bilimkurgu kulubu

Edebiyat

Tarih: 6 Mayıs 2017 | Yazar: Serdar Yıldız

0

Olbers Paradoksu, Poe ve Bilimsel Hayal Gücü

Popular Science Türkiye’nin Mart 2016 sayısı insanoğlunun Mars yolculuğunda artık geri sayıma geçebileceğini müjdeliyordu. Özellikle SpaceX ve NASA’nın kızıl gezegen çalışmalarında aldıkları yol, hedefe varmak için bize 2030’lu yılları işaret ediyor. Akla hâlâ fantastikmiş gibi gelen bu gelişme bilim dünyasının son yıllardaki en heyecan verici konusu, bilimle ilgili olsun olmasın, herkes için bir ilgi odağı olmayı da başardı. Mars’a yapılacak insanlı bir yolculuk, şu an için bilimsel bir gerçek niteliğinde önümüze serilse de, bu konu çok daha önceden bilimkurgu yazarları tarafından açılmış, sayfalara işlenmişti.

Arthur C. Clarke‘ın 1951’de yayımladığı The Sands of Mars isimli eserinde insanlar kızıl gezegene yerleşmişlerdi bile. Ondan yarım yüzyıl önce H.G. Wells ise The War of the Worlds isimli kitabında Marslıları Dünya’yı işgale yollamıştı. Bu kurgulardaki bilimsel dayanaklar şu anki birikimimizle bizlere sadece eğlenceli gelecek olsa da uzayın keşfedilmeyi bekleyen yolunu açanlar onlardı. Diyebiliriz ki Mars, bilim insanları için büyük bir hedef haline gelmemişken bilimkurgu yazarlarının gözdesiydi. Bilimkurgu yazarları bilim insanlarına, bilim insanları ise bilimkurgu yazarlarına ilham oldu. Bilimkurgunun gerçeğe dönüşmesinin en can alıcı hikâyesidir bu.

Yazarlar İçin Bilimsel Kapsama Alanı

bilimkurgu yazarları

Bilimkurgu yazarlarının kafasını en çok kurcalayan konu bizi nasıl bir geleceğin beklediğidir. Bu konu zamanın bilimsel gelişmeleriyle herkese bir yorum katabilme imkânı sağlar. Bilimkurgu yazarlarının ise yorum yapmaktan öte onları harekete geçirecek başka bir itici kuvvete daha ihtiyaçları vardır. Bu kuvveti hayal gücü olarak isimlendirebiliriz ki beraberinde yaratıcılığı da getirir. Onlar için hayal gücünün etki alanı sınırsız olsa da bu eşsiz güç bilimkurguda ancak çeşitli eklerle bir anlam kazanabilir. Gelecek öngörüsünde bulunabilmek, teknolojik ilerlemeye alışılmışın dışında anlamlar yüklemek, belki burada belki de henüz ayak basılmamış gezegenlerde yeni bir toplum düzeni yaratmak, derini veya uzağı görebilmek, bunları da sağlam zemine oturtmak zorlu bir iştir.

Tüm bu unsurları akla yatkın hale getirebilmek için bilimkurgu yazarları başka bir bakış açısına daha ihtiyaç duyarlar, bunu bilimsel temel şeklinde ifade edebiliriz. Bilimsel temel, bir okurun “evet, bu anlatılanlar ileride gerçekten mümkün!” diyebilmesini, bilimkurgunun fantastikten ince bir çizgiyle sıyrılmasını sağlar. Tam da burada fantastik ile bilimkurgu arasındaki o ince çizgiye biraz olsun dokunabiliriz. Margaret Atwood, Başka Dünyalar isimli denemesinde bilimkurgu ile fantastik ayrımının kendisi için çok da önemli olmadığını söyler. Onun düşüncesine göre bilimkurgusal nitelik taşımak için, yolda yürürken karşımıza çıkamayacak olan şeyler sınıfında yer almak yeterlidir. Ursula K. Le Guin ile birlikte katıldıkları bir açık oturumda Le Guin’in konu hakkında kattığı yorumu aktarır ve şöyle der:

“Ursula Le Guin’le 2010 yılının sonbaharında gerçekleştirdiğimiz bir açık oturumda onun bilimkurgu dediği şeyin, gerçekten olabilecek şeylerin söz konusu olduğu varsayımsal kurgu olduğunu ve gerçekleşmesi mümkün olmayan şeylerin yer aldığı eserleri de fantastik edebiyat olarak sınıflandırdığını anladım.”

bilimkurgu edebiyat

Görülüyor ki bilimkurgunun neyi kapsadığı noktasında yazardan yazara farklı görüşler mevcut, bu tartışmalı ve göreceli konu bu yazının sınırları dışında. Benim daha çok ilgilendiğim kısım bilimkurgunun bilimsel teoriler üzerinde ilerleyen tarafı. Tam bu noktada geçen hafta elime geçen bir kitaptan söz etmek istiyorum. Nobel Fizik Ödüllü Gerard’t Hooft’un Bilim Kurguları isimli kitabında, çoğu bilimkurgu yazarının fizik yasalarını nasıl hiçe saydıklarını, bu durumun da kuramsal fizikçilerin sinirlerini ne ölçüde gerdiğini yazarın eğlenceli üslubuyla okuyabilirsiniz. Hooft eserinde aynı zamanda fiziğin kuramsal temellerini esas alarak geleceğe yönelik kurgular tasvir etmekten de geri kalmıyor, türün meraklıları tarafından göz atılmasında fayda var.

