bilimkurgu kulubu

Edebiyat Fenni edebiyat

Tarih: 16 Aralık 2016 | Yazar: İsmail Yiğit

1

Osmanlı Bilimkurgusu: Fennî Edebiyat

“Hususi makineler vasıtasıyla tohumu beşer bir haftada dokuz ay on günlük kemaline erdirilir, sonra o makineden diğer bir makineye geçirilerek diğer bir hafta zarfında on yaşına yetiştirilir, ondan sonra da bir hafta müddet iptidai ve idadi tahsilini ikmal etmek üzere maarif makinesine konur, son hafta içinde de darülfünun makinesinde kalır, yirmi yaşında meydana bırakılırmış…” – “Hülya Bu Ya…”, Refik Halid Karay, 1921

Seda Uyanık, Osmanlı Bilim Kurgusu: Fennî Edebiyat (İletişim Yayınları, 2013) adlı kitabında bizleri 19. yüzyıl sonunda ve 20. yüzyıl başlarında Türk yazınında merkezine bilimi ve teknolojiyi alan sekiz adet kurgusal eserle tanıştırıyor. Uyanık’ın kitapta yer verdiği metinlerin açıklamalarını okurken, çökmekte olan bir imparatorluğun ve küllerinden yeniden doğan bir cumhuriyetin aydınlarının gelecek düşlerinin ve kâbuslarının aslında hâlen ne kadar güncel olduğunu görüp şaşırıyorsunuz.

osmanli

Kitabın giriş kısmında, ele alınan eserleri ütopya türünde kabul eden çeşitli görüşler tartışılarak Osmanlı-Türk yazınında bu tür eserler için en uygun adlandırmanın fennî edebiyat olduğu fikri savunuluyor. Bu türde kalem oynatmış dönem aydınlarının, çoğunlukla Jules Verne ve H.G. Wells’ten etkilendiklerini, fennî masal yazarı olarak adlandırılan Jules Verne’ün Türkçe’ye çevrilen eserlerinin Osmanlı’da sevilerek takip edildiğini öğreniyoruz.

Bu yazıda, Osmanlı bilimkurgusu (fennî edebiyat) metinlerinin Uyanık’ın kitabında aktarıldığı kadarıyla konu özetlerini paylaşmak istiyorum. Böylelikle bilimkurgu meraklıları, edebiyatımızda bu türde kaleme alınmış ilk örneklerin sunduğu vizyon hakkında bir izlenim edineceklerdir.

Fennî Bir Roman Yahut Amerikan Doktorları

Ahmet Mithat’ın 1888 yılında yayımlanan ve türün edebiyatımızdaki ilk örneği kabul edilen romanında ana karakterler, Amerikalı iki doktor olan Gribling ve Bovlay ile Bovlay’ın karısı July’dır. Roman, Amerika’da Jefferson City’de geçmektedir. Doktor Gribling, herhangi bir eritilmiş metalin içine istenen eşyayı daldırıp, sıvıdan elektrik akımı geçirerek eşyayı maden tabakasıyla kaplama işlemi olan galvanoplasti alanında çalışmalar yürüten bir bilim adamıdır. Gribling, bu işlemin sadece cansız nesnelere değil, canlı varlıklara da uygulanabileceğini savunmaktadır. Bunu ispatlamak için galvanoplastiyle bir kuşu kaplar ve günler sonra kuşu kaplayan metali kırdığında kuşun halen hayatta olduğunu görür. Daha sonra deneylerini fil gibi başka hayvanlar üzerinde de dener ve başarılı olur. July, bu metal heykellerin güzelliğinden etkilenerek Gribling’den kendisini de galvanoplasti yoluyla metalle kaplamasını istemiştir. Doktor Bovlay ise çeşitli zehirleri ve panzehirleri kendi üzerinde deneyerek ölüm hakkında kitaplar yazan bir bilim adamıdır. Bovlay bir keresinde kalbi ve soluk alıp vermesi durmuş vaziyette üç gün boyunca kalır ve ancak büyük bir sarsıntıyla uyandırılabilir. Ahmet Mithat bu olayı anlatırken, gereken bu sarsıntının Bovlay hastaneye sedyeyle taşınırken Jefferson yollarında bulunamayacağından bahsederek, İstanbul yollarıyla bir karşılaştırma üzerinden Amerika’nın gelişmişliğinden dem vurur:

