bilimkurgu kulubu

Arayıcı Günlükleri Arayıcı Günlükleri

Tarih: 24 Nisan 2019 | Yazar: Cem Can

0

Arayıcı Günlükleri 16. Bölüm | Cem Can (Roman)

Onbaşı Mark, nöbetini tamamlayıp yanından geçen askere selam verdikten sonra diğerleri ile gerekli bağlantıyı sağlayacak kulaklığını ve ona ince bir kablo ile bağlı olan mikrofonu kafasına oturttu. Gaz maskesini takmadan önce ince ve hafif zırhının sol koluna yerleştirilmiş olan iletişim cihazındaki bilgileri kontrol etti. Tüm sistemler çalışıyor ve kolundaki ekrana hayati bilgilerle atmosfer bilgilerini yansıtıyordu. Rütbe aldığı güne ve ona tüm imkanları sağlayan Septima’ya şükretti.

Sınır bölgesinde nöbet tutmak son dönemlerde oldukça sıkıcı bir iş haline gelmişti. Bulundukları yer geçmişte bölge değiştirmek isteyen insanları içeride veya dışarıda tutmak için yaşanan kargaşaların son dayanak noktasıydı. Septima ile Mars arasında yapılan anlaşmadan sonraysa sınır geçişleri tamamen yasaklanmıştı. Herkes dünyanın kendi tarafında olan insanlardan sorumluydu.

Onbaşı eski hikayeleri hatırladı. Küçük sınırlar içerisinde yaşayan kalabalıkları düşündü. Yüzlerce belki de binlerce yöneticinin düzeni sağlamaya çalıştığı insan yığınları vardı. İşe yaramamış olmalıydı ki, dünyayı iyice yaşanmaz hale getirmeyi başarabilmişlerdi. Artık tek bir büyük sınır vardı ve Elitlerin bölgesi ile Mars koloni bölgesini ayırıyordu.

Mark kontrollerini tamamladıktan sonra onu bekleyen, Ay Üssü’nden bir süre önce sınıra gönderilmiş çaylaklara döndü.

“Hazır mısınız gençler?”

“Evet efendim,” dedi iki acemi aynı anda.

Onbaşı, üsden gönderilen bu insanlara gençler demenin doğru olup olmadığını düşündü. On sekiz yaşında olmaları gerekiyordu ama neredeyse hepsi otuzlarında gösteriyordu. Sınır birliğine geldiği günden beri en az beş tanesinin ölümcül hastalıklara yakalandığına şahit olmuştu. Olduklarından farklı görüntülerine rağmen sağlıklı olanların yaptıkları, yürüyüş ve koşu mesafeleri dikkate alındığında gerçekten de söyledikleri yaşta olma ihtimalleri vardı.

“Uzun bir akşam olacak. Size anlatacaklarımı iyi dinleyin.”

Önünde dimdik duran iki adama baktı ve sözlerine devam etti.

“Bu sizin ilk gece nöbetiniz olacak. Bu bölgeyi gündüz sislerin arasında görebildiğiniz kadarıyla öğrendiniz. Şimdi gece nelere dikkat etmeniz gerektiğini öğreneceksiniz. Hava neredeyse kararmak üzere, hadi başlayalım artık.”

Önde Onbaşı Mark arkasında iki acemi asker giyindikleri odadan dar bir koridora çıktılar. Koridorun sonundaki asansör ile iki kat yukarı çıkarak yüzeyin hemen altında durdular. Asansörden inerek silah deposuna doğru ilerlediler.

Acemiler depo duvarının sağ tarafında bulunan bölümden kendilerine ait olanları alırken Onbaşı da diğer bölümden otomatik silahını aldı. Bacağına yerleştirdiği tabancayı ve şarjörünü kontrol etti.

“Birlikte gece görevi için bölgemize gideceğiz. Bütün gece yakınlarda olacağım.”

Uzun süredir fazla hareket olmayan sınır hattının on noktasında on nöbetçi görev yapıyordu. Mark, çaylakları dönüşümlü olarak diğer nöbetçilerin yanına yerleştirecek ve yapmaları gerekenleri öğrendiklerinden emin olacaktı.

