bilimkurgu kulubu

Kitap İncelemeleri

Tarih: 15 Ocak 2020 | Yazar: İsmail Yiğit

0

İnsandan Daha İnsan Robotlar: Benim Gibi Makineler

Benim Gibi Makineler, çağımızın yaşayan en iyi İngiliz yazarları arasında kabul edilen, 1948 doğumlu Ian McEwan’ın, alternatif tarih ve bilimkurguyu başarıyla harmanladığı ve 2019’da yayımlanan yeni romanı. Daha önce Türkçe’ye de çevrilen ve bazıları filme de uyarlanan pek çok ödüllü romanı kaleme almış olan McEwan, zaman zaman verdiği politik demeçlerle ülkesinde ve dünyada da ses getiren bir figür. Zaten “Benim Gibi Makineler”i okurken, ülkesinin ve dünyanın gidişatına dair duyduğu güncel endişeleri fark etmemek imkansız. Bozulan ekonomik sistem, artan yoksulluk ve işsizlik, siyaset kurumunun popülist politikacıların eliyle çözüm getiren değil sorun üreten bir yapıya dönüşümü, ırkçılık, cinsiyet eşitsizlikleri, iklim krizi ve militarizmin toplumlarda nasıl alkışlanarak kabul edildiği gibi genel sorunlara ek olarak İngiltere’nin Avrupa Birliği’nden ayrılmasını ifade eden “Brexit” bu alternatif tarih bilimkurgu anlatısının arka planını oluşturuyor.

Benim Gibi Makineler, alternatif tarihin 80’lerindeki İngiltere’sinde geçiyor. Romandaki bu alternatif tarihi bizim tarihimizden farklı kılan en önemli unsur, kuramsal anlamda yapay zeka çalışmalarının başlatıcısı kabul edilen Alan Turing’in halen yaşıyor oluşu. Halbuki gerçekte Alan Turing, II. Dünya Savaşı’nda Nazi Alman savaş makinesini alt etmekte sunduğu teknolojik katkılara rağmen, eşcinsel olduğu ortaya çıkınca dışlanmış, o dönemin yasaları gereğince cezalandırılarak üzerinde zorunlu hormon “tedavisi” (!) uygulanmıştı. Büyük deha Alan Turing, maruz kaldığı bu muamelenin ağır yüküne dayanamayarak 1954’te intihar etmişti. (Bu noktada Turing’in hayatını anlatan ve pek çok ödül kazanan “The Imitation Game” – “Enigma” adlı filmini hatırlayalım.) Bu trajik son, Turing’in yaşam hikayesinin bizim gerçekliğimizdeki bitiş noktası.

McEwan’ın romanındaki alternatif gerçeklikte ise, kendisine verilen cezayı kabul etmeyerek direnen ve sonunda eşcinsel kimliğini topluma kabul ettiren, Nobel ödüllü kocasıyla beraber yaşayan bir Turing, bilgisayar bilimleri ve yapay zeka alanlarında devam ettirdiği çalışmalarıyla çığır açıyor. Romandaki alternatif tarih gerçekliğindeki diğer farklılıklar ise İngilizlerin o yıllarda gerçekte Arjantin’e karşı kazandığı Falkland Adaları Savaşında yenilmesi, “Demir Leydi” lakaplı Margaret Thatcher’ın da seçimleri kaybetmesiyle o yıllarda başlayan ama günümüzde küresel ekonomideki yıkıcı etkilerini her yerde daha yakından gözlemlediğimiz neoliberal politikaların ortaya çıkmaması gibi politik dönüm noktalarında yoğunlaşıyor.

Romandaki alternatif 80’lerdeki teknoloji pek çok yönüyle günümüzdekiyle aynı, hatta şimdi bilimkurgu kabul edilen sentetik insanların, insansı robotların ilk prototipleri –şimdilik zenginler için olsa da- piyasaya sürülmüş durumda. Bu durum da, tıpkı kelebek etkisi prensibinin çağrıştırdığı üzere, gerçekte Turing’in ayrımcılık nedeniyle intihar etmediği bir alternatif gerçeklikte teknolojinin günümüzden çok daha gelişmiş olacağını öne sürüyor. Ve ister istemez insanın aklına, başka böylesi önemli dönüm noktaları geliyor. İnsanlık tarihi boyunca bağnazlıklar ve yobazlıklar sonucunda hayatlarına kast edilen nice parlak zihin eğer yaşasalardı günümüz dünyası kim bilir nasıl da farklı olurdu? Ve acaba bugün kişilerin, toplumların ve devletlerin hayatındaki benzer kötücül davranışlar kaç alternatif parlak geleceği hiç ortaya çıkmadan boğuyor? Bütün bunlar romanın düşündürdüğü hüzünlü beyin jimnastikleri.