“… Böyle bir sarsıntıyı bizim İstanbul’da aramak lâzım gelir ki, en âdisi Bovlay’ı uyandırmaya değil bir kadının rahmindeki cenîni iskata (düşürmeye) bile kâfidir.” Jefferson Belediyesi’nin yaptırdığı “mükemmel şose” yollar ise hiçbir sarsıntıya sebep olmayacak derecede düzgün ve engebesizdir.

ahmet-mithat

Ahmet Mithat

Romanında Avrupa ve Amerika’nın bilim, teknoloji ve sanayi alanlarındaki gelişmişliğini öven ve bu özelliklerinin örnek alınmasını öğütleyen Ahmet Mithat, bu toplumları ahlak yapıları ve “dinsizlikleri” itibariyle eleştirir. Kısacası, Osmanlı’nın gelişebilmesi için bilindik “Batı’nın ilmini, tekniğini al ama ahlakını alma!” formülasyonunu önermektedir. Eserde, Amerikalılar ahlaksızlıkta Avrupalıları da aşmış bir vaziyette betimlenmektedir. Bu durum romanda Doktor Gribling’in, evli bir kadın olmasına rağmen July ile beraber olabilmek için yaptığı planlar üzerinden ortaya serilir. Bu ahlaksızlığın kökeninde ise Ahmet Mithat’a göre dinsizlik başat etkendir: “Amerika’da milyonlarca adamlar yeni dinler çıkarmak cinnetine mübtelâ olmuşlardır.

Rüyada Terakki ve Medeniyet-i İslamiyye-i Rü’yet

Molla Davudzade Mustafa Nazım’ın 1913 yılında yayımlanan bu eserinde, Balkan Savaşları esnasında oldukça zor ekonomik ve siyasi koşullar yaşamaya başlayan Osmanlı’nın 23. yüzyıldaki gelişmiş bir kurgusu anlatılmaktadır. Eserde Molla Nazım, rüyasında dedesi Molla Davud’u görmekte ve ona 19. yüzyıl sonlarındaki Osmanlı’nın perişan halini umutsuzluk içinde anlatmaktadır. Dedesi ise torununa umut aşılamak için onu 400 yıl sonrasının İstanbul’una götürmektedir.

ruyada-terakki

O yüzyılda İstanbul dünya medeniyetinin başkenti olmuş, büyük teknolojik ilerlemeler kaydetmiştir. Kurgunun bir yerinde torunla dede Mor Koyun Süt Lokantası’na giderler. Bu lokantada hiç masa, sandalye ve garson bulunmamaktadır. Ancak gizli bir düğmeye basılmasıyla bir masa ve iki sandalye belirmekte, siparişler masaya eğilip alçak sesle söylendiğinde küçük arabalar üzerinde kendiliğinden tepsilerle taşınmaktadır. Elektrikli fincanlarda sunulan süt gibi sıcak içecekler hiç soğumamaktadır. Elbise gibi vücuda giyilen kanatlı uçma makineleri, bütün makinelerde ve ulaşım araçlarındaki hava ve suyla çalışan masrafsız motorlar romanda bahsi geçen diğer tekno-kurgulardandır. İstanbul girişinde polis memuru, Nazım’ın röntgenini çekerek hem onu kayıt altına alır hem de bir hastalığının olup olmadığını tespit eder. Polislerin, çalışma mantığı fotoğraf makinesininkine benzeyen başka bir cihazı kullanarak, insanların her an nerede olduklarını görebildiklerini öğreniriz.