Üç adam depodan çıktı ve merdivenleri kullanarak yüzey kapısının önüne geldiler.

“Artık gaz maskelerinizi takabilirsiniz. İletişim 30. Kanal üzerinden olacak,” dedi ve kafasının üstündeki gaz maskesini yüzüne indirdi. Acemiler de onun peşi sıra kollarındaki iletişim cihazlarını ayarlayıp maskelerini taktı.

Onbaşı, iki çaylağı gaz ve sis bulutlarının dağıldığı, gece soğuğunun çöktüğü ilk dakikalarda kısa bir yürüyüşe çıkardı. Mesafe ne kadar fazla olursa olsun Ay’dan Dünya’ya yeni gelenler hiçbir zaman şikayet etmezlerdi. Oysa ki, dünyada yetişmiş olanların ikinci saati tamamlamadan homurdanmalarına çok şahit olmuştu. Mark, üsden gelenleri özel yapan bir şeyler olduğunu düşündü.

“Sınırın her iki tarafına da göz kulak oluyoruz ancak, en önemlisi bize ait bölgeden diğer tarafa kimsenin geçmesine izin vermemek. Yaşayan her insan Septima için değerlidir ve buradakiler de onlara aittir.”

Askerlerden bir tanesi cesaretini toplayıp “Ya diğer taraf efendim?” diye sordu.

“Diğer taraftan gelenler bize saldırmadıkları sürece bizim bölgemize geçebilirler ve o andan itibaren de Septima’nın veya onların deyimiyle “Elitlerin” olurlar.”

Mark’ın arkasında yürüyen çaylakların başka sorusu yoktu. Yürüyüş disiplinlerini bir saniye bile bozmadan devam ediyorlardı. Onbaşı bu durumdan memnun, ince zırhının koluna monte edilmiş olan terminaline bir göz attı. Hava kirliliği oranı hala yüksekti ve hava giderek soğuyordu. Görüş mesafesi birkaç saat içinde 60-70 metreden dört yüz metrenin üzerine çıkacaktı. Çevreyi çaylaklara gösterebilmek için güzel bir gece olabilirdi.

İlk nöbet noktasına ulaştıklarında orada bulunan asker, gelen rütbeliye selam verdi. Kısa bir brifingden sonra Onbaşı arkasına dönüp, çaylaklardan birini işaret etti.

“Sen, asker.”

“Emredin komutanım,” diye bağırdı ön sırada duran acemi.

“Bu akşam ilk olarak bu noktada kalacaksın. Herhangi bir değişiklikte bilgi vereceğim.”

“Emredersiniz komutanım.”

İlk çaylağı bölgesine yerleştiren Onbaşı ve diğer asker yürümeye devam etti. Henüz ikinci nöbet noktasına ulaşamadan kulaklarında aralıklarla alarm çalmaya başladı. Mark, hızlıca zırhı ile bütünleşmiş olan terminaline baktı. Sinyal kendilerine en uzakta bulunan kontrol kulübesinden geliyor ve bölgede bir hareketlilik olduğunu bildiriyordu.

“Asker! Bundan sonrası koşar adım. Marş!” dedi sert bir tonla.

Bütün bir sınır hattında koşarak ilerlemeye başladılar. Onbaşı ara sıra kendi bölgelerine bakıyor ve tespit edilen hareketliliği görmeye çalışıyordu. Karanlığın içerisinde pek bir şey seçemiyordu. Ufukta ise turuncu ile kırmızı arasında gidip gelen bir renge bürünmüş olan ay gözüküyordu.

Sıra ile nöbet noktalarının yanından geçtiler. Son kulübe yavaş yavaş görüş alanlarına girdi. Yakaladıkları tempoyla dakikalar içinde oraya da ulaşacaklardı. Mark, tekrar bölgeye göz attı. Tespit edilen kişi yada kişiler hala uzakta olmalıydı. Henüz bir şey göremiyordu.

