bilimkurgu kulubu

Arayıcı Günlükleri Arayıcı Günlükleri

Tarih: 4 Eylül 2019 | Yazar: Cem Can

0

Arayıcı Günlükleri 30. Bölüm | Cem Can (Roman)

Benjamin hızlı adımlarla koridoru geçti. Maginus kraterinde bulunan limana gitmek için mini aracına bindi ve son sürat ilerledi. Limana girer girmez tekrar Yüzbaşı Hunter’la konuştu. Hazırlanan mekiğin hangi rampada olduğunu öğrenir öğrenmez önündeki yoldan kuzeye döndü.

Kratere giden yolun eskiden oraya gelen turistlere özel olarak yapılmış cam tavanından kendi mekiklerinin Mars gemilerine başlattığı saldırıyı görebiliyordu. İlk birkaç saniye ufak patlamalar oldu. Ardından daha büyük ışıklar gözlerini kamaştırdı. Kolonidekiler de tereddütsüz karşılık vermişlerdi.

Kayıplar olacaktı ama önemi yoktu. Karşılarına çıkacak olan tüm Mars gemilerini yok edebilecek güce sahip olduklarından emindi.

Birkaç dönüşü daha atlatıp cam tavanlı yoldan çıktıktan hemen sonra limanın kuzey bölgesine girdi. Yüzbaşı Hunter, A.D.F. kıyafetlerini giymiş kendisini bekliyordu. Aracın arka tarafına geçti ve kıyafetlerini giydi. Son olarak kaskını kafasına geçirdi. Hızla dışarı çıktı.

Genel iletişim kanalında konuşmaya başladı.

“Yüzbaşı, hazırsanız beni hızlıca istasyona götüreceksiniz. Sonra geri dönebilirsiniz.”

Hunter şaşırmıştı.

“Geri mi döneceğim?”

“Evet. Bu bir emirdir.”

“Peki ya siz efendim?”

“Mekikten istasyona iki saatlik hava pompalayacağız. Ben sizi çağırdığımda veya iki saat dolduğunda gelip beni alırsın.”

“Emredersiniz.”

Birlikte rampada bekleyen mekiğe doğru yürümeye başladılar. Bir süre sonra Yüzbaşı Hunter olduğu yerde kaldı. Gözlerinin önünde olanlara inanamıyordu. Uzay boşluğunda görüp görebileceği en tuhaf şeylere şahit oluyordu. Kendi mekikleri ve mars araçları üzerinde ilerleyen devasa boyutlardaki gemi bile onu o an gördükleri kadar şaşırtmamıştı.

Sağda solda uçuşan insanlar vardı. Bir patlama etkisiyle etrafa savrulan değil, bilinçli şekilde etrafta gördükleri her gemiye doğru ilerleyen insanlardı bunlar ve hiç biri A.D.F. kıyafeti giymiyordu.

“İnsan uzay boşluğunda nefes alamaz ya da nefesini o kadar uzun süre tutamaz ki,” diye mırıldandı.

Benjamin, iletişim hattı açık bağırıyordu.

“Hayır, hayır sizi aptallar. Bizim mekiklerimize değil, Mars’ınkilere saldıracaksınız. Sizi ben çağırdım.”

O an iki adam göz göze geldi.

“Yüzbaşı! Şaşırmayı bırakıp tam gaz istasyona gitmeliyiz.”

Birlikte mekiğe bindiler. Karmaşanın tam tersi yönde ilerlediler. Yol boyunca hiçbir şey konuşmadan istasyona ulaştılar. Benjamin, hızla araçtan dışarı süzüldü. Oksijen tankının ikmal borusunu istasyona yerleştirdi. Yüzbaşı’ya eliyle tamam işareti yaptı. Pilot oturduğu yerde birkaç düğmeye basarak oksijen aktarımını başlattı.

Hunter, bir taraftan olan biteni izliyor diğer taraftan da ne kadar oksijen aktardığını kontrol ediyordu. Etrafta Araç Dışı Faaliyet kıyafetleri olmadan uçuşan adamlar hedefledikleri mekiklere son sürat ulaşıyor ardından onları yakalıyor ve içlerine giriyorlardı.

