bilimkurgu kulubu

Kitap İncelemeleri

Tarih: 25 Haziran 2022 | Yazar: Emre Bozkuş

0

Zamansız Bir Arayış: Babalar ve Kızları

“Gelirler bana buzlu ateş geceleri, söylerim ateşe…” (syf. 55)

Selda Uygur oldukça önemli bir akademisyen ve alanında yaptığı çalışmalarla isminden övgüyle söz ettiriyor. Selanikli yazar Fazlı Necip’in “Ah, Anne” adlı eserini İş Bankası Kültür Yayınları’nın Türk Klasikleri Serisi bünyesinde yayına hazırladı ve günümüz Türkçesiyle, hem de ilk kez kitap olarak okurla buluşmasını sağladı. Eser, hem kültürümüz açısından değerli bir girişim hem de müteveffa yazarın anısına büyük bir saygı göstergesi olarak raflardaki yerini aldı. Ayrıca yine uzun uğraşlar sonucu “Türk Romanından Örneklerle Edebiyat ve Kıskançlık” isimli akademik çalışması da Çizgi Kitabevi etiketiyle yayımlandı. Babalar ve Kızları’yla da 2020 yılında Bilgi Yayınevi’nin düzenlediği Turgut Özakman İlk Roman Armağanı’nı kazanarak dehasını henüz ilk yapıtında ortaya koymayı başardı. Bu yazıda, çağını nasıl okuduğunu ve zamanı zihninin yetkin tahayyülüyle bükerek okurunu çıkardığı keyifli yolculuğu etraflıca incelemeye çalışacağız.

Atıflarla bezeli Babalar ve Kızları’nın en önemli göndermesini doğrudan isminde buluyoruz. Ivan Turgenyev’in 1862’de kaleme aldığı en meşhur eseri Babalar ve Oğulları’na selam veriliyor ve farklı bir yorumla kuşaklar arası geçişlere odaklanılıyor. Turgenyev’in dönemin yükselen felsefi görüşü Nihilizm ile harmanladığı eserinde Çarlık Rusyası’nın kültürel dönüşümünü görülür. Özellikle gelenekçi muhafazakar baba figürlerinin, yeniliğe tanık olan gençlere dair tutumları ve gençlerin bu baskı karşısında gösterdikleri asi tavır yalnızca birkaç kişinin yaşamına şahit olmadığımızın göstergesidir. Olaylar ile yorumlar değişse bile aslında vuku bulan sosyal bir dönüşümdür ve tıpkı Babalar ve Kızları’nda Selda Uygur’un yaptığı gibi toplumun birey üzerindeki etkisi ustalıkla ele alınır.

“Ölüm başımızın üzerinde dolaşan yaz bulutları gibiydi, biz uçuyor sansak da varlığı gerçekti. Geldiği zaman yeniden var olduğunu kavramak zaman alıyordu, o zaman da yaşlandırıyor, tüketiyordu.” (Syf. 30)

Sözgelimi Nietzsche’nin bahsettiği de budur. Zira Bazarov gibi karakterlerin içine sürüklendiği nihilist dünya, haddizatında bir arayışı tetiklemesi açısından önemlidir. Nihilizm bir hâl ve temsildir; dönemin romanlarında da hâliyle geleceği şekillendirmek için mücadele edecek kitlelerin hikâyeleri anlatılır. Bazarov, Mersault ya da Turgut Özben… Her biri bu süreçte temsilcidir. Resmin odaklandığımız detayları. Babalar ve Kızları’nda Selda Uygur’un yaptığı da bu “oluş” sürecini takiben geçmişin getirdiklerini zamanın değiştirdikleriyle bir potada eriterek benzeri bir büyüme hikâyesini anlatmak. Etrafında inşa ettiği dünya, bu gelişimin meydana gelişinin ispatı niteliğinde ve her bir detayıyla kişinin benliğinin teşekkül oluş aşamalarını resmediyor.

Gelelim 1980’lere. İstanbul, Anadolu Yakası. Bir çekirdek aile portresi karşımızda. Yorgun ve yükünden mahzun bir anne, babasını öldüremediği için kendini yok eden bir baba ve bütün bunların arasında sesini, benliğini arayan bir genç… Oldukça tanıdık değil mi? Aşina olmamız ve gündelik hayatta rastlamamız olası bir hikâye. Bu da henüz kitaba başlamadan bağ kurmamızı kolaylaştırıyor. Sezen Aksu ile büyüyen ve gençliğe adım atarken yaşamı tanımaya çalışan bu genç kadının gözüyle bakıyoruz, tanık oluyoruz yaşananlara ve zihnimizde birtakım resimler ortaya çıkıyor. Bir neslin sesini duyuyoruz satırlarda, birçok insanın arayışının resmini çiziyoruz el birliğiyle. Henüz İstanbul’da dalından meyve yemenin olağan karşılandığı, komşuluk bağlarının koparak kişilerin birbirlerini daire numaralarından tanımadığı ve tabakların boş gönderilmediği, çocuklukların sokaklarda sonsuz keşiflerle, tutkulu, meraklı, duygulu, sahici yaşandığı, Vita yağı tenekelerine çiçeklerin ekildiği, coşkulu, televizyonlardan bile daha renkli yaşamların süregeldiği günler…

