bilimkurgu kulubu

Kitap İncelemeleri triton

Tarih: 21 Nisan 2021 | Yazar: Emre Bozkuş

0

Samuel R. Delany’den Çarpıcı Bir Heterotopya: Triton

Samuel R. Delany, Yeni Dalga akımının içerisinde kendine özgü bir yere sahip. Cinsel kimlik konusuna değinme biçimi çağının ötesinde ve yetkin üslubuyla okuru sarsmayı başarıyor. Triton da bu bağlamda heteronormatif anlayışa karşı çıktığı ve Ursula K. Le Guin’in Mülksüzler’ine yanıt olarak kaleme aldığı bir yapıt. Eserinde, kişinin kendini tanımlama yöntemlerinin fiziksel görünüşüyle arasındaki ilişkiyi incelikle irdeliyor ve günümüzde bile tabu olan pek çok soruna cesaretle işaret ediyor.

Ancak burada yanıt verme sebebi yalnızca konuyla ilgili kurulan bağ değil. Bilindiği üzere Mülksüzler’in özgün adı The Dispossessed’tir. Dostoyevski’nin Türkçeye Ecinniler olarak çevrilen romanının İngilizce isimlerinden biri de Possessed. Ursula, romanının ismini bu esere cevaben seçtiğini  söylemiştir. Dolayısıyla arada ilgi çekici bir yanıtlaşma hâli meydana gelmiştir. Bütün bunlara müsebbip yapıt Triton, Metis Bilimkurgu Serisi‘nin otuz birinci eseri olarak 2000 yılında yerli okurun beğenisine de sunulmuştur.

Ütopya ile distopya arasındaki farklar sanıldığı kadar çok değildir. En başta ikisi de toplum mühendisliği fikridir. Toplumun halihazırda bulunan halinin değişimini, yenilenmesini hedeflerler. Bu bakımdan hem ütopya hem de distopya aynı noktadan hareket ederler. Ancak düzen otururken yapılanlar bağlamında aralarında benzerlikler baş gösterir. İki düşünce de bireysel özgürlüğü ve özgür düşünceyi toplum yararı adına göz ardı eder, hatta doğrudan imha eder. Mevzu topluluğun iyiliğidir, bunun için yapılan fedakârlıklar da bir görev bilinci veya ödev ahlâkıyla izah edilerek önemsizleştirilir. Birey eylemini katı bir ahlâkla benimser ve özdeğerini yok sayar. Neticede iki yapı da üst aklın iradesine bırakılmış kimliksiz toplumlar yaratır.

Nitelik konusunda ise çeşitli görüşler sunulabilir. Distopyaların ütopyalar karşısındaki en büyük dezavantajının kesin çizgilerle belirlenen, yasaklarla kısıtlanan ve kendi istediği gibi yaşayamayan mutsuz kitleler olduğu öne sürülür. Distopya karanlıktır; ütopya ise aydınlık. Fakat Star Wars evreninde yaşamıyoruz, kimse hayalî bir soyut gücün çevresinde konumlanmıyor. Hâliyle Cesur Yeni Dünya örneğinde görüldüğü gibi refah asla özgürlük veya adalet demek değildir. Büyük vaatler daima büyük fırsatlar doğurmaz; kimileri eşitken, kimi diğerleri daha da eşit olabilir. More’un Ütopya‘sı bugünün bireyi için sahiden de ütopya olur muydu? Yoksa değişen değerler kendi içerisinde yeni şartlar mı meydana getirir? Öyleyse mutlak bir ütopya kurmak imkansız diyebilir miyiz?

Burada vurgulanan mutlak ütopya, toplumsal düşlerin vücut bulduğu ideal tasarıyı kasteder. Kızıl Elma ülküsü ile tasarlanan Halide Edib’in Yeni Turan’ı gibi. Belirli düşünce sistemi ve programı dahilinde atılan adımların mükemmel, kusursuz bir cemiyet yaşamı yaratacağını düşünerek kaleme aldığını da tahmin edebilirsiniz. Buna Marksizm’in tahayyül ettiği dünyayı da örnek verebiliriz. Türk birliği, işçi sınıfının birliği, … birliği vs. Çatı yapıların insanların bir araya getirmesinde ortak bir idea veya ülkü bulunması gerekir. Omuz omuza geldiği kişiyle ortak heyecanı ve arayışı taşıması bu yapının bir araya gelmesi için önemlidir. Zira böylesi organik bir bütünlüğü meydana getirir. Bununla birlikte bütünlüğün kurulması ve hayalin gerçeğe dönüşmesi, her şeyin toz pembe olacağını göstermez, yalnızca oluşun bir parçasıdır. Dikkatten kaçmaması gereken budur.