“İmkansız,” dedi.

“Anlaşılmadı Yüzbaşı.”

“Son otuz saniye,” diye karşılık verdi, ne diyeceğini bilemez bir şekilde.

“Tamamdır. Kapattığında haber ver bağlantıyı sökeyim. Sonra hemen üsse dön ve benden haber bekle.”

Önündeki ibreler olması gereken yere geldiğinde Yüzbaşı eliyle tamam işareti yaptı. Benjamin aktarım borusunu çıkardı. Hızla istasyona girdi ve kapağı mühürledi. Girdiği odanın duvarında bulunan basınç düğmesine bastı. Küçük yeşil ışık yanana kadar bekledi. Önündeki kapı da açılabilir duruma gelmişti. Metal tekerleği birkaç tur çevirdi, kapıyı açtı ve ana bölüme girdi. Nefes Almayanlar’ı geri çağırdığını düşündüğü panelin başına geçti. O zaman iletişim kurabildiyse şimdi de bu eski teknoloji sayesinde onlarla konuşabilirdi.

Yıllar önce, babası öldükten sonra geldiğinde yaptıklarını tekrarladı. Ana şalteri kaldırdı. Tüm cihazların ışıkları yanıp sönmeye başladı. Ardından panelde anlamını çözdüğünü düşündüğü birkaç tuşa basarak onları geri çağırdığı sinyali tekrarladı.

“Yeterince dikkat çekmiştir,” dedi kendi kendine.

İletişim panelinde mikrofona benzeyen ve kulağa taktıktan sonra neredeyse ağzının içine kadar giren küçük demir parçayı aldı. Kaskının kapağını açtı ve aleti kulağına taktı. Üstünde yarısı silinmiş harfler olan düğmeye bastı. Önce kulakları sağır eden bir çınlama duyuldu, ardından her şey eski sessiz haline döndü.

Genç adam demir parçaya doğru boğazını temizledi. Çıkan ses istasyonda yankılandı.

“Ben Benjamin,” dedi sonunda. “ Orada mısınız?”

Bir cevap gelmesi umuduyla bir süre bekledi.

“Benjamin konuşuyor, ben…”  Devamını getiremedi.

Bu konuşmayı kafasında defalarca tekrar etmişti. Hep o güne hazırlamıştı kendisini. Ama şimdi söylemeyi planladığı akıcı cümleler kafasından uçup gitmişti. Gözlerini sıktı ve kafasını toparlamaya çalıştı.

“Siz sürgün edilenler, siz bu gezegenlerden ve bu güneş sisteminden kovulanlar…”

Daha etkileyici bir giriş yapabileceğini düşünüyordu ama aklına gelenler sadece bunlardı. Eğer onu anlayabiliyorlarsa, ki eski kitapta insanların söylediklerini anladıkları yazıyordu, artık gerçeği öğrenme zamanları gelmişti.

“Sizi çağıran kişi konuşuyor. Siz sürgünler, Nefes Almayanlar, yaratıldığınız yere ve yaratıcılarınıza geri döndünüz. Şimdi de onlardan biri olarak size saldırıyı durdurmanızı emrediyorum.”

Bir cevap veya herhangi bir tepki vermeleri için bir süre bekledi. Hiçbir şey olmadı. Sinirlenmeye başlamıştı. İlk söylediklerini neredeyse kelimesi kelimesine tekrarladı. Yine bir şey olmadı.

Konuşmasalar bile tepkili bir hareket yapabileceklerini düşünerek cep terminalinden üs radarına bağlandı. Etrafta olan bitene anlam vermeye çalışıyordu. Küçük ışıklar sönmeye devam ettikçe saldırının durmadığını anladı. Kendi bulunduğu istasyonu terminal üstünde işaretledi. O anda bir gözüken bir gözükmeyen iki ışık noktasını fark etti. Bir an sonra yeniden belirdiler be kayboldular. Bir sonrakinde ona daha yakındılar.

Bir şeylerin bulunduğu yere yaklaştığını anlaması uzun sürmedi. O sırada iletişim kanalında bir cızırtı duyuldu. Sessizlik. Tekrar bir cızırtı ve “Başaramadınız,” dedi birisi.

“Ben Benjamin. Sizi buraya çağıran ve…”

“Başaramadınız.”

“Neyi başaramadık? Sizi aptallar. İlk fark edildiğinizden beri aynı şeyi tekrarlayıp duruyorsunuz. Neyi başaramadık?”

İstasyonun oksijen denetleyicisi ilk uyarısını verdi. İçerideki seviye yüzde elliye düşmüştü. Benjamin kulaklarında bir ağrı hissetti. Ardından istasyonun kılavuz ışıkları beyazdan kırmızıya döndü. Ne olduğunu anlamak için etrafa bakınırken alarm sesi yankılandı.

Tüm karmaşanın içinde birisi kapıya vuruyormuşçasına ard arda gelen sesleri de duymayı başardı. Benjamin, bir şeylerin bulunduğu yere çarptığını düşündü. Daha dikkatli bir şekilde dinlemeye çalıştı. Alarm artık sıradan bir ses olmuştu.

Peş peşe gelen metalik sesleri takip etmeye çalıştı. Önce yakından, sonra uzaktan ve sonra biraz daha uzaktan. İstasyonun giriş kapağına doğru ilerliyordu sanki. Benjamin sesi takip etti ve girdiği yerin hemen arkasındaki bölüme geçip oradaki küçük pencereden dış kapağı görmeye çalıştı.

Metal duvarda iki minik alev belirdi. Birkaç saniye içinde kapak yerinden fırladı. Ara bölmede olan ve sabitlenmemiş her şey uzay boşluğuna savruldu. Önce kaçmayı düşündü, ardından kaçabileceği bir yer olmadığın fark etti. Tek çıkış kapısı tam önündeydi. Kaskının kapağını kapattı ve kilitledi.

Daha ne olduğunu anlamadan önündeki metal duvar parçalanmaya başladı. Birkaç adım uzaklaştı ve ve istasyonun eskimi metal merdivenlerinden birine tutundu. Uzay boşluğuyla arasındaki son engel de ortadan kalktığında tutunduğu yerde rüzgardaki bir kumaş parçası gibi dalgalanıyordu. Ellerindeki gücün tükendiğini hissediyordu. Kendisini dışarı çeken kuvvete daha fazla dayanamayacaktı.

Büyük bir hayal kırıklığıyla son anlarını geçirdiğini fark etti. Bir an öfkeleniyor ardından derin bir hüzün kaplıyordu içini. Büyük Kitabı, kehanetleri ve babasını düşündü. Kehanetteki kişinin hep kendisi olduğuna inanmıştı ama şimdi o olmadığını biliyordu. Saniyeler sonra uzay boşluğunda sonsuza dek sürüklenecek bir ceset olacaktı. Hayal kırıklığına uğramıştı ama en çok da babasını hayal kırıklığına uğrattığını düşündü. Daha fazla dayanmaya çalışmak anlamsızdı.

“Üzgünüm baba,” dedi. Son bir kez etrafına ve istasyonun yerinde olmayan metal duvarından uzaya baktı. Artık sonsuzluğa uçabilirdi.

Son anda önündeki boşluğun iki yanında bir şeylerin hareket ettiğini fark etti. Dikkatini o tarafa verdi. İki tane Nefes Almayan’ın belli belirsiz kafalarını gördüğünü düşündü. Hemen sonra vücutları da görünür oldu.

“Beni siz öldüremeyeceksiniz,” diye bağırdı kaskının içinden ve ellerini merdiven demirinden çekti. Hızla kapağa doğru savruldu. Sonsuz uçuşu başlamıştı artık.

Etiketler: , , ,


Yazar Hakkında

Üniversite tezini robotlar üzerine vermiş bir bilgisayar mühendisi. Kılıcın yolunda ilerleyen, an itibariyle 2. Dan bir kendocu. Müzik tutkunu ve bilim kurgu hayranı. Kurduğu hayalleri yazıya dökmeye çalışan bir hayalperest."Ben bu dünyayı değiştiremeyeceğimi biliyordum; o yüzden başka dünyalara gittim." - PKD