“Asker!” diye bağırdı nefes nefese kalmış bir halde. “Umarım verdiğin alarmın haklı bir sebebi vardır.”

“Evet efendim. Termal kamerada bize doğru yaklaşan bir ısı kütlesi tespit ettim.”

Onbaşı durumu kendi gözleri ile de görmek için kameranın sabitlendiği duvarın arkasına geçti ve hızlıca bir bakış attı.

“Güneydoğu yönü efendim,” dedi nöbetçi. Mark kamerayı söylenen yöne çevirdi.

“Haklısın asker, bize yaklaşmakta olan bir ısı kaynağı var.”

Önce kendi terminalinde birkaç tuşa bastı ardından gaz maskesinin altına sabitlenmiş olan mikrofonuna konuşmaya başladı.

“Tüm birimler tetikte olsun. Güneydoğu, sektör 10 yönünde hareketlilik var.”

Hemen sonra arkasındaki çaylağa döndü. “İşler çirkinleşirse ne yapman gerektiğini biliyorsun.”

Tekrar mikrofonu aktif hale getirdi ve tüm nöbetçilere seslendi.

“Şimdilik sınıra paralel ilerleyen ve oldukça hızlı hareket eden bir araç. Dikkatli olun. Birkaç dakika içerisinde sektör 9 yönünde olacak.”

Nöbetçi çıplak gözle bir şeyler görebilmek umuduyla dikkatli bir şekilde bölgeye bakıyordu. Acemi asker, nöbet noktasının siper olarak kullanılan bölümüne dayanmış ve silahını boşluğa doğrultmuştu.

Onbaşı Mark gözlerini termal kameradan ayırmıyor ve ısı kaynağını takip ediyordu. Sınırın tam güneyinde kalan bir noktada kaynak durdu. Kamera şimdi ikinci bir ısı kaynağı daha algılamıştı. Artık yan yana duran iki hedef vardı. Onbaşı dikkatini ilk tespit ettiklerine verdi. Yaydığı ısıya bakılırsa ufak bir füzyon reaktörü olmalıydı. Küçük bir araç, bir atv veya bir motorsiklet. Kalabalık bir grup olmadığını tahmin etmek zor olmamıştı. Karşılarında en fazla iki ya da üç kişi duruyordu ve eğer sınırı geçmeye çalışmazlarsa gecelik aksiyon burada sonlanacaktı.

Kameradaki görüntü bir süre daha hiç kıpırdamadan durdu. Sonra yine tek parça bir ısı kaynağı haline geldi ve sınıra yaklaşmaya başladı. O sırada bir kulaklarında bir uğultu duydular. Mark termal kamera ile hedef dışında kalan yerleri taramaya başladı.

Hemen önlerindeki eski yıkıntılara, terk edilmiş araçlara, insanların sınıra yaklaşabilmeleri için özellikle dar bırakılmış yola baktı ama hiçbir şey göremedi. Uğultu giderek yaklaşıyordu.

“Siz de duyuyorsunuz değil mi?” diye sordu gözlerini kameradan çekerek. “Etrafa çok iyi bakın. Yaklaşan bir şey var.”

Önlerindeki yıkıntılar net gözüküyorsa da, sonrası giderek bulanıklaşıyordu. Turuncu ay ışığı daha fazlasını görmelerine imkan tanımıyordu. Oysa ki tam şimdi beyaz ayın güçlü ışığına ihtiyaçları vardı.

Onbaşı kafasını kaldırıp aya tekrar baktığında üstlerine doğru gelen şeyi fark etti.

“Beyler, bize yaklaşmakta olan bir uçangöz var. Silahlarınızı hazırlayın. Alarm durumuna geçiyoruz.”

