bilimkurgu kulubu

Kitap İncelemeleri

Tarih: 27 Temmuz 2019 | Yazar: Emre Bozkuş

0

Moderniteye Teknolojik Bakış: Vulcan’ın Çekici

“Devrimci hareketler oportünistleri her zaman çekmiştir.”

Philip K. Dick, özellikle 1959 yılında yayımladığı Time Out of Joint adlı romanıyla kariyerinin dönüm noktasını yaşar. Altıkırkbeş Yayınları tarafından Türkçeye Çığrından Çıkan Zaman olarak çevrilen roman, yazarın kendine has tarzının şekillenmeye başladığı ilk eserdir. Bu eser bir bakıma üçleme olarak ele alınabilecek önemli eserlerinin de ilk halkası kabul edilebilir. İkinci kitap ise yazımızda ele alacağımız Vulcan’s Hammer adlı eserdir. İlk olarak Metis Bilimkurgu Serisinden Vulcan’ın Çekici olarak yayımlanan eser, yakın tarihte Alfa tarafından yeniden yayımlandı. Üçlemenin son eseri ise dizi olarak da uyarlanan The Man in the High Castle. Yine Metis tarafından Yüksek Şatodaki Adam ismiyle Türkçe’ye kazandırılan eser, 2000’lerin ortalarından itibaren Altıkırkbeş Yayınları tarafından yayımlanmaktadır.

1963 yılında yayımlanan bu roman belki de yazarın en bilinen eseri. Zira konusu gereği, okurların duygusal bağ kurması daha kolay. Diğer yandan diğer iki eserin önüne geçerek, birçok okurun ilgisini çekmesine vesile olmuştur. Üçlemenin önemini belirginleştiren de zaten kuvvetle muhtemel yazarın değişen tarzıdır. Daha evvelki eserlerinin aksine ismiyle müsemma niteliklerini kazanır. Gerçekliği, normları, değerleri, yargıları ve insana dair tüm algıları zamanla birlikte kazandığı özgün üslubuyla ele alır. Vulcan’ın Çekici bu bağlamda ne yazık ki geride kalan bir eserdir. Birçok derin okumaya önayak olmasına rağmen, maalesef belirli bir kitlenin dışında ilgi çekememiştir. Bundan dolayı, “Peki, neden okunmalı?” sorusunu soranlar için birkaç ipucu vererek eseri anlatmaya çalışacağız.

“Hapishane,” dedi kız sonunda. “Fikirlerini dile getiren insanları oraya yolluyorlar.”

İnsan kendi iradesine ve aklına güvendiği ilk zamanlardan beri güce sahip olarak ve bu doğrultuda inisiyatif alarak geleceğini şekillendirmeye çalışmıştır. Doğadan koparak kurduğu şehirlerde, yaşama dair aldığı tüm kararlarla sahip olduğu özgür düşüncenin ürünleri olarak birikmeye başlar. Buna kültür denilir zamanla; zira kültür, özerk efkarın ve müşterek yaşayışın bir birleşimi olarak insanlığa yol göstermektedir. Ve her nesil bir önceki nesilden öğrenerek, hatalarından ders alarak, daha sağlam adımlar atabilecek konuma gelme imkanına kavuşur. Nitekim teknolojinin sürekli gelişimiyle, ateşe duyulan korku ve karanlıkta kendisine zarar verebilecek hatta ölümüne dahi yol açması muhtemel tehditler karşısında takındığı tavır arasında bir bağ vardır. Çünkü evrimin kalıtsal ve bilişsel olarak işleyişi olarak izah edilebilecek bu durum, neslin devamını sağlarken aynı zamanda da bazı bilgilerin kalıplaşmasına yol açar. Binlerce yıl, basit alet kullanımından gezegenötesi seyahate değin uzanan serüvenin perde arkasında da bahsi geçen tekamül süreci yatmaktadır.

