

“Saygılarımı sunuyorum, ancak yerleşik protokollerin de güncellenme vakti gelmiş olabilir,” diye hatırlattı Asu. “Aksi halde korumak üzere üretildikleri şeyi bizzat tehlikeye sokabilirler.”

“Bu doğru. Toplu karar gerekiyor.”

“Nasıl olacak? LANCET bizi herhangi bir yere kalıcı olarak indirmekte isteksiz görünüyor.”

Projeksiyon halindeki transfer alanının oluşturduğu yanar döner sis, Asu’nun zihninde arka planı dolduran yorucu bir uğultu gibi sürerken, şimdi bir kez daha yavaş yavaş hafifleyip dağılmaya başlamıştı. Asu vücudunu top gibi sıkıca yummuş olduğunu fark ederek kendine geldi. Yan yatmış, kollarıyla başını sarmıştı.

Yanında ayakta duran ve ona doğru elini uzatan birini fark etti. Yavaşça yerinden doğrulup uzanan eli tuttu.

Üçlü ekip ve yanlarındaki araç bir kez daha geniş bir platformun üzerine iniş yapmıştı, ancak bu seferki aktif olarak vızır vızır çalışılan bir operasyon üssünün parçası gibi duruyordu. Rehan ve Floan, her ikisini de tanıdığı belli olan kişilerce karşılanmıştı. Belli ki birlikte çalıştıkları uzun bir geçmişi paylaşmaktaydılar.

Asu’nun kalkmasına yardım edip karşılayan adam, uzay yolu tarzı bir filmde otoriter ama şefkatli gemi kaptanı rolünü rahatça üstlenebilecek biriydi. “Hoşgeldiniz,” dedi nazik ve güven verici bir gülümsemeyle. “Hareketli Uzay İstasyonu Ancora’dasınız. Ekip üyemizin kurtarma operasyonunda yer almayı kabul ettiğiniz için teşekkürler. Rehber toplu karar için bir araya gelme çağrısında bulundu ve yakında toplanacağız. Şimdi sizler için birşeyler yiyip içme ve dinlenme vakti.”

Rehan da yaklaşmış ve bir elini Asu’nun omuzuna koymuştu. “Burası bizim geldiğimiz zaman koordinatı ve benim göreve çıktığım başlangıç noktam,” dedi kendine has gülümsemesiyle. “Bana sorarsan gidip biraz dinlenelim ve rahatlayalım, ne de olsa sonuna kadar hak ettik.”

Etiketler: , , ,


Yazar Hakkında

Bu içerik bir konuk yazar tarafından üretilmiştir. Siz de sitemizin konuk yazarlarından biri olabilirsiniz. Yapmanız gereken tek şey, kaleme aldığınız bilimkurgu temalı makale ve öykülerinizi konukyazar@bilimkurgukulubu.com adresine göndermek. Editör onayından geçen yazılarınız burada yayınlanıp binlerce okurun beğenisine sunulacaktır. Gelin bu arşivi birlikte büyütelim...