Bütün bu tekno-ütopyaya ek olarak, yazarı tarafından yine bir ütopya gibi anlatılan ama günümüzde bizlere tam bir distopya örneği olarak gelecek totaliter unsurlara da rastlarız. Romanda İstanbul’un bu teknolojik gelişmişlik seviyesine, uyguladığı katı İslam şeriatı sayesinde varmış olduğu iddia edilmektedir. 23. yüzyıl İstanbul’unda erkekler ve kadınlar, genel ahlakı korumak adına kamusal alanda asla bir arada bulunamamakta; günün belli zamanında erkekler şehrin meydanlarını iki buçuk saatliğine sadece kadınlara bırakmakta ve kadınlar erkeklerin yaptığı bütün işleri devralmaktadır. Nargile ve kahve, insanları tembelliğe sevk ettiği düşüncesiyle yasaklanmıştır. Binalar camla kaplıdır ve tıpkı yollar ve köprüler gibi çok katlıdır. İstanbul’un nüfusu 10 milyona ulaşmıştır. Şehrin bahçelerindeki ağaçlar türlerine, renklerine ve boylarına göre sınıflandırılmış olup her şey tıpkı cennet bahçesi tasvirlerini andırırcasına düzenlidir. Bu düzen sadece şehrin mekânlarında değil, insanların davranışlarında da görülür. İnsanlar sokakta “sanki hep bir fabrikadan çıkmış kumaşlardan yeknesak elbiseler giymişler; hepsi bir ana babanın taht-ı terbiyesinde büyümüşler gibi kemal-i süratle muntazaman yürümektedirler”. Bu yüzyıldaki İstanbul’da gayrimüslim yurttaşlar toplumsal alandan tamamen dışlanmışlardır. Kendi özerk arazilerinde küçük topluluklar halinde herhangi bir ekonomik veya politik güçleri olmadan yaşamalarına izin verilmiştir.

Tarih-i İstikbâl

Celal Nuri İleri’nin 1913 yılında yayımlanan bu eseri 152. yüzyıl dünyasında geçmektedir. Romanda karakter önce ölüp cennete gider. Fakat cennette şahit olduğu bürokratik aksaklıklardan şikâyet eder. Cennetteki düzensizlikten ötürü cehennemden cennete kaçak girişler olmakta, nüfus kayıt defterleri yanlış tutulmaktadır. Oradan sıkılınca dünyaya geri gönderilir ama geldiği dünya 152. yüzyılın dünyasıdır.

Celal Nuri, döneminde ilerici bir düşünür ve yazar olarak bilinmektedir. Eserlerinde dini konuların yorumlanmasında yeniliği ve serbestliği savunmuş, Batı sömürgeciliğinin ve baskıcı Osmanlı yönetiminin toplumu çöküşe götürdüğü fikrini işlemiştir. Tarih-i İstikbal, aşırı teknolojinin ve makineleşmenin olumsuzlanmasıyla da benzeri eserlerden ayrılır. Tarih-i İstikbâl’de bir teknoloji ululaması yoktur, tersine tekno bir medeniyetin insan doğasını kimliksizleştirdiğinden ve yabancılaştırdığından bahsedilir. Fakat metin bu eleştirileri sunarken, dinsel bir perspektiften bakmamaktadır.

Kurguda anlatıldığı üzere, 22. yüzyıldan itibaren dünyada devletler kaldırılmıştır. 25. yüzyıldan itibaren ise diller birleştirilmiştir. 27. yüzyılda kadın ve erkek farkı kalkmıştır. 152. yüzyıla gelindiğinde ise toplumun hafızası adeta yok olmuştur. Tarih artık hatırlanmamaktadır.

celal-nuri

Celal Nuri eserinde emperyalizm eleştirisi de yapmaktadır. 152. yüzyıl dünyasında kutuplar ve okyanuslar dâhil olmak üzere her yer işgal edilmiştir. Hatta Dünya dışında Ay ve Mars dahi sömürgeleştirilmek istenmektedir. Binalar, fabrikalar, makineler bütün Dünya’yı o derece kaplamıştır ki yeryüzü artık görülememektedir. Sadece karalar değil, denizler ve okyanuslar da imara açılmış ve insanlar “karalardaki mesâkin daha pahalı, denizlerdeki evler bi’l-nisbi ucuz” olduğundan buralarda oturmaya başlamıştır. Endüstrileşmenin geldiği noktada mevsimler yok olmuş, tabiatın güzellikleri insanlardaki zariflikle beraber ortadan kalkmıştır.

Eserde, ulaşım teknolojisinin varacağı noktaya dair de öngörüler bulunmaktadır. Rehbere havanın sıcaklığından şikayet ettiğinde aldığı cevap: “İsterseniz kutb-u şimaliyeye (Kuzey Kutbu) gidelim, yahut, eğer bilmiyorsanız okyanus-u kebirin altında pek nefis gazinolar yapıldı. Bütün deniz mahlûkatını görürüz.” Karakter ve rehberi, öğle yemeği için oturdukları koltuğun bir düğmesine basarak bir anda Avrupa’dan Avustralya’ya varırlar. Burada garsonlar tarafından ağızlarına ucu midelerine kadar giden bir marpuç sokuşturulur. Amaç, yemek yerken ağzın, çenenin ve dişlerin yorulmamasıdır. 152. Yüzyılda insanın fizyolojisi de başkalaşıma uğramıştır; mide ve bağırsaklar evrim geçirerek küçülmüş ve böylelikle artık daha az yiyecekle doyum sağlanabilmektedir.

Bu eserde yazarın aşırı makineleşmeye karşı itirazıyla da karşılaşırız:

“Hülasa, âlem makine gibi bir şey olmuş. Ses seda yok, bu âzim fabrika işliyor (…) Âlem büyük bir dâr’üs-sınâ’ye, insanlar da sanki makinenin zî-ruh, zî-hayat çarhları. İşte o kadar! (…) Bu âlem-i istikbali cana yakın bulamadım.”

Çamlar Altında Musahabe (Söyleşi)

Yahya Kemal’in 1913 yılında yayımlanan bu öyküsünde karakter, bir zaman makinesiyle 2187 yılının İstanbul’una yolculuk eder. İlk fark edilen manzara, dev bir köprü ve gökyüzündeki uçakların çokluğudur. 2187 yılında ticari nakliyat için gemiler değil uçaklar kullanılmaktadır. Önüne çıkan belediye çavuşu, köprüden geçmek için teklif ettiği parayı almaz, çünkü köprüden geçişler ücretsizdir. Bu yüzden karakter önce buranın İstanbul olamayacağına hükmeder! Ancak tarihi camileri görünce gerçekten de İstanbul’da olduğunu anlar.

Yahya Kemal’in gelecek İstanbul kurgusunda, geleneğin estetiği makineleşmeye rağmen korunmuştur. Topkapı Sarayı gibi tarihi binalar hiçbir değişikliğe uğramamıştır. Fakat karşımıza yeni bir takım yapılar da çıkar. Muazzam büyüklükte yüksek kapılara sahip Âlem-i İslâm Bankası, karakterin o zamana dek gördüğü tüm binalardan daha muhteşem bulduğu Dâr’ül Mûsıkî ve Muallimîn ve Muallimât-ı İslâm Mahfili, Encümen-i Dâniş gibi İslami kod isimleri taşıyan binalara şahit olur. Eserde ayrıntılı olarak anlatılan mimari yapılardan biri de Tâk-ı Zafer (Zafer Kemeri)‘dir. Üzerinde Sırp Sındığı, Birinci Kosova, Niğbolu, Varna, Konstantiniyye’deki zaferlerin yazılı olduğu büyük anıtın etrafı Osmanlı’nın kurulduğu Söğüt Gazâsı’ndan (Kutsal Savaş) itibaren bilinen gazilerin heykelleriyle çevrilmiştir. Öyküde geçmiş ile gelecek, gelenek ve modern teknoloji arasında Yahya Kemal’in kullandığı tabirle bir terkîb (birleşim) gerçekleştirilmiştir.

yahya-kemal-beyatli

Yahya Kemal Beyatlı

Eserde, karakterin karşılaştığı tarihçinin kullandığı dile dair tasvir dikkat çekmektedir: “Yeni ve gayet sevimli bir Türkçe ile” konuştuğu belirtilir. Buradan, Yahya Kemal’in, o dönem politik tartışmalarında önemli bir yer tutan Osmanlıca-Türkçe dil sadeleşmesi konusunda durduğu tarafı anlarız.

Yahya Kemal bu eserinde çevre kirliliği sorununa da değinmiştir. Yazara göre 2187 yılında her yerden her yere bütün ulaşım tayyarelerle (uçak) havadan sağlandığı için şehrin geniş caddelerle ve çok katlı binalarla tahrip edilmesine ihtiyaç duyulmayacaktır. Bu şekilde “herkes, Yakacık’ın, Çamlıca’nın istediği tepesinde, iyi havada, köy evinde, sıhhatinden kazanarak yaşayabilir”. Eserde “tayyarenin büyük şehirleri lüzumsuz bir hâle getireceği, köyde havadar yerlerde yaşamak modasını çıkaracağı” öngörüsü bulunmaktadır. Elbette yoğun uçak kullanımının yaratacağı ekolojik tahribatı o dönemde konuyla ilgili bilgi düzeyinin yetersizliği itibariyle öngöremediğini söyleyebiliriz.

Rûşenî’nin Rüyası – Müslümanların ‘Megali İdeası’ Gaye-i Hayâliyesi

Hasan Rûşenî Barkın’ın 1914’te kaleme aldığı bu eser, 100 yıl sonrasında sömürgecilerden bağımsızlığını kazanmış bulunan Hindistan’da, Java Adası’nda (Endonezya’nın en büyük adası) ve tıpkı bugünün ABD’si gibi küresel bir süper güç hâline gelmiş Osmanlı İmparatorluğu’nun başkenti İstanbul’da geçmektedir. Eserde yoğun bir Türklük ve İslam vurgusu hâkimdir.

Eserde, Türk bir gezgin Hindistanlı ünlü bir yazarı ziyaret edecektir. Javalı pilot onu uçakla götürmektedir. Yol boyunca da karaktere bu iki ülkenin Osmanlı’nın yardımlarıyla nasıl geliştiğini ve İslam dünyasının gücünü anlatır. Hindistan’da Türk prensesi ile Hint imparatorunun düğününe giden karakter, oradan yine uçakla İstanbul’a döner. Halifenin ülkesinin başkenti olan İstanbul’un çok gelişmiş olduğunu görür. Beyazıt’ın, Beyoğlu’nun ve Boğaziçi’nin tepelerinde “büyük ateş böceklerine benzeyen şimendiferler (trenler)” uçmaktadır. Haliç üzerinde pek çok köprü kurulmuştur. Şehrin bilhassa deniz kıyısına bakan yerlerinde manzara şahanedir: “Her an rengini ve şeklini değiştiren elektrik ilanları, muttasıl Türk çikolataları, Türk kumaşları, Türk sanayi’-i nefisesi satmaktadır.

osmanli

Rûşenî’nin Rüyası’ndaki dünya, İslam ülkelerinin egemenliğindeki bir dünyadır. “Elli seneden beri İslam ruhuna katıldıkları” aktarılan Hindistan’da sömürgeci güç olan İngilizler çıkarılmış, “tarihe karışmış, hikâye ve masal olmuşlardır”. Sadece Hindistan’da değil, diğer İslam ülkelerinde de Hristiyanlara ve Avrupalılara ait hiçbir kültürel iz kalmamıştır. Dil konusunda da Türkçe’nin karşısında diğer diller zayıflamıştır. Örneğin karakterin bindiği uçakta diğer Özbek, Kırgız, Çeçen, Moğol, Laz ve Kürt yolcuların tamamı anadilleri olarak Türkçe konuşmaktadır ve adları “Oğuz, Turgut, Ertuğrul, Tekin, Aydın, Gündoğdu” gibi Türkçe isimlerdir. Bu dünyada Müslümanlar ekonomik açıdan da egemendirler. Metinde bahsi geçen “üç katlı Marmara Köprüsü”nün üst katı bir İslam çarşısıdır ve “orada gayrimüslim için yer yoktur”. İstanbul’da Büyük İslam Borsası kurulmuştur ve “bütün dünyanın mukadderât-ı hayatiyyesiyle oynayan büyük İslam tacirleri” buradadır. İstanbul’da yerleşik azınlık Hristiyan unsur artık yoktur: “…İş için hariçten gelen ecnebilerden başka yabancı unsur (gayrimüslim) kalmamış gibidir.

İstanbul’un mimarisindeki gelecek betimlemelerinde, tıpkı Yahya Kemal’in kaleme aldığı Çamlar Altında Musahabe‘de olduğu gibi, değişmeyen yapıların bir tek camiler olduğu göze çarpmaktadır. Şehrin her yanı üniversiteler, fabrikalar, oteller, opera binaları ile çevrilmiştir. Bunlara ek olarak, İstanbul Boğazı’nda Amerika’daki Özgürlük Heykeli’ni andıran, yüzer metrelik iki dev heykelden söz edilmektedir: “Hilafete nur saçan yüz metrelik Fatih heykeli” ve “Âlem-i İslam’a nur-u enver Kur’an’ı gösteren koca Selim Heykeli”. Heykellerde “Fatih, elleriyle kılıcına dayanmaktadır. Başındaki tacından etrafa kuvvetli elektrik şu’aları yansımaktadır” ve “Selim sağ eliyle baş hizasında Kur’an’ı taşımakta, sol eliyle kılıcına dayanmaktadır”.

Hülya Bu Ya…

Refik Halid Karay’ın 1921’de kaleme aldığı bu eseri diğerlerinden ayıran en önemli fark, olayların İstanbul’da değil Ankara’da geçiyor olmasıdır. Zaman olarak ise uzak bir gelecekten değil, yine 1921 yılından bahsedilmektedir. Tarihsel olaylarla birlikte düşünecek olursak, bu yıl tam da İstanbul’da Meclis-i Mebusan’ın dağıtılmasıyla milli mücadelenin yeni merkezi Ankara’da meclis çalışmalarına başlandığı yıldır. Refik Halid böylesi bir tarihsel atmosferde, bilimsel ve teknolojik açıdan Batı ülkelerini geride bırakmış bir Ankara’yı kurgulamıştır.

Hikâyedeki isimsiz ana karakter, Amerikalı bir gezgin olan Mr. Con Hülya’nın Ankara’ya dair seyahat izlenimlerinin yazılı olduğu makaleyi aktarmaktadır. Ankara’da az bir zamanda muazzam teknolojik atılımlar gerçekleşmiştir. Mr. Con Hülya, Ankara’daki muhteşem tren garına vardığında şehre otomobille gitmek ister ama rehberi bu isteği karşısında kendisine güler. Çünkü Ankara’da “yol kendiliğinden hareket etmektedir”. Böylelikle insanlar yürümeye ihtiyaç duymadan istedikleri semte gidebilmektedirler. Hikâyedeki Büyük Millet Meclisi’ne gittiğinde oranın bomboş olduğunu görür. Çünkü bütün vekiller zaman kaybetmemek için bir “konuşucu” ve “sesli bir telefon” kullanarak işlerini bulundukları yerden takip etmektedir. Vekiller birbirleriyle bu telefonlar sayesinde toplu olarak görüşebilmekte ve meclis oturumları bu şekilde gerçekleşmektedir. Eğer “celse pek gürültülü olur, kapanmak iktiza ederse reis bir düğmeye basar, telefonların cereyanı kesilir”. Ulaşım teknolojisi olarak basınçlı hava boruları kullanılmaktadır: “Tıpkı Avrupa’daki pnömatik mektuplar gibi burada insanlar da hava tazyikiyle işler borulardan istifade edebilirler. Deliğe girer girmez kendinizi gitmek istediğiniz yerde bulursunuz ve derhal dönebilirsiniz.

Refik Halid Karay

Refik Halid Karay

Bu kurgusal Ankara’da hırsızlık olayına veya herhangi bir suça hiç rastlanmamaktadır. Çünkü, ruhların röntgenini çekerek insanları seciyeli ve seciyesiz (iyi huylu, kötü huylu) diye ikiye ayıran bir makine kullanılmaktadır. Bu makinenin kötü huylu olarak tespit ettiği kişilerin şehre girme hakları yoktur. Hukuk alanında da mahkemelerde kullanılan bir makine icat edilmiştir. Bu makine tarafları bir teraziye karşılıklı çıkarır ve haklı ile haksızı birbirinden ayırır.

Kurgusal Ankara, yaşam bilimlerinde de çok ileri seviyededir. Kalp, böbrek veya beyin rahatsızlığında yerine yapay organ yerleştiren bir makine icat edilmiştir. Böylelikle hastalıklara ve ölüme bile çare bulunduğunu anlarız. Ayrıca artık doğum ve büyüme de makineler tarafından gerçekleştirilmektedir: “Hususi makineler vasıtasıyla tohumu beşer bir haftada dokuz ay on günlük kemaline erdirilir, sonra o makineden diğer bir makineye geçirilerek diğer bir hafta zarfında on yaşına yetiştirilir, ondan sonra da bir hafta müddet iptidai ve idadi tahsilini ikmal etmek üzere maarif makinesine konur, son hafta içinde de darülfünun makinesinde kalır, yirmi yaşında meydana bırakılırmış…

Eserde anlatılan Ankara’da iklime de müdahale edilebilmektedir. Kış mevsimi olmasına rağmen tabiat yeşillikler içindedir ve ağaçlar çiçek açmıştır. Çünkü yeraltında konumlandırılan kaloriferler toprağı sürekli ısıtmakta, elektrik makineleri ise gökyüzüne sıcaklık vermektedir. Ankara geceleri de aydınlıktır: “Mühendislerimiz bir akümülatör icat ettiler, gündüzleri güneşin ışıklarını topluyor, biriktiriyor, geceleri alat-ı mahsusa vasıtasıyla havaya neşrediyorlar.” Yağmur kontrol altına alınmıştır: “Yağmur bulutlarını ise, bir nevi elektrik makineleri sayesinde şehre düşmeden evvel topluyorlar, muayyen bir saatte, herkes uykuda iken, yalnız lüzumu olan yerlere fennen ne kadar lazımsa o miktar döküyorlar.” Esen rüzgâr ise ters yönden daha kuvvetli suni rüzgâr estirilerek dengelenmekte ve sıfırlanmaktadır.