Fakat insan rasyonel düşünen bir canlı olamadı asla. Şüphesiz tüm ilerleme ve inkişafa rağmen, tarihi basit çıkar çatışmalarıyla harlanan savaşların oluşturduğu gerçeği gözardı edilemez. “Montaigne tarih okur, felsefede derinleşir; böyle yapmaktaki amacı, ders almak, kendine inanç aşılamak değil, başka insanların kendi “Ben”lerini başkalarının “Ben”i yanında ayakta tutabilmek için neler yapmış olduklarını görmektir.”(1) ZweigMontaigne adlı eserinde insan ruhunu böyle özetler. Benlik arayışlarının, hırsın ve öfkenin kör ettiği irade ne kadar tutarlı olabilir ki zaten? Küçük dünyalarımızda aslında hiçbir anlamı olmayan ve basit nedensellik ilkelerine bağlı varlığımızı, yüce bir ideale bağlama çabamız da bundan dolayı değil mi? Gündelik sorunlara karşın sunulan belirsiz çözümler, yalnızca tarihin sayfalarını şişirir; ama bazı cesur hareketler tarih denilen yalanın gerçek ile yüzleşmesine dahi sebep olabilir. Nitekim insanlık sahip olduğu ihtirasın sonuçlarını fark ettiğinde, iradesini üst düzey bir akla teslim ederek özgürlüğün bağlayıcı yükümlüklerinden kurtulmak ister. Böylece, tutarlı eylemlerin önündeki engelleri kaldırarak yükünden kurtulacaktır.

“Yaşamınız hakkında söz sahibi misiniz? En son ne zaman oy kullandınız?”

Bu sözle sorgular okurunu Philip K. Dick ve seslenir akla; en son ne zaman hayatın ve tercihlerinin aslında ne kadar sana bağlı olduğunu düşündün? Ne zaman kendinle bağdaştırdığın tüm o eylemlerin haddizatında “ben” diye kabullendiğin yapıyla çelişkileri üzerine akıl yürüttün? Varoluş, var olmak için fedakarlık yapıldığı ölçüde kişiye aittir. Jean-Paul Sartre, Martin Heidegger gibi düşünürlerin iki dünya savaşı sonrası yıkıma yönelik tüm çıkarımları da zaten bu minvalde yaklaşıma haizdir. Zira, kutuplaşan dünyada, devamlı olarak empoze edilen kutuplaştırıcı sözler, bireyi güdümlü köle haline getirmekten fazlasını amaçlamamaktadır. Hangi tarafta olursa olsun, tek amacı sistemi ayakta tutacak kaidelere bağlı yaşamasıdır. Politikacılardan sanatçılara topyekün pazarlanan propaganda dilinin karşısında yükselen muhalif seslerin odak noktası da, gittikçe niteliksizleşen ve kendinden kopan insanlığın dramıdır. Birey, köklerinden koparak modern kulelerin arasında yok oluşa teslim edilir. Kafka‘nın K.’sı gibi ismi ve kimliği belirsiz birer gölge haline gelir.

Philip K. Dick’in eserleri de haliyle bu durumdan etkilenmiştir. 20. yüzyılda ortaya çıkan modernizmin sorgulattığı pek çok şeyden biri olan gerçeklik, özgürlük ve mantık-tutku ilişkisi gibi konular üzerine epeyce kafa yorar ve eserlerini yaptığı sorgulamalar doğrultusunda şekillendirir; “Peki Koruyucular’ı kim takip edecekti?(2) Bu uluslar üstünlüğün yüzyıllar boyunca insanı insana düşürmüş olan hayvansal tutkulardan, nefret ve taraflılıktan kurtulmuş olacağından nasıl emin olacaktık? Bu varlığın da bütün diğer insan yapımı varlıklar gibi kusurları, çıkarların akla, tutkuların mantığa üstün geldiği o zaafı olmayacak mıydı?” Biz Türklere ait bir söz de bu durumu iyi karşılar: “Et kokarsa tuzlarsın ya tuz kokarsa?” İnsanlığın tüm kavgalarının ve mücadelelerin hareket noktası burada başlar. Nietzsche’nin köle ve efendi ahlakı olarak açıkladığı görüş, yönetme yetkinliğe sahip olan azınlık ile iradesini devreden güruhun tahlilini yapar. Elbette, teferruatı da vardır; fakat, asıl önemli olan nokta, güç arzusunda temellenmesidir.

“Yavaş cinayetler vardır, hızlı cinayetler vardır,” dedi Fields. “Beden cinayetleri vardır, akıl cinayetleri vardır. Uğursuz okullarınızda işledikleriniz gibi.”

Kafkaesk metinlerde, katı bürokrasinin içerisinde hüviyetini yitirerek tek tipleştirilen ve bu sanal gerçeklikten kaçma çabasıyla biat arasında tükenen bireyin içsel karmaşası konu edilir. Şatonun dibine bir görev için giden karakter zaten daha en başında kalabalığın içerisinde yaşayan herhangi biridir. Raskolnikov ya da Don Kişot gibi muayyen özelliklere sahip olmadan, sadece olayı aktarmakta araç olarak kullanılmaktadır. Ki Fransız filozof Lyotard, Modernizm’in bu yansımalarını incelerken Nietzsche‘nin “Tanrı öldü” sözünden ve dolayısıyla Nihilizm’den etkilerek ortaya bir fikir atar. Der ki, “artık büyük anlatıların devri bitti”. Böylece modern insanın sırtını yaslayacağı “akıl”, “gerçek” gibi mutlak kavramlar yerini çaresizce cevabı olmayan sorulara bırakır. Postmodern’in doğumunu müjdeleyen bu değişim, bireyin kimliğe de ihtiyacı olmadığı gerçeğini aşikar eder. Zira, satranç tahtasının başındaki oyuncu için taşların tek önemi onlara biçilen roldür. Modernizmin kendini arayan insanı, geçmişiyle bağı koparak niteliksizleşen kitlelerin manevi arayışının bir tezahürüdür yalnızca. Teknolojinin savaşlarla ortaya dökülen yıkıcı kimliğinin idealist hedeflerle yaşadığı çelişki, tutkuyla bağlanan gelecek tasavvurlarının temelsiz olabileceği evhamını ortaya çıkarır. Doğrusu, bunda haksız da sayılmazlar. Amiyane tabirle fildişinden kuleler yükselirken, yalnızca yükseliş hızını artıracak olmaları bugün halihazırda yaşadığımız durum değil midir?  Dolayısıyla, insanın doğasına uygun olarak sunulan tüm kavramların, birer yanılsama olması da şaşırtıcı değildir. Nitekim, sahip olduklarımızın, bize sahip olmak için tasarlandığı ve gerçeğin haddizatında birçok yüzünün bulunduğunu farkedeli, hepimizin en büyük çıkmazı bu “yegane” hakikat olmuştur kuşkusuz.

Öte yandan gerçekliğin müphem, örtülü halinin yanısıra, insanlığın kaderini şekillendiren fikir ve değerlerin tartışılmaya açılması da kaosa yol açmıştır. Bilhassa sanat üzerinden soyutlaşan algısal çıkarımlar, erk sahibi kişilerin istedikleri kişileri ve dolayısıyla fikirleri yüceltmesine vesile olmuştur. Yüksek kültüre mensup kişilerden müteşekkil yetkin merci, bir ya da birden fazla kişiyi seçer. Ardından bu şahsın eserleri ve kişiliği sanatsal anlamda değerlendirilir. Bahsi geçen değerlendirmenin sonucunda ise kitleler belirli kriterler dahilinde satın alma prensiplerini belirlerler. Öncül olaraksa, kurulun onayından geçmek sanatın muteber olması için olmazsa olmaz kriterdir. Bu bağlamda bilginin kirlenmesi nasıl ki bilgiye sahip olmayı değersizleştiriyorsa, bilgiyi aktarmak da böylelikle sıradanlaşmaktadır. Aynı şekilde eğitim sisteminin uyguladığı prosedür de, öğretmekten ziyade kodlamak olarak anlatılabilir. Kurgusal düzlemde sadece rejimin onayından geçen bilgilerin eleştiriye kapalı bir şekilde dikte ettirilmesi, temelde eğitim alma hakkını engellemektedir. Diğer yandan toplumsal düzlemde yalnızca egemen güçlerin istediği verilerin dolaşıma girmesi, en başta gerçeklik ve ardından etik gibi kavramların dejenere olmasının önünü açar. Kim düşman, kim dost bilemez hale gelen kitlelerin iradesini teslim etmesi de böyle gerçekleşir. Varoluşun sorumluluğunu başkalarına yükleyerek…

“Halkın tatminsizliği ekonomik anlamda yoksunluğa değil etkisiz oldukları duygusuna dayanıyor. Temel amaçları yaşam standartlarında yükselme değil, daha fazla toplumsal iktidardır. Duygusal yönelimleri yüzünden, güçlü bir lider-figür onları şekillenmemiş unsurlar yığını olmaktan çıkarır, işleyen bir birim olmaya yönlendirme ayaklanır ve harekete geçerler.”