Hooft’un hassasiyetini anlayabiliriz, ne var ki bilimkurgu yazmak için bir bilim insanı olmak gerekmez. Bilimkurgunun ortaya çıkışından bu zamana, özellikle bu türün kıvılcımını yakanlar bilime ilgi duyan, gözlem yapan, bilimsel hayal gücünü kullanan yazarlardı. Onlar hayal gücünün sınırsız, bir sorumluluktan uzak alanlarında gezinmek yerine bir şeyleri hissettirmek için yazmış olmalılar. 2030 Mars hedefinde payları büyük. H.G. Wells, Arthur C. Clarke, Isaac Asimov, Robert A. Heinlein gibi yazarlar bunu başardıkları için olsa gerek Mars’taki büyük kraterlere onların da isimleri verildi.

Hayal Gücü-Yaratıcılık

hayal gücü

Hayal gücü ve yaratıcılık birbiriyle bağlantılı olsa da aynı şey değildir. Yaratıcılık bir eylemdir, hayal gücü ise harekete geçiren bir ateşleyici. Ünlü psikoterapist Rollo May Yaratma Cesareti isimli kitabında orijinal fikirlerin nasıl geldiğini çeşitli örneklerle sıralar. Hayal gücü ilk karşılaşma anını, yani yaratıcı edimi harekete geçiren motivasyonun fitilini ateşlerken, yazarın veya bir eser ortaya koyan kişinin beyninde aydınlanan kavrayış ise kuvvetli bir dürtüyü açığa çıkarır. Bu da yazma ve devam etme, konunun üzerine gitme dürtüsüdür.

Bilimkurgu yazarlarının bu kavrayışı elde ettikten sonra mücadeleleri yeni başlar. Dünyayı ve evreni keşfetme, onlara yeni ufuklar açma noktasında sadece bu kavrayış yeterli olmayacaktır çünkü. Gözlem yapmak, hayal gücünün katkısıyla derinlere inmek ve böylece şimdiki zamandan uzaklara ulaşmak konusunda yoğun bir çaba sarf etmek gerekecektir. Tüm bu aşamalarda ister katı bir bilimkurgu yazsın, isterse yeni dalga denilen ve daha çok sosyal tasarıma dayalı türde yazsın bilimsel temellere saygı duymak zorunda kalacak, bilimsel hayal gücünü kaçınılmaz şekilde devreye sokacaktır. Bilimkurgu yazarlarının kafasında diğer kurgu türlerine göre daha çok fikir gelmesi muhtemeldir, ancak bunlardan sadece bir kısmı büyük bir fikir olarak sayfalara geçer. Umberto Eco‘nun Genç Bir Romancının İtiraları‘nda dediği gibi, “Eğer ortada çok sayıda yaratıcı fikir varsa bu onların yaratıcı olmadığını gösterir.”

Bir Paradoks ve Yorumlar

Evrim

Bilimsel hayal gücü ifadesinin en büyük temsilcileri yazarlardır. Bunu destekleyici bir örnek olarak Olbers Paradoksu ve ona yapılan yorumları gösterebiliriz. Bu popüler konuya Florian Freistetter’in kaleme aldığı Kadehteki Göktaşı isimli kitapta tekrar rastladım. Paradoksu Alman astronom Heinrich Olbers 1826’da şöyle ifade eder: Eğer evren sonsuz büyüklükteyse ve aynı oranda yıldızlarla kaplıysa, bu durumun da hiç değişmediği düşünülürse, o zaman gökyüzünde nereye bakarsak bakalım her yerde yıldız görmeliyiz. Yani akşam vakti gökyüzü yıldızlarla dolu olmalı ve haliyle muazzam bir aydınlıkla kaplanmalı. Peki öyleyse gökyüzündeki bu karanlık da nedir?

Bilim genelde eklektik devam eder ve bazı dönemlerde kırılma anları yaşanır. Bundan elli yıl önce bir bilimkurgu öğesi sayılabilecek teknolojiler şimdi sıradan görülen cihazlardır, kısa sürede çok fazla yol aldık. Mariner 2 isimli uzay aracı 1962’de fırlatılmadan önce Venüs’te okyanuslar ve tıpkı Dünya’da olduğu gibi ormanlar, çiçekler, böcekler bulunduğunu iddia edenlerin sayısı hiç de az değildi. Mariner 2 bu yönde büyük bir ilerleme sağladı. Olbers’in paradoksu ortaya attığı yıllarda ise evrenin oluşumuyla ilgili tezler kuvvetli değildi. O ve birkaç arkadaşı evrenin sonsuz olduğu, genişlemediği fikrinden yola çıkıp yanılmışlardı.