Mark sözlerini bitirir bitirmez zırhının kolundaki terminalde bir tuşa bastı ve herkesi kırmızı alarm durumuna geçirdi. Zırhı ve terminali savaş moduna geçmişti. Arkasında bulunan minik kamera hareketlenerek omzunun üstündeki pozisyonunu aldı. Kolundaki ekran artık çevresel bilgileri değil, sadece hayati öneme sahip verileri göstermeye başladı. Sınırda devriyede olan tüm ekibin durumu dönüşümlü olarak ekranının sol üst köşesinde beliriyordu. Gaz maskesinin göz bölümündeki camlar kararmış, omuz kamerasından aldığı verileri işliyor ve yarı simülasyon yarı gerçek bir gece görüşü sağlıyordu.

Üç adam da silahlarını doldurarak atış konumuna getirdi. Gözlerinin önündeki sanal nişangah etrafta hedef arıyordu. Onbaşı kafasını uçangöze çevirdi. Otomatik doğrulama sistemine göre hala çok küçük bir hedefti ve bir türlü sabitlenmiyordu. Telsizden gelen cızırtı ile dikkati dağıldı.

“Efendim. Bu bir mars uçangözü,” dedi 9. sektördeki askerlerden biri.

“Gördüm asker. Herkes hazır olsun. En ufak hareketinde indirin onu. Atış serbest.”

“Anlaşıldı, tamam.”

Mark, tekrar konsantre olmaya çalışırken aklına termal kamerada gördüğü ısı kaynağı geldi. O yöne baktı ama bir şey göremedi. Yanındaki askere döndü.

“Termale geç asker, hemen. Güney yönündeki ısı kaynağını bul ve rapor ver.”

“Emredersiniz komutanım.” Nöbetçi hızla alanı taramaya başladı. “Efendim,” dedi.

“Evet.”

“Sınıra gelen yol üzerinde. 550 metre.”

Bu sırada uçangözün sesi kulaklarına rahatsızlık verecek kadar artmıştı. Sınırdaki tüm askerler silahlarını doğrultmuş bekliyordu.

“Sen gözünü ısı kaynağından ayırma,” diye emrettiği sırada uçangöz son sürat mars bölgesine geçti. Tüm askerler ateş açmıştı ancak geçmesine engel olamamışlardı. Şimdi bir çoğu sınırın diğer tarafına dönmüş üstlerinden uçarak geçen aleti takip ediyor, uygun bir anda hedefi vurmak için bekliyordu.

Kameradan bakan asker tekrar bildirime başladı. “Sınıra 450 metre. Giderek yaklaşıyor efendim.”

“Lanet olsun. Kırmızı alarm, kırmızı alarm. Sığınaktaki herkesi duvara ve siperlere gönderin,” diye bağırdı telsizden Mark. Bütün sınır hattında ince bir alarm sesi yankılanıyor, kırmızı ışıklar yanıp sönüyordu.

“400 metre.”

“Doğruca üzerimize geliyor. Uzun namlulu silahları çıkarın. Daha fazla yaklaşmadan durdurmalıyız.”

Onbaşı arkasına baktı. Uçangöz bir noktada yavaşlayıp, bir yay şeklinde süzülerek tekrar sınıra yöneldi. O anda büyük bir patlama sesi ile herkes kendini yerde buldu. Kulakları çınlıyordu. Mark derin bir nefes aldı. Yerden kalkmadan önce sol kolundaki terminale bir göz attı. Camı çatlamıştı ama hala çalışır durumdaydı. Sol üst köşede veriler dönüp duruyordu. Sekize bir, sekize iki…

“Sekiz mi?” diye mırıldandı. Sığınaktakiler hariç en az on iki yazmalıydı. Sonunda ayağa kalkmayı başardı. Gördükleri karşısında donup kalmıştı. Sığınağın olduğu bölümden havaya dumanlar yükseliyor, alevlerin kırmızı rengi geceyi aydınlatıyordu.

Yanındaki adamlara baktı. Sersemlemişlerdi ama hala hayattaydılar. Nöbetçi hızla termal kameraya gözlerini dayadı.

“250 metre.”

Mark hızla bir plan yapmalıydı. Gerçekten sekiz kişi mi kalmışlardı?