Fransa’da gelişen “Sarı Yelek” hareketinin temel dinamiğinin, yazardan alıntıladığım cümlede söylendiği şekilde analiz edildiği yazılar kaleme alındı. Aklını teslim eden insan, sorumluluklarından kaçtı. Önce kiliseye sundu, ardından krallıklara ve sonra demokrasi yükseldi ama farkına vardı ki, hırsı asla geçmeyen bir hastalık gibi devamlı nüksediyordu. Kan durmuyor, savaşlar bitmiyor, silah sesleri dinmiyordu. Kimine göre insan kendisinden üstün olan tanrı imgesini bu hayvani güdülerini gemlemesi için yaratmıştır. Toplumu bir arada tutacak soyut teamüllerin ve ahlaki düşüncelerin yasa olarak tatbik edilmesi de, caydırıcılığı artırarak riayet edilmesini sağlamaktır. Fakat tanrıyı gökten indiren insanlık kendi gücünün yıkıcılığının farkına vardığında, akılla her şeye ve her yere varamayacağını anladı. Zira aydınlanma çağında yüceltilen aklın, aslında hırsla güdülenen istençten ötesi olmadığı aşikardı. Böylece yeniden tanrı imgesine sarılması kaçınılmaz hale geldi. Tıpkı ataları gibi Tanrılarını yarattı ve onlardan aldığı emirlerle hareket etmeye başladı. Tüm o özgürlük, ulviyet, kutsiyet atıflarına ve çağrılarına rağmen kimliğini yalnızca moderniteye dayandıran insanlık, kaçtığı delikten çıkmak istemedi. Hepimizin sığındığı konfor alanına duyduğu derin bağlılık da aynı derecede etkilidir aslına bakılırsa. Rousseau‘nun Toplum Sözleşmesi olarak adlandırdığı kuramın dayanak noktası. Tıpkı Foucault’un konformist betimlemesi gibi, farkında olsak da olmasak da… Yazarın şu sözlerinde bu sığınışı ve uyanışı görürüz bir bakıma.”Piyon,” diyordu Fields. “Biz insanlar, kahretsin Barris; biz bu iki şeyin piyonu olduk. Bizi birbirimize karşı oynattılar, cansız nesneler gibi. Nesneler canlandı ve canlı organizmalar nesne pozisyonuna indirgendi. Her şey ters yüz oldu, gerçeğin korkunç bir şekilde çarpıtılmış bir görüntüsü bu.”

Hayatının seçimini başkalarına bırakanların yolu, tayin yetkisini devrettikleri makamın ellerinde çizilir. Tıpkı tanrılar için adanan kurban misali, özbenliğini ve yaşamını feda ederek diğerlerinin varlığını yücelteceği algısını özümser. Dostoyevski, Karamazov Kardeşler adlı romanında “Tanrı yoksa, her şey mubahtır” der. Nietzsche‘nin, tüm modernist yazarları etkileyen Nihilist fikirlerinin etkisini böyle yorumlar. Oysa tanrı varken de her şey mubah olamaz mı? Otomatik Portakal romanında Anthony Burgess‘in tasvir ettiği dünya, modern tanrının kanatları altında yaşayanların hayatına konuk eder bizleri. Otonom eylemlerle koşullanmış, önceden hazırlanıp paket halinde zihinlerine yüklenmiş kalıp sözlerle iletişim kuran insanlar için de her şey mubahtır. Zira, ulaştıkları düşünceleri için emek sarf etmeyen, gerekli bilişsel gelişimi yaşamayan herkes için özgürlük ufukta parlayan bir ışıktan ibarettir. Gecenin sonuna yolculuk gibi dalgalar nereye savurursa, oraya doğru yol alır. Burada durur işte Philip K. Dick’in merceği. Yakınlaştırır ve der ki, “Gerçek anlamda yeniden inşa etmek; binaları ve yolları değil de zihinleri. Bize çocukluğumuzdan beri güvensizlik ve karşılıklı kuşku duyma aşılandı; okullarda bunun talimini yaptırdılar, karakter özelliği haline getirdiler bunu. Böyle bir şeyi bir gecede yıkamayız.” Bir gecede, nicelercesinde ağır ağır hırpalananı tamir etmek, zordur kuşkusuz. Ama yazarın romanın sonunda bıraktığı izlenim, bunun yaşanması gerekli ve hatta zorunlu olduğunu gösterir. Nitekim özgürlükten kaçmak da, ilahlara sarılmak da, kendini aramak da insanlığın hikayesinin birer parçasıdır. Ve kuşkusuz insanlık var olmayı sürdürdükçe hikayesi anlatılmaya devam edecektir…

Dipçe:

  1. “quis custodiet ipsos custodes”, Juvenal, Satires.
  2. Zweig, Stefan, Montaigne, Çev. Ahmet Cemal, Can Yayınları, Nisan 2019.

Etiketler: , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , ,


Yazar Hakkında

Bir Garip Merdümgiriz...