bilimkurgu kulubu

Arayıcı Günlükleri Arayıcı Günlükleri

Tarih: 20 Şubat 2019 | Yazar: Cem Can

0

Arayıcı Günlükleri 7. Bölüm | Cem Can (Roman)

Konsey üyesi Benjamin, toplantı salonunundaki büyük masanın baş köşesine kurulmuş bekliyordu. İri ve güçlü parmaklı elleri ile antika ahşap masanın kenarı ile oynuyor, yüzündeki gergin ifadeden kurtulmaya çalışıyordu. Cep terminalinden yardımcısı Hunter’ı aradı.

“Talebim iletildi mi? Herkes katılıyor mu?”

Alacağı cevaptan şüphesi yoktu.

“Evet, efendim. Yaklaşık yarım saat sonra tüm konsey orada olacak.”

İri adam masanın başında gülümsedi. Ortada ilginç bir mesaj vardı ve bunu onlara iletirken toplantıya katılacaklarını garanti altına alacak şekilde süslemişti.  Konsey üyeleri dünya sınırları konusunda her zaman hassas olmuştu ve Benjamin bu düşüncelerini devam ettireceklerinden şüphe duymuyordu. Her birinin ataları bundan önceki yüzyıllarda dünyayı yönetmişti ve her ne kadar orada olmasalar da hâlâ öyle hissetmek, hiçbir şeyin değişmediğini bilmek onları rahatlatıyordu.

Toplantı salonu genişti, herkesin oturacağı yer çok önceden belirlenmişti ve bu gelenek yıllardır uygulanıyordu. Konsey üyesi etrafına baktı. Odanın giriş bölümünün kenarında  yer alan, neredeyse bir adam büyüklüğündeki mekanik sarkaçlı saat on bire çeyrek kalayı gösteriyordu.

“Büyük Kaçış” sonrası ay üssüne yerleştikleri ilk zamanlardan beri sarkaçlı saatin orada durduğunu biliyordu. Mekanik alet salgınlar başladığında dünyada olmalıydı. Tanık olduğu şeyleri düşündü. Basit bir grip virüsü ve onun melezleri yüzünden ölen milyarlarca insanı hayal etmeye çalıştı. Bu şey yaşananlara şahit olmuş ve bir şekilde o dönemi atlatarak şimdiki yerine yerleşmişti. Bu zamanda böyle ahşap ve mekanik işçiliği bulmak neredeyse imkansızdı.

Artık ağaçlar el işçiliğine dayanacak kadar kuvvetli olmuyordu. Konsey’in hâlâ elinde tuttuğu topraklarda yetişen ürünler dışında bitkisel bir şeyler yetiştirmek neredeyse imkânsızdı. Bu yıllardır Mars Kolonisini rahatsız eden bir gerçekti ve uygun zaman geldiğinde bu durumu değiştirmek isteyeceklerinden hiç şüphe duymuyordu. Her ne kadar yapılan anlaşmalar karşılıklı çıkarlara dayanıyorsa da Mars’ın onlara olan bağımlılığın azalması hiç işlerine gelmezdi.

Benjamin, sarkaçlı saatin ritmine ayak uydurdu. Parmakları ile masaya vuruyordu. Konsey üyelerinin erken gelmek gibi bir alışkanlıkları asla olmamıştı ve bugün de bu tavır değişmemişti.

Saat 11 defa çaldı. Birkaç saniye sonra salonun kapısı açıldı. Altı adam birbiri ardına içeri girdi ve yerlerine oturdu. Konsey toplantısı başlıyordu.

Ay’ın sahibi, Dünya’nın kullanılabilir bölümlerinin efendileri yedi ailenin temsilcisi bir aradaydı. Yaşanan onca kargaşa, savaş ve felaketten sonra bile yerlerini korumayı başarmışlardı. Babadan oğula geçen, nesiller boyunca devam eden bir mevki. Dünya’da dağınık halde yaşayan insanlar üzerinde kendilerini kabul ettirmelerini, Mars Kolonisi ile anlaşmaya varılmasını ve dünyanın önemli bölgelerini kontrol etmelerini sağlayan bir statü.

Sessizliği, siyah cübbesinin üzerinde sarı piramit işlemesi olan konsey üyesi Omar bozdu.

“Umarım bizi buraya toplamak için önemli bir sebebin vardır, Benjamin.”

İri adam oturduğu yerde doğruldu, sandalyesi gıcırdadı.

“Çok ilginç bir sinyal yakaladık.”

Kimseden ses çıkmıyor, Benjamin’in devam etmesini bekliyorlardı. Elindeki terminali masaya koydu ve çalıştırdı.

“Başaramadınız,” dedi dijital bir ses.

“Bu kayıt bir şey ifade etmiyor, genç adam,” dedi yaşlı bir konsey üyesi. Üzerindeki cübbede kırmızı bir gül işlemesi vardı.

“Öncelikle bunun nereden geldiğine bakmalıyız.”

Tekrar sessizlik oldu odada.

“Bu kayıt insansız bir Mars maden mekiğinden geliyor.”

“Yine de bir şey ifade etmiyor,” diye araya girdi yaşlı adam. “Kendi iç iletişimleri olabilir.”

“İlginç olan, bu sinyal tüm Güneş Sistemi’ne yayılacak şekilde gönderiliyordu. Kendi frekansları üzerinden yapılmamıştı ve insansız bir aracın böyle bir kayıt tutması anlamsız.“

“Sistemsel bir hata olabilir,” dedi Omar.

“Ataların kadar acelecisin. Şimdi işleri daha da ilginçleştirecek olan şeyi dinlemenizi istiyorum. Bu mesajın hemen arkasından alınan ikinci bir sinyal.”

Benjamin, masadaki cihazı tekrar çalıştırdı.

“Kontrolü ele almanın zamanı geldi.”

Konsey üyelerinin bir kaçı şaşkınlıklarını gizleyememişti. Omar halâ ilgisiz gözüküyordu.İhtiyar Stefan ciddiyetini koruyordu. “Ne demek istiyorsun?” diye sordu cihazı çalıştıran adama.

“Bir planları olduğunu düşünüyorum. Standart frekanslarını dinlediğimizi biliyorlar, insanlı araçlar da çok dikkat çekici. En ufak hareketlerinde devriye mekiklerimize yakalanırlar. Bana kalırsa bu insansız araçlar ile bir şey test ediyorlar. Bizi devre dışı bırakacak, dünyaya istedikleri gibi müdahale edebilecekler.”

“Saçma,” dedi Stefan. “Anlaşmaları bozmak işlerine gelmez. Hala kendilerini idare edebilecek kadar gıda sağlayamıyorlar. Ayrıca nüfusumuz dünyadakilerle birlikte onların neredeyse 5 katı. Bizi tehdit etmeleri veya saldırmaları anlamsız.”

“Peki ya ellerinde yasak teknoloji varsa ve nüfusun önemi yoksa?”

Omar, bir kahkaha attı. “Sonunda ağzındaki baklayı çıkardın. Yine senin eski masal kitaplarında anlatılanlara bağladın konuyu. Yasak teknoloji, Nefes Almayanlar.”

Benjamin, elini sertçe masaya vurdu. Herkes olduğu yerde sıçradı.

“Nefes Almayanlar gerçek. Dünya’nın bu hale gelmesinden onlar sorumluydu ve atalarımız o teknolojiyi yasakladı. Her yerden sildiler, yok ettiler, gönderdiler. Bir daha ulaşılamayacak bir yere kaldırdılar.”

“Demek istediğin Mars Kolonisi onları buldu mu? Yasak teknolojiyi mi kullanıyorlar?” diye sordu Stefan.

“Elimde bir kanıt yok ama mümkün. İnsan üstünlüğü bizdeyken bu kadar tehditkâr bir mesaj göndermenin nasıl bir anlamı olabilir ki? Bir şeylere güveniyorlar.”

“Tamamen bir yanlış anlaşılmadan ibaret olabilir,” dedi ihtiyar adam. “Acele karar vermemeliyiz.”

“Bence herşey karşımdaki hayalperestin uydurması,” diyerek araya girdi Omar. Stefan eliyle susmasını işaret etti ve konuşmasına devam etti. “Aldığım istihbaratlar koloni hayatının olağan akışında olduğu yönünde. Herhangi bir anormallik bildirilmedi.”

“Bence istihbaratınızı gözden geçirseniz iyi olacak Stefan.”

Diğer üyeler bu tepki karşısında kendi aralarında konuşmaya başlamıştı. Benjamin giderek daha da hırçınlaşıyordu.

“Elinizde aksi bir istihbarat varsa paylaşmanızı öneririm,” dedi cübbesinde lacivert göz işlemesi olan adam.

“Henüz yok ama olacak. Sizin adamlarınızdan çok daha iyi konumda ajanlarım var. Bir sonraki konseye daha kesin istihbarat bilgileri ile geleceğime emin olabilirsiniz.”

“Kesin bilgiler elde edene kadar beklemeyi öneriyorum,” dedi Stefan.

“Bana kalırsa en iyi savunma saldırıdır. Onlar istediklerini elde etmeden biz üstlerine gidelim.”

“Oylamaya sunuyorum o halde. Bekleyelim diyenler.”

Masa etrafındaki konsey üyelerinin tamamı el kaldırdı.

“Kabul edilmiştir. Üzgünüm genç adam, daha kesin kanıtlar ile gelene kadar bir şey yapmayacağız.”

“Sizi salaklar,” diye bağırdı Benjamin. Omar, ayağa kalkmıştı. Gülümsedi. “Masallara inanan bir çocuksun. Şu aptal kitapları okumayı bırakmalısın. Özellikle de atalarının yazdığını düşündüğün “Büyük Kitabı”. Onlar da en az senin kadar çatlakmış.”

Benjamin, hırsla üzerine atıldı. Konsey üyeleri iri yarı adamı güçlükle tutarak koltuğuna oturttular.

“Yeter,” diye bağırdı ihtiyar. “Konsey sona ermiştir.”

“Önümüzde başka seçenekler varken insanlarımızı riske atıp bir savaşa sokmamızı beklemiyordun değil mi?” diye sordu mavi göz arması taşıyan konsey üyesi yanından geçerken. Diğerleri ise tek kelime etmeden odayı terk etti.

Benjamin, herkes çıktıktan sonra bir süre daha sessizce oturdu. Ardından hızlı adımlarla çıkışa yöneldi. Önündeki metal kapı otomatik bir şekilde açıldı. Eski moda olsaydı çıkarken kesinlikle kapıyı tüm gücüyle kapatır ve çıkan sesi herkesin duymasını sağlardı. Sinirini bastıramıyordu.

Metalik koridorda ilerleyerek çalışma odasına geçti. Sakinleşmek için kendisine bir bardak içki doldurarak koltuğuna oturdu. Kapısının önünde biri içeri girmek için izin istiyordu.

“Şimdi olmaz,” yazdı masasındaki ekrana ve mesaj kapının önünde belirdi.

“Kripteks mesajınız var, efendim,” cevabı hızlıca önüne yansıdı. Benjamin düğmeye basarak kapıyı açtı ve haberci kapıda belirdi. Hızla masaya yaklaşarak selam verdi ve elindeki silindiri bıraktı.

İri adam önünde duran kriptekse baktı. Bazı şeyler hiç değişmiyordu. Yüzlerce yıl önce üstad Da Vinci’nin tasarladığı kripteksin minyatür bir versiyonuydu elinde tuttuğu. Dış görünüşü aynıydı ama içi babası tarafından geliştirilmişti. Yıllardır aile içinde kullanılırdı.

Parmaklarını silindirin üzerinde dolaştırdı. Anahtar mekanizması tarih kokuyordu ancak içeriği değişmişti. Dökülen sirkeyle silinen papirüsün yerini dijital veri ve onu yakabilecek tetik mekanizması almıştı. Kripteksin üzerindeki harflere baktı. Mesaj Yüzbaşı Hunter’dan geliyordu.

Anahtar kelimeyi halkaları çevirerek parolayı oluşturdu ve dijital veriyi kendi terminaline yerleştirdi. Ekranda on farklı kareden oluşan sisli bir yerin kayıtları vardı. Hareket eden askerlerin zırh kameralarından alınan görüntülere benziyordu. Yüksek bir bina ve biraz duman. İçeri giriş, çatışma, biraz daha duman ve görüntülerin sırayla yok olması. 10 karenin sonuncusunda ekranda belli belirsiz bir kadın yüzü.

Cep terminalinden Yüzbaşı Hunter’ı aradı.

“Şu an neye bakıyorum John?”

“Dünya’da 10 adamımızı öldüren birine efendim.”

“Mars Kolonisinden mi?”

“Görüntüyü biraz daha detaylı inceliyoruz efendim. Elde edebildiğimiz bilgiye göre koloniden değil.”

“Eğitimli adamlarımızı dakikalar içinde öldüren bu kadın kim peki?”

Etiketler: , , ,


Yazar Hakkında

Üniversite tezini robotlar üzerine vermiş bir bilgisayar mühendisi. Kılıcın yolunda ilerleyen, an itibariyle 2. Dan bir kendocu. Müzik tutkunu ve bilim kurgu hayranı. Kurduğu hayalleri yazıya dökmeye çalışan bir hayalperest."Ben bu dünyayı değiştiremeyeceğimi biliyordum; o yüzden başka dünyalara gittim." - PKD