Arzîler

Abdülhak Hâmid Tarhan’ın 1925’te, tiyatro oyunu türünde ve vezin kullanarak nazım nesir karışımı olarak kaleme aldığı Arzîler, 40. yüzyılda geçmektedir. Ruhlar âleminden 40. yüzyıl dünyasına gönderilen Kanbur ve Dilşad adlı karakterler, burada gördüklerini aktarırlar. Eserde bulutlara kurulmuş fabrikalardan, hizmet eden robot-makinelerden, televizyonlardan, görüntülü telefon görüşmelerinden bahsedilmektedir. Teknoloji bütün İstanbul’u kuşatmıştır. Gökdelenleri haber verircesine evler gökyüzüne dek yükselmiştir. Ulaşım çok yüksek hızlarda yapılmaktadır: “Bir anda bir şehirden öbür şehre intikal” edilebilmektedir.

Abdülhak Hâmid Tarhan

Abdülhak Hâmid Tarhan

Arzîler’de anlatılan 40. yüzyıl dünyasında, paranın ve sermayenin egemenliğinin insani özellikleri yok ettiğinden şikâyet edilir. İnsanın emek gücünün yerini makinelerin aldığı gelecekte, geriye kalan tek bilim matematiktir. Bu yüzyıldaki insanlar kanatlı bezirgâna benzetilir, herkes birbiriyle yarış halindedir. Her yerde “dâimi bir gürültü” ve “bütün gün muhabere (savaş)” vardır. Hastalıklar kaybolduğundan ölüm de yoktur. Fakat bu durum olumsuz bir biçimde, dünyanın artık üzerinde yaşayan insanları taşıyamadığı şeklinde anlatılır: “Asla görülmemekte ne mevtâ ne makbere.” Arzîler’deki kurgusal gelecekte vatan, milliyet ve aile duygularının da yok olması olumsuz bir yaklaşımla anlatılmaktadır: “Herkes oğulla kız, ne peder var ne vâlide. / Her zevc ü zevce maskara yahut mukallide.

Abdülhak Hâmid, 40. yüzyılda insanların dini rütüelleri terk etmesinin ahlaki yozlaşmayı da beraberinde getirdiğini söylemektedir: “Kırkıncı asır, o men’-i namaz u siyâmdır”, “Çoktan veda edilmiş efendim şeri’ata […] âdâba, ırz u iffete, ahlâka hep veda”. Eserdeki Dilşad karakteri ise, eğer teknik 20. yüzyılda İslam ülkelerinde kullanılsaydı 40. yüzyılın da böyle bozuk bir düzene sahip olmayacağını açıklar. Arzîler’de Osmanlı’daki Hristiyan azınlık unsurlara karşı da ayrımcı ve aşağılayıcı bir dil göze çarpmaktadır.

Makineli Kafa

Konuşabilen bir makinenin ele alındığı eser 1928 yılında, Behlül Dânâ takma adını kullanan İskender Fahrettin Sertelli tarafından kaleme alınmıştır. Bir kadın tarafından kucakta taşınan ve kendisine sorulan her soruya, üstelik Fransızca’da bile doğru yanıt veren bu robot kafanın gösterileri halk arasında büyük bir ilgi ve hayranlıkla takip edilmektedir. Eserde ana karakter, Amerika’daki hırsızlık ve cinayet vakalarını kısa sürede çözen Türk polisi Şadan Bey’dir. Şadan Bey, halkın bu makine kafaya olan ilgisinden rahatsızlık duymakta ve işin arkasında başka bir dümen olduğundan şüphelenmektedir.

+ Sürprizbozan-Spoiler Uyarısı! Görmek için tıklayınız.
Romanın sonunda Şadan Bey’in bu şüphelerinde haklı çıktığını öğreniriz. Makineli kafayı kucağında taşıyan Fransız asıllı kadın bir vantriloktur!