“Isı kaynağı artık görüş mesafesinde ve sınırdan geçebileceği yolun onu götürdüğü yere gidecektir. O tarafa gidiyoruz.” Terminalinde bir tuşa bastı ve bu sefer mikrofona konuştu. “Beni duyan herkes sınırın her iki tarafına da dikkat etsin. Geçide en yakın olanlar, size yaklaşan birisi var. Gözünüzü ayırmayın.”

Sözlerini bitirir bitirmez yanındakilere döndü. “Beni takip edin.”

Üç adam en uç kulübeden sınırın neredeyse tam ortasında bulunan geçide doğru koşmaya başladılar. Onbaşı nefesini düzenlemeye çalışırken bir taraftan da terminaline bakıyordu. Artık sol üst köşedeki rakamlar yedi üzerinden ilerliyordu. “Bir daha eksildik,” diye mırıldandı. Bunun doğru olmamasını umuyordu. Uçangözün uğultusu tekrar yükselmeye başladı. Kafasını Mars bölgesine çevirdiğinde aletin yaklaşmakta olduğunu gördü.

“Efendim, sığınak istikametinden biri yaklaşıyor. İlk üç sektörden haber alamıyoruz.”

“O tarafa geliyoruz asker. Sığınağa doğru siper alın. Hareket eden her şeyi vurun.”

Sözleri biter bitmez kulakları silah sesleri ile çınladı. Askerler ellerindeki tüm mermileri hedefe boşaltıyorlardı. Onbaşı sol kolunu kaldırdı ve terminaline göz attı. Sayılar altıdan başlıyordu ve üç numaralı askerin hayati fonksiyonları kritiğe dönmüştü. Kulaklıkları cızırdadı. Telsizden neredeyse duyulmayacak kadar kısık bir ses duyuldu.

“Bir kadın. Bir kadın. Size doğru,” derken tek el bir silah sesi duyuldu. Terminaldeki sayılardan bir tanesi daha eksildi. Şimdi 5 kişi kalmışlardı. Her yönden tehlike ile karşı karşıyaydılar. Çaylak Onbaşı’nın omzuna dokundu ve yolu işaret etti. Motorsikletli bir adam yaklaşıyordu ve büyük ihtimalle sınırı geçmeye çalışacaktı.

“Daha hızlı koşun. Az sonra atış mesafesinde olacak,” dedi Mark ve ardından terminaline baktı. Artık sayılar üçten başlıyordu.

“Sadece biz kaldık. Ateş, ateş, ateş,” diye bağırdı. Yanındaki asker otomatik silahı ile motorsiklete ateş açtı. Hedef artık son sürat sınıra ilerliyordu. Onbaşı’nın gözü hedefteyken otomatik silahın kulakları sağır eden sesi kesildi ve tek el ateş edildi. Mark, arkasına baktı ve askerin kanlar içinde yerde yattığını gördü. Tekrar kafasını çevirdiğinde üstlerine doğru koşan kadını fark etti.

Kadın elindeki silahı kaldırdığında Onbaşı kendisini yana attı. Silahın ucundan çıkan alevi gördü. Yerde yuvarlanırken acemi askerin ayakları yerden kesildi ve sırt üstü yere düştü. Artık bitmişti. Sonu gelmişti. Motorsikletin Mars bölgesinden gelen sesini duyabiliyordu. Aniden ses kesildi. Birisi bağırıyordu.

“Riva, yeter artık. Duvarı geçtik. Gidebiliriz. Yola devam edebiliriz.”

Onbaşının karşıdan gelirken gördüğü kadın artık yakınındaydı. Kafasını kaldırıp bakamıyordu.

Tek el bir silah sesi tüm sınırda yankılandı.

Etiketler: , , ,


Yazar Hakkında

Üniversite tezini robotlar üzerine vermiş bir bilgisayar mühendisi. Kılıcın yolunda ilerleyen, an itibariyle 2. Dan bir kendocu. Müzik tutkunu ve bilim kurgu hayranı. Kurduğu hayalleri yazıya dökmeye çalışan bir hayalperest."Ben bu dünyayı değiştiremeyeceğimi biliyordum; o yüzden başka dünyalara gittim." - PKD