semenderlerle savas kapak

İnsanın İçindeki Karanlığın Bir Aynası: Semenderlerle Savaş

“Tarih tekerrür etmez, ancak kafiyelidir,” der Mark Twain. Biz insanlarsa bu çağlar uzunluğundaki şiirin ahenk unsurlarını ya bunca okumaya rağmen çözemedik ya da türümüzün zaaflarından ötürü tarihin başından beri miras aldığımız tatsızlıkta yazmayı sürdürmekten vazgeçemedik. Karel Čapek‘in bu destansı satiri, tam da bu noktada insanlığın yüzüne ayna tutuyor. Bilindiği üzere R.U.R. Rossum’un Evrensel Robotları kitabıyla bilimkurgu edebiyatına ve dahi bilime “robot” kelimesini kazandıran Čapek, Semenderlerle Savaş‘ta, tabiri caizse tiyatro oyunu olan R.U.R.’u, öznesini değiştirip katmanlarını açarak romanlaştırıyor. Fakat ortaya çıkan eser, detaylandırılmış bir tekrar değil; gerçek başyapıtı oluyor.

Burada küçük ama mühim bir parantez açıp “robot” kelimesinin gerçek isim babasına, Josef Čapek’e hakkını teslim etmek gerek. Karel Čapek’in, R.U.R.’da tasarladığı “insan yapımı insanlar” için doğru terimi bulamadığından çektiği sıkıntıyı, beraber eserler de kaleme aldığı ressam, şair ve yazar olan ağabeyi Josef Čapek, Çekçe’de “köle” anlamına gelen “robot” kelimesini önererek bitirmiştir. Yine romanı daha iyi anlayabilmek için bu iki kardeşin siyasî duruşunu da bilmek önemlidir. Čapekler, Nazilerin yükseldiği bir zamanda kalemleriyle savaşan cesur ve dobra birer anti-faşistti. Ve ne yazık ki ağabey Čapek, doğruluğun bedelini ödeyecekti. Karel Čapek hayatı boyunca muzdarip olduğu spondiloartrit ve zatürree sebebiyle II. Dünya Savaşı henüz başlamadan 25 Aralık 1938’de hayatını kaybetti. Ölümünden haberi olmayan Gestapo, aylar sonra tutuklamaya geldi. Karısı aktris Olga Scheinpflugová, tutuklanıp daha sonra serbest bırakıldı. Olga, 1968’de kocasının bir tiyatro eserini oynarken sahnede kalp krizi geçirerek öldü. Ne yazık ki ağabey Josef Čapek doğal yoldan ölecek, dahası bedeni bir mezara bile kavuşacak kadar şanslı değildi. 1939’da Nazi Almanyası’nın Çekoslavakya’yı işgalinden sonra tutuklanıp önce Dachau, ardından Bergen-Belsen toplama kampına gönderildi. 1948’de, üç yıl önce 1945 Nisan’ında öldüğü ilân edildi ama cenazesi bulunamadı. Prag’daki anıt mezarının taşında şunlar yazar:

“Ressam ve şair Josef Čapek buraya defnedilecekti. Ama mezarı çok uzakta.”

Bütün bu tarihsel altyapı içinde Karel Čapek için, 20. yüzyılın en büyük ve gerçek kâhini diyebiliriz. Kehanetinin gücünü ise başta bahsettiğimiz, “çağların şiirini” ve onun kafiyesini doğru okuyup analiz etmekten alıyordu. Romandaki olaylar silsilesi, bir kaptanın karşılaştığı garip bir canlı türüne karşı hem küçümsese hem de sempati duymasıyla ve onunla karşılıklı bir çıkar ilişkine girmesiyle başlıyor. İsimleri ve kökenleri konusunda ortak bir karara varılamayan, insanlar gibi iki ayakları üzerinde durabilen bir çeşit dev kertenkelenin hızlı bir öğrenme sürecine, bir nevi evrimine şahit oluyoruz roman boyunca. Romanda anlatılan semenderler amfibi bir tür, karada uzun süre kalamıyor, yaşamak için sığ sulara, kıyılara ihtiyaç duyuyor. İnci avcılarının istiridyeleri bıçakla açmasına şahit olmalarından sonra, insanların karşısına çıkıp onlardan yardım istiyor.

Kaptan, baş parmaksız küçük elleriyle istiridyeleri açamadıklarını anlıyor. İnci istiridyesi getirdiklerinde bıçağıyla onları açıyor, semenderler istiridyeleri yiyor, kaptan da incileri alıyor. İnsanın doymak bilmeyişi, en büyük zaafı olan hırsı da işte burada devreye giriyor ve bu “alış-veriş” büyüyor. Semenderler gemilerle başka sulara taşınıyor, dünyanın her yanına yayılıyor. Görevleri sadece inci bulmakla da sınırlı kalmıyor; insanın yapamadığı, zorlandığı ya da elini kirletmek istemediği işler için ideal, karın tokluğuna çalışacak işçiler hâline getiriliyor. Kaptan onlara konuşmayı öğretiyor. Çok hızlı öğrenip kendilerini geliştiriyorlar. Başlarda kimisi hayvanat bahçelerinde teşhir ediliyor, sirklerde zorla çalıştırılıyor. Kaptan öldükten sonra üzerlerindeki koruyucu el de kalkmış oluyor ve sömürüleri resmileşiyor.

“Artık dünya üretiminin ağır sanayi ve hassas mekanik alanında beşte birlik payı semenderlerden gelen siparişlere bağımlıydı. Semenderlerin sonu gelse her beş fabrikadan biri batardı; modern refah yerine milyonlarca işsiz ortaya çıkardı.”