fermi-paradoksu

Paradokstan yüz yıl sonra Big Bang modeli bilim dünyasında bir güneş gibi doğdu, Olbers’in ortaya attığı düşünceyle birlikte birçok konu da böylelikle aydınlandı. Şimdi biliyoruz ki Alman gökbilimcinin tezi aslında bir paradoks değil. Big Bang Olbers’e basit bir açıklama sunuyor, şöyle ki: Büyük patlamadan sonra evren hızla genişlemeye başladı, oluşan cisimler evrenin uzak yerlerine saçıldı. Bu yıldızlar bizden o kadar uzaklar ki ışınları hâlâ Dünya’ya ulaşmadı. Evren sonsuz değil, genişlemeye devam ediyor. Yıldızlar da sonsuza kadar yaşamazlar. Dolayısıyla gece vakti gökyüzünde her yerde yıldız görmememiz doğal.

Olbers Paradoksu’ndan ilk kez TÜBİTAK’ın yayımladığı Galileo’nun Buyruğu isimli eser sayesinde haberdar olmuştum. Edmund Blair Bolles’in derlediği kitaptaki makalelerden biri Edward Harrison’a ait, kaleme aldığı yazıda paradoksu karanlıklar bilmecesi şeklinde ifade ediyor. Karanlıklar bilmecesine doğru yaklaşım sunan ilk kişi kimdi dersiniz? Edward Harrison diyor ki: “Nitel olarak ifade edilmiş olsa da, karanlıklar bilmecesinin ilk açık ve doğru çözümü ünlü şair, deneme yazarı, eleştirmen ve amatör bilimci Edgar Allan Poe’dan gelmiştir.” Bu cümleyi okuduğumda çok şaşırdığımı hatırlıyorum. Poe’nun fikrini Eureka: Şiirsel Bir Düzyazı’sında nasıl açıkladığı da aynı makalede paylaşılıyor:

“Eğer yıldızlar art arda sonsuza kadar uzansaydı gökyüzünün arka perdesi bize, galakside olduğu gibi, bir aydınlık içinde görünürdü -çünkü bütün artalanda bir yıldızın olmadığı tek noktanın bulunması kesinlikle olanaksızdır-. O halde, böyle bir durumda, teleskopumuzun her yönde bulduğu boşlukları açıklayabileceğimiz yegane olasılık, görülemeyen artalanın son derece uzak olduğunu varsaymaktır; o kadar uzak ki oradan çıkan ışınlar henüz bize erişmemiştir.”

Bu satırlarda Poe’nun gözlem yeteneğini, hem dedektif hem de bilimkurgu öykülerinde kullandığı akıl yürütme yöntemlerinin izlerini görüyoruz. Eureka’nın tamamında da aynı dokunuşlar mevcut. İşte edebi yetenek ve bilimsel hayal gücünün kaynaşması! Poe’nun korku ve polisiye edebiyatına katkılarının haricinde, bilimle ciddi anlamda ilgilenmiş, astronomiye kafa yormuş biri olması ve dönemin önemli tartışma konularına kabul edilebilir yorumlar getirmesi ondaki hayal gücünün bilimsel temellerle desteklenmesiyle ilgidir. Genelde bilimsel yazıların yazınsal anlamda bir değeri olmadığı ve haliyle bu noktada dikkate alınmadığı ifade edilir.

Gerçekten de bilim insanları, yazılarında kendi dilleriyle konuşurlar, onları anlamak çoğu zaman zordur. Onlar gözlemin ötesine geçerler. Gördüklerini tüm olup bitenle anlama, sebep-sonuçları da bilimsel bir dille anlatabilmek için uğraşırlar. Genel okur tarafından anlaşılma gibi bir dertleri yoktur, neden olsun ki? Bilimi Richard Feynman gibi en basit ve eğlenceli haliyle anlatabilmek de bir yetenektir ne de olsa. Poe’nun Eureka’sı bilimsel bir çalışma olarak görülmese de bilim ve metafiziği buluşturur, bu haliyle okunması edebi anlamda da keyiflidir. Bilimsel hayal gücü, yaratıcılık ve yazmaya götüren diğer unsurlar insan ve toplumu anlatmak için sadece bir araçtır. Gelecek tahmini yapan fütüristlerden farklı olarak, bilimkurgu yazarları geleceği keşfetme aşamasında odak noktasına yine insanı koyarlar. Onlar gökyüzüne bakıp yürürken ayağı çukura takılıp sendeleseler de kafalarını yere çevirmeyen kişilerdir. Birikim ve gözlemlerini içinde insanların olduğu bir hikâyeye yerleştirirler, onlar için önemli olan hikâyedir ve bence de öyle olmalıdır.

Yazan: Serdar Yıldız | Kapak: poe-eureka.com

Etiketler: , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , ,


Yazar Hakkında

İllet (roman), Karanlık Gökkuşağı (öykü), Yüksek Doz Gelecek (beş yazar beş bilimkurgu kısa romanı).