Bu cümleleri uzatmak örnekleri arttırmak ve portreyi ressamın hünerince genişletmek mümkün. Nihayetinde hepimizin ortak anılarının maziye dönüşmesi parça parça olur ve bahsi geçen parçaları anımsayarak geçmişi yâd ederiz. Hâliyle neresinden baktığımız, neyin karşımıza çıkacağını belirler. Üstelik nostaljinin ve kimileyin ortaya çıkardığı melankolinin de katkılarını düşünürsek, geçmiş asla geçtiği şekliyle vücut bulmaz zihinlerde. Her insan başka bir dünyadır ve mutlaka kendinden bir şeyler katar anılara. Babalar ve Kızları işte okura tam olarak bunu veriyor ve bir kişinin değil, bir ülkenin anılarını mesele ediyor. Böylece tıpkı yukarıdaki resimler gibi her zihinde farklı çağrışımları meydana getiriyor.

Roman bizi henüz girişinde Salvador Dali’nin Aziz Antonius’un Baştan Çıkarılışı adlı tablosunu çağrıştıran etkileyici bir sahneyle karşılıyor. Yazarın bu girişle verdiği mesajı, karaktere ait düşlerin ne denli belirleyici olacağına yönelik bir uyarı şeklinde yorumlamak mümkün. Aktif bir zihin için gerçek asla tek değildir, çünkü yaşanan ve algılanan haricinde bile gerçeklik arar, hatta kimileyin bulur. İşte karaktere dair edinilen ilk intiba böyle kurulur. Devamında ise derinliğe ve derinlerin verdiği tatmine ilişkin bir sahneyle devam eder. Böylece düşleriyle kurduğu ilişkiye dair görüş iyice perçinlenir. Ona göre gerçek sığdır ve derin sularda inci tanesi arayan o meşhur ses gibi kaçışlarında kendini, aslını bularak keşfini bu vesileyle devam ettirir. Çünkü rüyaları, gerçeğin tahakkümünü kıracak anahtarlar olduklarından ötürü severiz; dört duvardan sonsuz diyarlara açılan kapıyı yalnızca onlar açar ve düşler kurmaya olanak tanırlar. Üstüne üstlük bu diyarların insanın yaşamında açması muhtemel yollar da düşünülünce, seyahatin sınırlarını çizmek neredeyse imkânsız hâle gelir.

selda uygur

“Ölüm ve zaman boynumun bitip gövdemin başladığı noktada kesişti.” (Syf. 16)

Babaannesini öldürdüğünü söylediği andan itibaren metin içindeki giz düğümlenir ve sürüklediği rota boyunca esrar perdesini aralama çabası, karakterin dünyasını tanıma gayretiyle birleşir. Babaanneyi öldürdü mü? Öldürdüyse şayet, neden ve nasıl? Soruların ortaya çıkardığı belirsizliğinin ardından Zorba Dede’nin gelişiyle sorular yanıtlanmasa da izlek belirlenir ve okurun aklında belli resimler şekillenir. Üstelik Zorba’nın coşkunluğu ile metinlerarası geçişleri köprü edasıyla metne eklemleyen yazar, metnin devamında hissettireceği gerçeklik hissini perçinler. Gitgide daha fazla anlatıcı-yazar bütünlüğü fikri sökün eder, merak kabarır, sayfaların çevrilme hızı giderek artar. Kazancakis’in Zorba’sından beslenen ama onu da aşarak ilerleyen Zorba Dede’nin dolu dolu sürmüş yaşamı, karakterin motivasyonunu bir mentor edasıyla şekillendirirken aslında modern insanın tatmin arayışının bir eleştirisini de yapar. Bir kokuda bulduğumuz tutkunun varlığımıza yön verecek olması sahiden de yaşamımızın dinamiklerine dair derinliğini kanıtlamaz mı? Karamazov Kardeşler’de Zosima Alyoşa için ne ise, Zorba’nın da romandaki rolü o…

Zorba Dede’nin ardından Karabey Dede ve Alvur ile devam eden ailenin erkeklerinin kendini arama çabası haddizatında başkarakterimizin genetik mirasının da göstergesi olarak özenle işlenir. Her birinin derdi yüce bir amaç uğruna mücadele ederek yaşamlarına anlam katmaktır. Zaten bütün koşturmaca ve yaşama ilişkin söylenenlerin bundan ibaret olduğuna ustalıkla işaret edilir. Roman boyunca izlek bu odakta ilerler ve zamanda geçişler yaşayarak bir nevi düşüncenin algılanan her şeyi içerdiği fikrine ulaşan karakter üzerinden zamansızlığın tarifi yapılır. Masallar, günlükler, iç sesiyle savaşanlar ve nihayetinde yenilerek kaybolanlar… Deliliğin sınırlarında gezinen ve veliliğin hikmetine erişen iki karakterin anlatı ormanlarında yaptığı gezinti “tüm zamanların birleştiği bir dilin arayışı” tabiriyle tanımlanarak ilk adımını atmış olur. Zamanlar arası yaptığı yolculuklarla da bizi arayışına dâhil eder.

Velhasıl kelam, Babalar ve Kızları Sapir-Whorf hipotezine benzer bir yaklaşımla zamanın bir yerinden dokunduğu okuruna, zamansız hisler yaşatmayı başaran enfes bir roman…

Etiketler: , , , , , , , ,


Yazar Hakkında

Bir garip varoluşçu...