İnsanlar, hem semenderlerin gücünü sömürmekte sakınca görmüyor hem de onlardan tiksiniyor. Öyle ki, bazı kişileri boğulmaktan kurtaran semenderler bile, insanlara dokunmaları büyük bir cüret, korkunç bir şeymiş gibi tepki alıyor. Tıpkı Afrikalı köleler gibi, ait oldukları yerlerden şiddetle koparılıp çoğunun sağ çıkamayacağı gemilere dolduruluyorlar. Mal gibi, üstelik de çok düşük ücretlere alınıp satılıyorlar. İnsanlar onları, tıpkı kendilerine yaptıkları gibi kastlara ayırıyor. Kastlar arasında Cesur Yeni Dünya‘dakine benzer bir görev dağılımı yapılıyor. Yavrular bile kullanılıyor. Tembellik ve emre itaatsizlik açlıkla cezalandırılıyor. Hatta bir noktadan sonra vergi bile ödemeleri gerekiyor. Ücretsiz çalıştırıldıkları için vergi sahiplerinden alınıyor, sahipleri de onların tayınından kesiyor. Yani, vergilerini açlıkla terbiye edilerek ödüyorlar. Üzerlerinde canlı canlı deneyler yapılıyor. İşte burada iş çok daha acılaşıyor. Karel Čapek bu kitabı 1936’da yazdı ve II. Dünya Savaşı başlamadan 1938’de öldü. Kitapta ise 1942-1945 arası yapılan, insanlık tarihinin en çirkin yüzlerinden biri olan Nazi insan deneylerinin tıpatıp aynısını anlatıyor. İşte bu, tarih biliminin ışığında yapılmış kan donduran bir kehanet.

Bir yandan da etik tartışmalar yapılıyor. Semenderlerin ruhu olup olmadığı tartışılıyor. Kimisi onların eğitilmesi, haklara sahip olması gerektiğini savunuyor. Tıpkı R.U.R.‘da robotlara yapılan çağrı gibi, burada da “dünyanın bütün semenderlerine” birleşme çağrısı yapılıyor. Eğitimleri için atılan adımların çoğu, bir nevi misyonerlikten öteye gidemiyor; onların tabiatlarını, kendi alışkanlıkların değiştirmeye çalışıyorlar. Din adamlarınınsa onlara ulaşmasına izin verilmiyor çünkü vaazlar işlerine engel oluyor. Eğitilen semenderler akademisyenliğe kadar yükselebiliyor, yine de insanlardan saygı görmeleri kolay olmuyor. Bazen çok masum istekleri bile şiddetle bastırılıyor. Sadece elma istemeleri bile ekstra maliyetinden dolayı uzun mücadelelerle kabul ediliyor. Ardından da onları bir nevi afyonlamak için, fiziksel anlamda rahatsızlanmalarına sebep olsa da alkol veriliyor. Diğer taraftan içlerine ırkçılık tohumları ekiliyor, “semender semendere” kırdırılıyor. Ve tabii ki Alman semenderleri diğerlerinden kesinlikle daha yüksekte, üstün ırk…

Kitapta şöyle bir diyalog geçiyor:

-Sen saygın bir insansın, köle ticareti gibi alçakça bir iş yapmak sana tuhaf gelmiyor mu?

-Semender semenderdir.

-İki yüz yıl önce de zenci zencidir diyorlardı.

-Peki haklı değiller miydi?

Semenderler, özellikle ABD’de tıpkı siyahî Amerikalılar gibi iftiralara uğrayıp kanunsuz infazlarla katlediliyor. Anatomileri bu suçu işlemelerini imkânsız kıldığı hâlde tecavüzle suçlanıp canlı canlı yakılabiliyorlar. Kitaptaki satranç oyununda olduğu gibi, “siyah kaybeder”…

“Birdenbire satranç tahtasındaki her hamlenin eski ve bir zamanlar bir başkası tarafından oynanmış olduğunu anladım. Belki bizim tarihimiz de bir zamanlar başkaları tarafından oynanmıştı ve bizim tek yaptığımız insanların alışkanlık edindiği hamleleri yapmak üzere taşları hareket ettirmekten ibarettir.”

Ancak hırsları, zaafları olmayan semenderlerin, sadece hayatlarını devam ettirebilmek için ihtiyaç duydukları, yapmak zorunda oldukları şeyler insanlar için çok büyük sorunlara yol açıyor.

“O yüzden asıl soru şu: İnsanın mutluluğa yeteneği oldu mu hiç? Bireyler, evet, her canlıda olduğu gibi; ama insanlık, hiçbir zaman olmadı. İnsanın bütün talihsizliği, insan olmak zorunda kalmasından ya da çok geç bir zamanda, zaten akıllanması imkânsız bir şekilde uluslar, ırklar, inançlar, sınıflar, mezhepler, zengin, yoksul, eğitimli, eğitimsiz, efendi ve köle diye ayrıldığı zaman insan olmuş olmasından kaynaklanıyor.”

İşte bu kitapta, tarihin şiirini doğru okuyamayanların, sürekli aynı yanlış kelimeleri art arda dizip şiirin kendi payına düşen yanlış dizelerini yazıp durması, bu ezelden ebede süren yanlışlık, okuması keyifli bir dünya tarihi gibi gözümüzün önüne seriliyor. Bize hem geçmişe dair bir ibret vesikası hem de geleceğe dair bir uyarı bıraktığı için Karel Čapek’e şükran borçluyuz.

Yazar: Münevver Uzun

Onu siz delirttiniz!

İlginizi Çekebilir

İmalattan Toptan İnanç: Tanrı Fabrikası

“Aşağıda, mahzende esrarengiz bir şey var, bütün dünyayı tersine çevirecek bir şey.” Semenderlerle Savaş‘ı incelerken …

Bir Cevap Yazın

Bilimkurgu Kulübü sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin