alay eden adam

Kaynat, Fırınla, Kızart: Philip K. Dick’ten Alay Eden Adam

Hügo Ödüllü, intihara meyilli, melankolik, yalnız ve şüpheci bilimkurgu yazarı Philip K. Dick (PKD), 1982 yılında aramızdan ayrıldığında bilimkurgu sineması ve edebiyatına nasıl bir miras bıraktığının pek de farkında değildi. Eserlerinin tamamını bir araya getirdiğimizde, hepsinde vazgeçilmez olan bazı duygular gözümüze çarpıyor: Yalnızlık, esir alınmışlık, anti-kahramanlığa dair bireyci anarşizm, tam olamama hâli… Onun eserlerinde bilimkurgusal öğelerin varoluşçu kaygılarla satır aralarına yedirildiğini görürken, yarattığı evrenlerde köşeye sıkıştırılmış sıradan bir insanın anti-kahramana dönüşme serüvenine de tanıklık ediyoruz. Bu bağlamda, 1956 yılında kaleme alınan Alay Eden Adam (The Man Who Japed), tam da değişen ve dönüşen bir dünyaya bırakılmış küçük bir anarşist tohumdan ibaret diyebiliriz. Gonca Çelik’in başarılı çevirisi ile Alfa Yayınları‘ndan çıkan eser, George Orwell imzalı 1984 ile çok fazla ortak noktaya sahip ve belki de bu yüzden edebiyat dünyasının tozlu raflarında kalmaya mahkum oldu. Bu yazıda, her iki romanın benzerliklerine ve ortaya çıkmalarını sağlayan itkilere kısaca değinmekle yetineceğiz, çünkü edebi anlamda karşılaştırmasını yapmak bambaşka bir makalenin konusu…

Kitap, nükleer felaketten sonra yeniden kurulan katı ahlaklı otoriter bir rejimi tasvir ediyor. Bu rejimin resmi ideolojisini kısaca “Morec” olarak tanımlayabiliriz. Toplumdaki herkesin birey olmaktan uzaklaştığı ve insana özgü duygu ve düşüncelerini gizlemek için mecburi olarak savaşmak zorunda kaldığı bir gelecek betimleniyor. Örneğin topluluk içinde argo sayılabilecek bir kelimeyi telaffuz etmek, evli olmadığın birisine dokunmak, şirket reklamı yapmak ya da topluluk toplantılarına katılmamak büyük suç. Aslında PKD, roman boyunca çeşitli yapıları taşlarken özellikle 1950’li yılların Çin Komünist Parti programını hedefine koyuyor. Çin’de yürütülen toplumsal dönüşüme dair çalışmalar, halktaki genel tavrın hükümet lehine dönüşmesi üzerineydi. Bu durumu bireysel açıdan ele alan PKD, ortaya çıkması muhtemel sorunlara yoğunlaşmayı ve sistemi hicvetmeyi yeğliyor. Söz konusu tavrının altında yatan en belirgin dürtü ise o dönem yaşanan soğuk savaş ve komünizm korkusu.

Neredeyse psikotik bir ruha sahip olan yazar, soğuk savaşın ABD üzerinde yarattığı paranoyayı iliklerine kadar hissediyordu. Hatta bu paranoyanın izlerine tüm eserlerinde rastlamak mümkün. Zamanla ülkeler ve sınırlar netleşti, yönetim modelleri taşıdıkları resmî ideolojiye bakılmaksızın otoriterleşti ve böylelikle Alay Eden Adam’ın kaderi de tıpkı Orwell’in 1984’ü gibi oldu. Her ikisi de temelde komünist tehdidini hedef almasına rağmen, değişen ve dönüşen dünya koşulları nedeniyle günümüzdeki tüm baskıcı yönetimler için bir uyarıya dönüştü. İkisi arasındaki en büyük fark ise Alay Eden Adam’ın kıyamet sonrası bilimkurgu türünde olması. Kitaba yeniden dönecek olursak, Araştırma Ajansı’nın yaratıcı başkanı Allen Purcell, toplumdaki “Ahlaki İyileştirmeyi” sağlamak adına durmaksızın çalışan bir vatansever olarak çıkıyor karşımıza. Orwell distopyasında yer alan Winston’ın aksine işçi değil, üst sınıflardan birisi. Amacı, Komutan Streiter tarafından yaratılan toplumu sürdürülebilir kılmak adına “Telemedya” adlı devlet propaganda kuruluşuna ürün (paket) hazırlamak. Alay Eden Adam, Orwell distopyasındaki kutsanmış partinin bir izdüşümü gibi işliyor, yani perde arkasında dönen olaylara odaklanıyor.

Kitap, başlı başına “ahlak” kavramı üzerinde şekillendiği için zaman zaman ahlak felsefesinden yardım almakta yarar var. Ahlak felsefesine göre en başta ahlakın ne olduğunu, nasıl oluştuğunu ve nasıl sürdürülmesi gerektiğini saptamak gerekiyor. Burada karşımıza çıkan soruların yanıtını ise etik kavramı veriyor. Bilindiği üzere etik, ahlakın somutlaşmasına ve incelenmesine olanak sağlıyor. Komutan Streiter, hayalindeki ahlaklı toplumun değerler kümesini etik çerçevesinde somutlaştırarak sınırlıyor. Onun ardıllarına düşen ise bu sistemi canlı tutmak. Dolayısıyla kitabın sunduğu distopik evreni iki başlıkta incelemekte yarar var. İlk olarak, Allen Purcell’ın maruz kaldığı evreni anlamak zorundayız. Çünkü Komutan Streiter’ın yarattığı toplumda keskin hükümler var. Diğer bir bakmamız gereken yer ise Allen Purcell’ın neredeyse halüsinatif sayılabilecek deneyimlerinin onu yavaş yavaş bireyci anarşizme doğru yöneltmesi ve en nihayetinde de varoluşçu çizgide sorumluluk almasına giden yol.

Aristotales, bireyi politik bir hayvan olarak nitelendirir. Purcell’ın her sabah aynı döngü içerisinde hazırlanması, işe gitmesi ve toplumun ahlaki normlarını kirletmesi muhtemel sorunlara karşı çözüm üretmesi gerekiyor. Burada Purcell’a ve toplumun diğer fertlerine dayatılan olgu, Nietzsche’nin belirttiği köle ahlakı. Dolayısıyla Purcell’ın duyguları karmakarışık. Bir yanda köle ahlakı ile dizginlenmiş politik hayvan tabiri var, diğer yanda ise hayal gücü ve başkaldırı isteği. Her iki durumda da ahlaklı olmakta zorlanıyor. İşte Streiter’ın kurduğu sistem de tam olarak bu köleliği ve çelişkileri kutsuyor. Kitapta iyi ve kötü, adalet ve suç, doğru ve yanlış gibi insan zihninde kuşku uyandıran kavramların tamamı, sistem tarafından tasvir edilerek Purcell için gerçek birer kuşatmaya dönüştürülüyor. Örneğin, sistemin yereldeki gönüllü işbirlikçilerinden oluşan Yurttaşlar Komitesi, iyi ahlaklı olmaya giden yolda yurttaşları denetleme görevini üstlenmiş durumda. Purcell’ın sarhoş olduğu bir gece apartman girişinde düşmesi ve ağzından küfür çıkması, bu komite tarafından soruşturulması gereken ulusal bir güvenlik sorunu hâline geliyor. Yanlış davranışta bulunan kişi, derhâl komite tarafından soruşturulup hükme bağlanıyor. Burada karşımıza ahlak/etik konusundan başka bir problem daha çıkıyor: Morec yanlış yapmaz!

Aklınıza Orwell’in “Parti yanlış yapmaz!” ilkesi gelmiş olabilir. Biliyoruz ki tabiatının evrimsel süreçlerine aykırı, katı ve keskin yasaların olduğu yerde keskin suçlar da vardır. Eğer bir yurttaş hata yapmaya meyilli olduğunu hisseder ya da hata yaparsa belirtilen yardım kuruluşuna gitmekte özgür. Ancak bu yardım kuruluşuna gitmek, Morec’i kusurlu gösterdiğinden fazlasıyla riskli. Bu çıkmaz sokağa girmek zorunda kalan kahramanımız Allen Purcell, kendisini bulmayı umut ederek zihnine karşı savaş açıyor. Yurttaşlar Komitesi toplantılarında hevesle konuşmak, ancak yargılayan gönüllü birliklerin karşısında yapayalnız kalmak akıllara şu soruyu getiriyor: Katı ahlakçı kurallar, insan türü için ne kadar uygun bir yöntem? Örneğin, vegan olmanın veya olmamanın övgüyle ya da öfkeyle karşılanması, devletin kutsallığının tartışılabilir olması ya da katı kanunlarla engellenmesi tamamen topluluk içerisinde söz sahibi olan bireylerin öznel tavrına bağlıdır. Ahlak kavramı, şüphesiz her toplulukta ve her düşünce yapısında ağırlığını hissettirir. Bunu yadsıyamayız. Geçmişte vardı, gelecekte de olacağından şüphemiz yok. Ancak burada dikkatle bakmamız gerek nokta, onun tıpkı geçmişte olduğu gibi günümüzde de destekçilerinin sayısına, etkisine, gücüne ve deneyimlerine bağlı olarak kendisini göstermesi.

Takip etmek, muhbirlik yapmak, zayıf görünenin üzerine basarak yükselmek; Alay Eden Adam’ın işaret ettiği ve yargıladığı temel davranışlar. Allen Purcell, erdemin en yüksek pozisyonu olan Telemedya Müdürlüğü’ne atandığında birçok kuralı çoktan yerle bir etmişti. Onun için kurulan en isabetli cümle, “Ahlaki değerlerin çok yüksek ama bu toplumun değerleri onlar değil!” olmuştu. Purcell, cadı avları, korku ve sansür sıkboğazı içerisinde yolunu kaybetmeye başlamışken bir yandan da yaşadığı sisteme ait olmayan türden ahlaki düşünceler içerisinde. İşte bu noktada Purcell, kitaba da adını veren “Alay Etme” düşüncesine sürükleniyor. Onu buraya sürükleyen güç, PKD kitaplarında sıklıkla karşılaştığımız yalnızlık ve kaybolmuşluk hissi. İlk olarak Komutan Streiter’ın düşünce sistemine saldırıyor ve bu sarsılmaz sistemin yanlışlanamaz temsilcisi olan heykeline zarar vererek onunla alay ediyor. Ayrıca bu eylem, dönüşümünün en cesur hamlelerinden biri oluyor. Roman bu noktadan sonra ahlak kavramı ile olan kavgasını aşıyor ve artık felsefenin bambaşka bir mecrasına dalıyor: Bireyci anaşizme. H. İbrahim Türkdoğan, Alman düşünür Max Stirner’ın konuya dair bakışını şöyle aktarır:

“Stirner, bireyin kendisi dışında hiçbir şeye ve hiç kimseye karşı sorumluluk altında olmadığını savunur. ‘İyinin de kötünün de benim için hiçbir anlamı yoktur’ der. Ona göre kişiyi doyuma ulaştıran tek şey içinden yükselen isyana ayak uydurmasıdır.”

İşte, Purcell da böylr yapıyor ve içinden yükselen isyana ayak uydurarak kısa zamanda sayısız suça imza atıyor. Purcell’ın yıkılmaz devlet anlayışını temsil eden heykele saldırıp alay etmesi, devleti toplum içinde küçük düşürmesi ve ardından da Anti-Morec olarak isimlendirdiği bir dizi eyleme geçmesi, başlangıçta edilgen nihilizm kavramı ile örtüşüyor, ancak  zamanla sorumluluk alarak yaptıklarını sahipleniyor ve artık geri dönülmez bir yolda olduğunu idrak ediyor. Nietzsche’nin yeni insan türünü yaratırken sarf ettiği sözler, Purcell’ın eylemlerinde hayat buluyorr:

“Kişi ancak keşfettiği gücü sayesinde geleneksel değerleri yenerek kendi değerlerini oluşturabilir.”

Bu noktada, Komutan Streiter’ın kurduğu sistem örneklemesinden yola çıkarak katı ahlakçı oluşumların temelde paranoid/psikoz çizgisinde yer aldığını söyleyebiliriz. Bu sistemlerin temel özellikleri şüphe, güvensizlik, değersizlik, yok edilme olarak özetlenebilir. Hâl böyleyken takıntılı, kontrolcü, asla yetinmeyen, kaygılı bir otorite elbette uzun vadede insanların hayatlarını cehenneme çevirecektir. Allen Purcell’ın bireyci anarşiste dönüşümü, PKD romanlarında sıklıkla rastladığımız mistik ve tekinsizlik girdabı temasıyla işleniyor. Her paragrafta ana karakterin ruh sağlığı hakkında endişeye düşmemize sebep olan yazar, hem Purcell’ı hem de bizleri manipüle etmekte ne kadar başarılı olduğunu da ortaya koyuyor. Kahramanımız, ele geçirdiği Telemedya Müdürlüğü sayesinde “Aktif Asimilasyon” ve “İmkânsızlar” gibi kavramlar türeterek halkı merak içinde bırakıyor ve sistemle göğüs göğüse savaşma yolunu seçiyor. O da tıpkı Streiter ardılları gibi yalana ve dezenformasyona başvuruyor. Burada söylediği bir cümle, ahlakçı totaliter/otokrat rejimlerin temel ilkelerini de gün yüzüne çıkarıyor:

“Kaynat, fırınla, kızart! Yakala bizi!”

Gelelim Alay Eden Adam’ın bilimkurgu türü ile olan ilgisine. Dünya dışı koloniler, Morec toplumuna ayak uyduramayan Süper Nöro’ların gönderildiği Vega Sistemi, hayvancılık yapılan ötegezegenler gibi fikirler romanın ana bilimkurgu unsurları olarak değerlendirilebilir. Öte yandan, yazarın gelecekle ilgili tahminlerinde ve teknolojik araç-gereçlerin tasarlanmasında kendi döneminin izlerini görmek de mümkün. Bu konudaki tek istisna uçan arabalar ve gezegenler arası seyahat diyebiliriz. Ancak yine de bugün kullandığımız hiçbir teknolojik aracı tam anlamıyla öngöremediğini söylemekte yarar var. Örneğin kitapta öne çıkan elektrikli kesiciye ve kayıt cihazına baktığımızda, bunlardan bir tanesi bilindik motorlu testerenin elektrikli sürümü, diğeri de dönemin koşullarında manyetik kayıt teknolojisinin neredeyse tıpatıp aynısı. Yine romanda sıklıkla karşılaştığımız İnterkom adlı telefon türündeki cihazın da geçmişte sesli mesaj alabilen kablolu telefon teknolojisi olduğunu görüyoruz. Ani bir baskın sırasında kullanılan ve flaşlı olduğu vurgulanan fotoğraf makinesi de bir başka örnek. PKD, 2114 yılını tasarlarken hala bu teknolojileri kullanmaya devam edeceğimiz fikrinde olmalı. Kim bilir, belki de günün sonunda haklı çıkan kendisi olacaktır.

Biliyoruz ki günümüzde bilimkurgu edebiyatı, yaratıcılık alanında belki de en zengin zamanlarını yaşıyor. Sayısız temaya ev sahipliği yapan tür, kendi iç dinamikleri doğrultusunda durmaksızın ilerliyor. İşte Philip K. Dick, türün anaforlarında gezinmekten hoşlananlar için en önemli isimlerden biri. Sadece Alay Eden Adam’da değil, tüm eserlerinde “Gerçeklik nedir? İnsan olmak ne anlama gelir? Sanrı ile gerçeği nasıl ayırt edebiliriz?” gibi temel sorular etrafında kümeleşen düşünce süreçlerini bilimkurgu ile yoğurması, onu özel kılan nedenlerin başında geliyor. Uzun lafın kısası, eğer kıyamet sonrası distopik eserlerden hoşlanıyorsanız Alay Eden Adam tam size göre…

Yazar: Varlık Ergen

sabaha karşı başlamış bir doğumun eseriyim_ cennet bahçelerinden düşenlerdenim bir de- parçalanmış benliklerimin gölgesinde bir bireymiş gibi yaşıyorum_ tuzlu suyun yakınlarında olmak şanslı kılıyor beni- #ModelEvren #Sinestezi #KaraDua varlikergen.com -yazar-okur-seslendirir-

İlginizi Çekebilir

battlestar galactica

Battlestar Galactica’nın Bilimkurguda Bıraktığı Derin İzler

Battlestar Galactica, kendi yarattığı robotlar tarafından soykırıma uğrayıp kaçak durumuna düşen bir grup insanın hikâyesi …

Bir Cevap Yazın

Bilimkurgu Kulübü sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya devam et