Roman, bu türdeki Türkçe yazında robot kavramına yaklaşan bir konuyu ele almasıyla önemlidir. Metnin çözümlendiği bölümlerde, Uyanık tarafından, robot kelimesi henüz o dönemde kullanılmamasına karşın, ilk olarak 1889’da II. Abdülhamid döneminde Japonya’ya Alamet adlı, insan şeklinde saatli bir makine gönderildiği bilgisi verilmektedir. Güya Alamet’in gövdesi her saat başında semâ etmekte, bu esnada kollarını yana açarak ezan okumakta, yarım metre yürüdükten sonra ezan bitince başladığı noktaya geri dönmektedir. Aslında bu, bilimkurgu yazarı ve mucit Hugo Gernsback‘in 1924 yılında tasarladığı ve adına “Radio Police Automaton” dediği robottur. Gernsback, on parmağında on marifet olan bu robotun, her türlü toplumsal ayaklanmada ve bir insanın tehlikeye atılamayacağı riskli görevlerde kullanılabileceğine inanıyordu. Ayrıca, edebiyatta “robot” kelimesinin ilk kez kullanıldığı, Karel Çapek’e ait 1921 tarihli Rossom’un Evrensel Robotları adlı tiyatro oyununun 1927 yılında, Makineli Kafa’nın yayımlanmasından bir yıl önce, Halit Fahri tarafından Âlemşümul Sun’i Adamlar adıyla Türkçe’ye çevrildiğini öğreniyoruz.

***

Uyanık’ın bu kitabını bilhassa, karşımıza sıklıkla çıkan “bilim ve teknoloji üretmeyen uluslar bilimkurgu edebiyatı da üretemez” savının aslında doğru olmadığını ispatlaması sebebiyle çok önemli buluyorum. Teknolojiyi ve bilimi üreten Batı dünyasıyla kültürel mesafenin günümüze göre çok daha fazla olduğu Osmanlı’nın son dönemlerinde yukarıda bazı örnekleri sunulan bilimkurgu temalı eserler üretilebilmişse, 2016 Türkiye’sinde de pekâlâ üretilebilir. Yazılan eserlerin sayısını ve niteliğini artırmak için ihtiyacımız olan tek şey, belki de psikolojik bagajlarımızdan kurtulmak ve düş gücümüzü prangalarından serbest bırakmak. Unutmayalım ki, dünya edebiyat tarihindeki bilimkurgu sayılabilecek ilk eseri üreten Samsatlı Lukianos* da bu toprakların çocuğuydu.

(*)“M.S. İkinci Yüzyılın ortalarında yaşamış olan Lukianos, Suriye’nin Komagene ilinin başkenti Samosata’da doğmuştur. Samosata’ya biz bugün Samsat diyoruz, Malatya ilinin küçük bir kasabasıdır.” (Nurullah Ataç’ın 1944 tarihli “Samsatlı Lukianos: Tanrıların Konuşmaları” adlı çevirisinin önsözünden)

Hazırlayan: İsmail Yiğit

Etiketler: , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , ,


Yazar Hakkında

1982 Ankara doğumlu. Lise eğitimi esnasında TÜBİTAK’ın düzenlediği fizik olimpiyatlarına katıldı, bronz ve gümüş madalya aldı. Üniversite eğitimini Bilkent Elektrik-Elektronik Mühendisliği’nde tamamladı. ODTÜ Avrasya Çalışmaları bölümünde yüksek lisans çalışmaları yaptı. Uğur Mumcu Araştırmacı Gazetecilik Vakfı ve Sinemart Akademisi’nin Yaratıcı Yazarlık kurslarını bitirdi. Anadolu Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı lisans programına devam etmektedir.Bilimkurgu öyküleri ve yazıları Agos gazetesi, Kül Sanat, Kafasına Göre dergilerinde ve Bilimkurgu Kulübü internet portalında yayımlandı. Türkiye Bilişim Derneği’nin 2016 yılında düzenlediği bilimkurgu öykü yarışmasında “İhlal” adlı öyküsü üçüncülüğe seçildi. Fabisad'ın düzenlediği 2017 GİO yarışmasında öykü dalında başarı ödülü kazanmıştır.An itibariyle İstanbul’da bir kamu kurumunda bilgisayar sistemleri ve ağ güvenliği alanında çalışmaktadır. İleri derecede İngilizce, orta derecede Rusça ve başlangıç seviyesinde İspanyolca bilmektedir.Parolası: “Daha iyi bir dünya pekâlâ mümkündür!”