Heterotopya, heteronormatif anlayışın hâkim olduğu bir düzenden başka bir düzene geçilirse neler yaşanabileceği sorusundan ortaya çıkan spekülatif bir durumu anlatır. Bu gelecekte, toplumda öne çıkan birçok tanım geride kalır. İnsanın kendine dayanak bildiği temel kıstaslar yok olur. İlişkiler yeniden şekillenir ve bireyin arayışını tetikleyen temel güdüler bile sorgulamaya açılır. Yani, alışıldık olan pek çok şey temelinden yıkılır. Bunu gerçeklikle bağdaştırabilmek için siberpunk evrenlerinde bedenlerini değiştirerek yerleşik cinsiyet kalıplarını aşan insanları düşünmek yardımcı olacaktır. Ses, vücut yapısı, uzuvlar vs. Toplumsal kimlik denilen ve bireye davranışlarıyla cinsiyeti arasında doğrusallık kurması gerektiğini söyleyen anlayışa karşı çıkılır ve ütopya ile distopyanın arasındaki o bilinmez bölge, heterotopya ortaya çıkarılmış olur.

Foucault’ya göre heterotopya rengi nereden bakıldığında bağlıdır; bundan ötürü bilinmez olduğu vurgusu yapıldı. Distopyayı Savunmak adlı yazısında Tuğrul Sultanzade, neden ütopyalar çağının kapandığı meselesini yeniden ele aldı. Haddizatında uzun yıllardır bu konu tartışıldı ve özetle ortaya şu çıktı: Ütopya arzulananı sunmasına rağmen sanıldığı kadar düşsel bir yapıda olmayabilir. Tuğrul’un değindiği önemli noktalar haricinde Foucault’ya da bakarsak, karşımıza şu mukayese çıkar. Ütopya toplumun kabulleri üzerinden hareket ederek bir fabula meydana getirir. Foucault’nun ütopyanın masalsılığı özelinde vurgusu ve ütopyaların topluma hayal sunarak itidâli sağladığı anlaşılmaktadır. Bunda maksat topluluğu sınıf veya kitle kilinci sağlayacak ortak simge sunmaktır. Ancak heterotopya, toplumun yerleşik kabullerini beslemeye yarayacak masallar uydurmaz, bilakis yıkımı tetikleyecek yeni bir anlatı anlayışını inşa eder. Bundan ötürü karanlıktır; fakat bir dekor değil, gerçeğin ta kendisidir.

Judith Butler’ın Cinsiyet Belası adlı eseri bütün bu bahsi detaylıca ele alır. Samuel R. Delany’nin Triton’da vermek istediği de Butler’ın tartışmaya açtığı meseleyi irdelemektir. Bir şeylerin değiştiği ve değişmesi gerektiği zaten ortada, bunun ortaya çıkaracağı sonuç ise kimseyi memnun etmek zorunda değil. Toplumları meydana getiren değişimler yapıcı değil yıkıcı etkiye sahiptir. Zira yıkmadan yapamazsın. Çürüme varsa, zamana karşı direnemiyorsa daha güçlü ve çağın şartların uygun yapıların tasarlanması, inşa edilmesi gerekir. Her çağ kendi doğrularını barındırır, her çağın şartları kendine özgüdür; değişimin önünde durmak yalnızca gelmekte olanı geciktirir; bununla birlikte, aynı zamanda değişimin cennete doğru atılan adımlar bütünü olmadığını da göstermiş olur. Her değişim yalnızca farklılaşma ve başkalaşmadır. Form değiştirir, yeni bir kalıpta çağının gereğini bulur. Daha iyiye, daha güzele gideceğinin garantisini de kimse veremez. Asıl olan sadece değişimdir. Son tahlilde, bütün bunları sergilediği her sahnede Delany’nin dehası kendini bütün ihtişamıyla okura aksettiriyor ve ilgi çekici bir okuma fırsatı sunuyor.

Etiketler: , , , , , , , ,


Yazar Hakkında

Bir Garip Merdümgiriz...