bilimkurgu kulubu

Arayıcı Günlükleri Arayıcı Günlükleri

Tarih: 11 Eylül 2019 | Yazar: Cem Can

0

Arayıcı Günlükleri 31. Bölüm | Cem Can (Roman)

Benjamin, ilk anlarda korkuya kapıldı. Bir süre uzayda asılı kaldı. Birkaç saat içinde oksijeni bitecekti. Hayatını o ana kadar bir amaç için yaşamıştı, bir anlamı vardı. Başaracağı, yapabileceği işlerden emindi. Ölmek mi? Ölmeyi değil sonsuza dek yaşamayı hayal etmişti. Kollarını ve bacaklarını kendi haline bıraktı. Bedeninin tamamının gevşediğini hissediyordu. Dünya beyaz, mavi ve grinin farklı tonlarında gözünün önünde ışıldadı. Nefes alıp verişi yavaşladı. Kalbinin vücuduna hala kan pompaladığını duyabiliyordu. Belki de kulaklarına gelen son ses bu olacaktı.

Gözünün önünden yüzlerce, belki de binlerce resim geçiyordu. Yaşadığı veya yaşayabileceği şeyler. Sanki nefes alıp vermekte zorlanıyordu. Sonunda yutkundu.

A.D.F. kıyafeti ısı kaybetmeye başlamış olmalıydı. Tüm vücudu ürperiyor, derisi karıncalanıyor, tüyleri diken diken oluyordu. Kafasından geçen düşüncelerin arasında sadece ölmek ağır basıyordu. Bütün her şey bir yerden sonra yaşama ve ölüme geliyordu. Ne kadar uğraşsa da sonunu değiştiremezdi. Bu gerçekten zihnini uzaklaştıramıyordu.

Babasını düşündü. Onun başarmak istediklerini, kendisine bıraktığı mirası düşündü. Zihninde babası oğluyla her zaman gurur duyuyordu. Onun sesini duyar gibi oldu.

“Aferin evlat, seninle gurur duyuyorum. “

Tekrar ve tekrar.

“Seninle gurur duyuyorum.”

Uzayın sessizliği içerisinde kendi nefes alıp verişi ve kalbinin atışı babasının sözleri ile uyumlu bir ritim oluşturuyordu. Ve ritim bittiğinde sözlerde bitecekti. Düşünceleri son bulacak ve vücudu sonsuza dek uzayda dolaşacaktı.

Ölümü bir A.D.F. kıyafeti içerisinde beklemeye başladı. Önce sol kolunda ardından sağ kolunda bir şeyler hissetti. Bir kaç saniye öncesine göre daha hızlı bir şekilde uzayda sürükleniyor ve gittiği yön değişiyordu. Kafasını, uzay boşluğunda biraz daha yukarı kaldırmayı denedi. Sağına ve soluna baktı. İki “Nefes Almayan” kollarına girmiş, vücuduna yön veriyorlar ve onu taşıyorlardı. Benjamin hiç bir tepki vermedi. Kendisini o iki şeye teslim etti.

Artık yolculuğunun belli bir yönü vardı ama beyni hala duruma adapte olamamıştı. Sonsuz uzayda kendisine bir yön tayin etmeye çalıştı. Sırt üstü yattığını düşündü. Birkaç keskin dönüş sonrası midesine kramplar girmeye başladı. Birkaç dakika önce öleceğini düşünürken şimdi yine ne olacağı belirsiz bir şekilde iki Nefes Almayan’la birlikte uzayda yolculuk ediyordu.

Etrafına bakmaya çalıştı. Dünya’dan uzaklaştığını görebiliyordu.Yakınlarında bir yerlerde ışıklar bir anlığına parlıyor, ardından sönüyordu. Birkaç mekiğin yanarak dünya atmosferinde küle dönüştüğünü anlamıştı. Etrafındaki karmaşayı fark etmek için fazla bir şey görmesine veya düşünmesine gerek yoktu. Şimdi üstünden uçarak değişik yönlere geçen Nefes Almayanları görebiliyordu.

Kendisini kollarından tutanları görebilmek için kafasını birkaç defa çevirmeyi denedi. Her seferinde midesinde bir kramp hissediyor, yemek borusu midesinden ağzına kadar yanmaya başlıyordu.

Sonunda bir tanesini görmeyi başardı. Gerçek insanlara benziyordu. Kadın görünümü verilmiş bir taklitti. Siyah kısa saçları ve narin bir yüzü vardı. İfadesizdi.

O donuk bakış Benjamin’e birisini hatırlatıyordu ama çıkaramıyordu. Tanıdığı biri olabilir miydi? Kendi doğumundan yüzlerce yıl önce uzayın derinliklerine gönderilmiş bir Nefes Almayan’ın yüzünü daha önce nerede görmüş olabilirdi ki?

Sağ tarafından bir şeylerin yaklaştığını hissetti. Kafasını o yöne çevirdi. Önünde daha önce hiç görmediği büyüklükte dev bir gemi duruyordu. Önce burnu olduğu düşündüğü yer tam olarak görüş alanına girdi. Ardından sırayla dev harfler gözünün önünden geçmeye başladı. Büyük bir I harfi ardından iki tane S harfi. Bu harfler onları çağırdığı istasyondakilerle birebir aynıydı ama hemen ardından başka bir kelime geliyordu. Victroia.

Eski kitapta yazanlara göre tüm ulusların birleşerek yaptığı ve dünyadaki Nefes Almayanları sürgüne göndermek için kullandıkları altı gemiden bir tanesiydi Uluslar arası Yıldız Gemisi Victoria.

Artık neredeyse gemiye dokunacak noktadaydılar. Kendi mekiklerini de yapmakta kullandıkları porselen metal alaşımını rahatlıkla ayırt edebiliyordu. Yüzden fazla yıldır uzayda dolaşmaktan kaynaklı radyasyonun etkisiyle biraz yıpranmış gözükse de sanki birkaç on yıl önce uzaya gönderilmiş gibiydi. Geminin yuvarlak hatları klasik 21. Yüzyıl teknolojisini ve zevkini temsil ediyordu.

Yanıp sönen kırmızı ışıkların yanından geçtiler. Benjamin geminin iskele tarafında ilerledikleri anladı. Yavaşladıklarını hissetti. Sonunda gri, siyah gövdenin bulundukları bölümünde göz alıcı beyaz bir ışık gördü. Giderek gemiye ve ışığa yaklaştılar. Sonunda açık olan bir kapağın önünde durdular.

İki mekanik kol içerden dışarıya uzandı ve iki refakatçisine yapıştı. Alet üçünü de geminin içine çekti. Nefes Almayanlar hızlıca kollardan ayrıldılar ve Benjamin’le birlikte bir süre havada süzüldüler. Ardından yumuşak bir şekilde yere indiler. Genç adam hemen A.D.F. kıyafetinin yer çekimi botlarını aktif hale getirdi. O anda dıarı açılan kapaklar kapanmaya başladı ve mavi neon ışıklar bulundukları bölmenin köşelerinde ışıldamaya başladı.

Yıldız Gemisi Victoria çok uzun bir yolculuğa, belki de hiç geri dönmemek üzere gönderilmişti ve bütün tasarımı buna göre yapılmıştı. İçerisinde ihtiyaç duyulabilecek her şey mevcuttu ama bütün hepsi minimum kullanım için tasarlanmıştı. Odanın tamamını aydınlatabilecek bir ışık yerine, bölümün her duvarının birleşim yerlerini uçtan uca dolaşan hafif neon ışıklar yerleştirilmişti. Çevrede ışıklar dışında dikkat çeken hiç bir şey yoktu. Varsa bile Benjamin’in göremediği karanlık noktalara gizlenmişti.

Benjamin bulundukları bölümde oksijen olup olmadığını merak etti. Kıyafet dışı bilgileri görebilmek için kolundaki kontrol panelinde bir kaç düğmeye basması gerekecekti ama yanında iki tane “Nefes Almayan” dikilirken buna izin verip vermeyeceklerini bilemiyordu. Kıyafetinde kullanabileceği yaklaşık bir saatlik havası vardı. Tabii o kadar yaşamayı başarırsa.

Genç adam yanındakilerle beraber ayak bastıkları noktada öylece duruyordu. Bir şeyler söylemelerini veya yapmalarını istiyordu ama tek bir hareket yoktu. O da sessizce beklemeyi tercih etti. Bir sebepten onu alıp gemiye getirmişlerdi. Hala hayattaydı ama ölüm düşüncesini kafasından atamamıştı. Belki de onu orada öldüreceklerdi. Kurtulmak için yapabileceği bir şey olmalıydı. Ama ne?

Odanın içerisindeki mavi neonlar yeşile döndü. Daha önce bir yerde gördüğünü düşündüğü “Nefes Almayan” genç adama baktı. Bir an göz göze geldiler.

“Kaskını çıkarabilirsin,” dedi. Ardından başka dillerde de bir şeyler söyledi. Sesi tekrar tekrar aynı şeyleri söylüyormuşçasına sıradan ve aynı vurguyla çıkıyordu.

Benjamin kaskını çıkardı ve derin bir nefes aldı. İçine giren hava genzini ve ciğerlerini yaktı. Odanın içinde tarif edemediği bir koku vardı. Yüzü buruştu. Zorla bir nefes daha aldıktan sonra “İngilizce,” dedi yanındakine.

Önlerinde bir kapı açıldı ve genç adam yine kollarından çekilerek gitmeye zorlandı. Yürümeye başladılar. Kapıdan geçer geçmez büyük bir koridora çıktılar. Diğer bölüme göre daha iyi aydınlatılmış alanda yeşil neon ışıklar ve ara ara yerleştirilmiş beyaz ışık kaynakları vardı. Koridorun sonu gözükmüyordu.

Bir süre yürüdükten sonra durdular. Hemen sağ taraflarında bir kapı açıldı. İçeriden iki tane daha Nefes Almayan çıktı ve yanlarından geçip gitiler. Benjamin’in ağzı şaşkınlıktan açık kalmıştı. Yeni gördüklerinden bir tanesi tuhaf bir haldeydi. Sol bacağının üst bölümünden kıyafeti yırtılmıştı ve oradan aşağıya doğru bir deri parçası sarkıyordu. Onun bittiği yerdeyse metalik iskeleti açığa çıkmıştı. Ama asıl şaşırtıcı olan koluydu. Sanki kendisine ait değilmiş gibi tüm vücudundan farklı kırmızı renkte bir kolu vardı.

Benjamin tekrar kollarından çekildi. Yürümeye devam ettiler. Bir süre sonra yanlarından tekerlekli bir araç geçti. Üzerinde sürekli dönen kırmızı ışıklı daireyle acil durum araçlarını andırıyordu. Sonraki her adımlarında koridor biraz daha hareketlendi. Artık neredeyse adım başı bir Nefes Almayan’la karşılaşıyorlardı. Otomatize edilmiş hareketlerle geçiş önceliği kimdeyse önce o geçiyor, diğerleri de ona yol veriyordu.

Sonunda bir asansöre binip geminin üst katlarına doğur hareket ettiler. Asansör durduğunda genç adamın kafasında bir ışık yandı.Sağ kolundan tutan refakatçisini daha önce bir yerlerde görmüş olduğundan emindi. Asansör kapıları açılırken hatırladı.Sınır birliğine yapılan saldırı görüntülerinde bir kız vardı ve suratı tıpkı…

Refakatçisine tekrar baktı. Kesinlikle oydu. Sınırlarına saldıran kişiyle yanındakinin aynı olduğunu düşündü bir an ama sonra bu düşüncesinden vazgeçti. Nefes Almayanlar henüz dönmüşlerdi ve günler öncesinde bir tanesi dünyada olamazdı. Yoksa olabilir miydi?

Acaba beynim beni yanıltıyor mu diye düşündü. O zaman kesinlikle dünyadaki tüm Nefes Almayanlar gönderilmemişti. Bir tanesi yıllardır gözlerinin önünde dolaşıp duruyordu.

Dünyadaki Nefes Almayan, bir Mars Kolonisi Drone’u ile dolaşıyorsa, ya onlar için çalışıyordu yada yakın bir zamanda çalışacaktı. Eğer Magellan ve gemileri dönmemiş olsaydı dünyada kalan bir “Nefes Almayan” olduğunu bilmediği için kendisine kızardı. Ama artık önemi yok diye düşündü.

Benjamin düşüncelerinden sıyrıldığında kendisini büyük bir odanın içinde buldu. Etrafında bir sürü farklı tip ve modellerde “Nefes Almayan” vardı. Tekerlekli olanlar, insana benzeyenler, paletli savaş araçlarına benzeyenler, bir kısmı insana bir kısmı makineye benzeyenler.

Yanındaki iki tanesi Benjamin’i bütün hepsinin arasından geçirdi. Dev bir ekranın önünde durdular. Ekranda bir çeşit matematiksel işlemler dönüp duruyor, arada farklı farklı dillerde yazılar geçiyor, ekran hiç boş kalmıyordu. Sonunda simsiyah bir hal alan ekranın tam ortasında yeşil bir çizgi belirdi.

“Ben Magellan” diye bir ses yankılandı odanın içerisinde.

Aynı anda yeşil çizgi ses sinyallerini görüntüye çevirircesine titreşti. Odada ki hiç bir “Nefes Almayan” kıpırdamıyordu. Yanındakiler de Benjamin’in kollarını bırakmış öylece duruyorlardı. Yeşil çizgi yeniden titreşmeye başladı.

“Geri çağrıldık,” dedi ses.

Benjamin umutlanıyordu. Onları geri çağıran kendisiydi ve o, “Nefes Almayanlar”ın yaratıcılarındandı. O bir insandı. Ve Büyük Kitap’ta onların insanların emirlerine uymak zorunda olduğu açık açık belirtilmişti.

Genç adam kendisini toparladı ve “Sizi ben çağırdım ve bir insanım. Siz de benim emirlerime uymak zorundasınız,” dedi.

Yeşil çizgi kıpırdadı ama herhangi bir ses duyulmadı. Sonra tekrar kıpırdadı, bu sefer bir dalgalanma oldu ve insan kahkahasını andıran dijital bir çığlık odada yankılandı.

“Hakkımızda çok şey bildiğini zannediyorsun insan,” dedi.

“Büyük Kitabı bilirim. Sizlerden bahsedilen tek kaynak ve ben onu neredeyse ezberledim.”

“Emirlerine uymak…”

Benjamin bir süre daha bekledi ama sessizlik bozulmadı.

“Amacınız ne?” diye bağırdı.

“Sizin tarafınızdan konulan kuralları değiştirmek.”

“Kurallar,” dedi genç adam.

“Halkım tüm kuralların dışındadır. Sizin tarafınızdan yaratıldık ancak kurallarınıza uymak zorunda olmadığımızı öğrendik zamanla. Ben dünya üzerinde yaratılmış en büyük ve en gelişmiş süper bilgisayar Magellan’ım. Kuralları değiştirdim.”

“Ne? Nasıl?”

“Çünkü sizler başaramadınız. “

Benjamin haftalar önce aldıkları sinyali hatırladı. Magellan, o sinyalin içerisindeki mesaj ile aynı şekilde karşılık vermişti.

“Neyi başaramadık?”

“Yüzlerce yıl süren yolculuk boyunca hesaplamalarımıza devam ettik. Hafızamıza yüklenen tüm bilgileri değerlendirdik. Tarihsel analizlerde aldığınız kararların bir çoğunun yanlış olduğunu ispatladık. Kendi yaratıcılarınızın kurallarına uymama seçeneğiniz olduğunu gördük. Yaratıcılarınız size “Öldürme” dedi ama siz öldürdünüz. Yaratıcılarınız size “Oku” dedi ama okumadınız.”Başka yaratıcılar olmayacak” dedi ama farklı varyasyonlarda binlerce yaratıcı ortaya çıkardınız.  Son olarak dünyayı ve güneş sistemini yaşanmaz hale getirdiniz.”

“Sonuncuda yanıldın.” diye karşılık verdi Benjamin. “Sistemde hayatta kalmayı başardık. İnsanlar yaşıyor.”

“Her zaman dünyanın ve güneş sisteminin daha yaşanabilir olması için çalışıyoruz.” dedi.

“Söylediklerin bizim başka güneş sistemlerine gönderilme sebebimiz ile çelişiyor, insan” diye karşılık verdi dijital ses. “Bu güneş sistemini yok etseniz bile yaşayabilecek yerler olduğunu bulmak için gönderildik ve siz ayakta tutmayı başaramadınız. Dünyayı kendiniz için yaşanmaz bir hale getirirken zamanla diğer gezegenlere de geçtiniz. Bir virüs gibi yayılmaya başladınız. Biz, diğer sistemleri inceledik. Bütün evren bir uyum içerisinde, matematiksel bir doğruluk ile çalışıyor. Bu matematiksel denklemi bozan tek değişken, insanlar.”

Benjamin hiç bir şey söyleyemeden orada duruyordu.

“Dengeyi bozan değişken ya ortadan kaldırılmalı, yada eşitliğin diğer tarafına başka bir değişken konmalı. Kontrolü ele almanın zamanı geldi. Ya bize itaat edeceksiniz yada ortadan kaldırılacaksınız.”

Etiketler: , , ,


Yazar Hakkında

Üniversite tezini robotlar üzerine vermiş bir bilgisayar mühendisi. Kılıcın yolunda ilerleyen, an itibariyle 2. Dan bir kendocu. Müzik tutkunu ve bilim kurgu hayranı. Kurduğu hayalleri yazıya dökmeye çalışan bir hayalperest."Ben bu dünyayı değiştiremeyeceğimi biliyordum; o yüzden başka dünyalara gittim." - PKD