İşte Âdem de, Turing’in yaşadığı bu alternatif gerçekliği işleyen romandaki baş kahramanlardan, ilk sentetik insanlardan biri. Antropoloji ve sibernetiğin birleşiminin meyvesi, fiziksel özellikleri bakımından tıpkı “Boğaziçi’ndeki Türk tersane işçilerinin görünümünde” olarak betimlenen Âdem, entelektüel ve duygusal kapasitesi bakımından ise bir insandan ayırt edilemeyecek derecede gelişmiş olarak sunuluyor, hatta bazı noktalarda “insandan bile” daha gelişmiş denilebilir. Âdem sosyalleştikçe dünya edebiyatının eserlerini hatmediyor –Shakespeare en çok beğendiği yazar-, insanlık tarihi boyunca üzerinde kafa yorulan felsefi konular hakkında çözümlemeler yapıyor ve en başarılı edebi form olarak kabul ettiği haiku biçiminde şiirler yazıyor, hem de sistematik bir şekilde, binlerce adet.

Romanın baş kahramanı ve anlatıcısı Charles’ı ise, kendisine kalan yüklü mirasla dünyada kısıtlı sayıda üretilmiş bu Âdem’lerden (ve Havva’lardan) birini satın alarak hayatının deneyine girişmiş olarak tanıyoruz. Romanda dünya genelinde 12 tane Âdem, 13 tane de Havva üretildiğini öğreniyoruz. Bu Havva’lardan 7 tanesinin Suudi Arabistan’daki Riyad kentinden alıcılara satılmış olduğuna bir cümlede öylesine değinen yazar, aslında oldukça hınzır bir göndermede bulunuyor. (Hınzır ama gerçekçi, McEwan bu göndermesiyle muhtemelen insansı robotların gelecekte ticarileşmesini sağlayacak lokomotif sektörün seks endüstrisi olacağına işaret ediyor. İşte o zaman, tıpkı bugün Google arama motoru istatistiklerinde açığa çıktığı üzere, kapalı toplumların porno iştahı göz önünde bulundurulduğunda, bu sentetik insanların ülkeler bazındaki satış rakamlarının olası dağılımını tahmin etmek zor olmasa gerek.) Düzenli bir geliri olmayan ve borsa piyasalarında yaptığı elektronik alım ve satım işlemleriyle geçimini sağlamaya çalışan Charles, Âdem’i romanda bir yatırım olarak gördüğü için satın alıyor. Fakat zamanla bu yatırımın, Charles’a kişisel dünyasında maddi ve manevi anlamda büyük ikilemler yaşattığına şahit oluyoruz.

Bu ikilemler, Charles’ın üst kat komşusu ve âşık olduğu kadın Miranda ve onun geçmişine dair sakladığı sırlar ile alakalı. Charles ile Miranda’nın başlarda sadece bir seks arkadaşlığı olarak başlayan ilişkileri, Âdem’in kişilik ayarlamalarını beraber yapmaları, böylece Âdem’i adeta onların ortak yarattığı bir çocuk gibi görmeleriyle ve Charles’ın Âdem sayesinde Miranda’nın sırrına vakıf olmasıyla farklı bir boyut kazanıyor. Charles, Miranda ve Âdem, artık aralarında cinselliğin de dahil olduğu dinamik ve kaotik, sevgi ve kıskançlığın iç içe geçtiği erotik bir aşk üçgeninin köşelerini oluşturuyor. Roman boyunca da zaten bu üçgendeki duygusal sarsıntıların izini sürüyoruz.

Ian McEwan, bilimkurgu türünde kaleme aldığı bu romanında, yine İngiliz edebiyatında önemli bir yere sahip, “Frankenstein” ile modern bilimkurgunun kurucu anneliğini yapmış olan Mary Shelley’nin klasik eserine gönderme yapmaktan geri durmamış. Zaten yapay insan konusunu ele alan her edebi eserin satırları ister istemez Frankenstein romanında ortaya atılan felsefi sorunlarla kesişecektir. Âdem ilk kez şarj olup canlanırken, Miranda heyecanla şöyle diyor: “Keşke genç Mary Shelley şimdi yanımızda olsaydı da, Frankenstein gibi bir canavarınkini değil de bu yakışıklı esmer genç adamın canlanışını yakından gözlemleseydi.” Charles ise daha temkinli bir şekilde, “her iki yaratığın paylaştığı şeyin, elektriğin harekete geçirici gücüne duydukları açlık olduğunu” söylüyor. McEwan, verdiği bir mülakatta “Benim Gibi Makineler” romanının Shelley’nin “Frankenstein” eserinden farklılığına dair şunları paylaşıyor:

“(Frankenstein’da) Orada canavar, kontrol dışına çıkan bilimin bir metaforu. Fakat benim ilgilendiğim şey esas olarak kontrol dışına çıkan bizler.” (1)

Romanda da belirtildiği üzere bu Âdemler ve Havvaların, tıpkı Frankenstein’da olduğu gibi canavarlaşmamaları için, ana yazılımlarında Asimov’un Birinci Robot Yasasının –“Bir robot bir insana zarar veremez ya da hareketsiz kalarak bir insanın zarar görmesine neden olamaz”- kodlanmış olması, robotları ve insanlarla robotlar arasındaki etkileşimleri edebiyatta başarıyla işleyen büyük ustaya yazarın gönderdiği bir selam ve saygı duruşu.

Fakat roman tam da bu birinci robot yasası işlemcilerine gömülü olan yeni sentetik insanların, eğer bir gün gerçek hayatın kaotik ortamına karışırlarsa neler düşüneceklerine ve neler “hissedeceklerine”, bu düşünceleri ve duyguları nedeniyle çatışma yaşadıklarında nasıl tepki verecekleri üzerinde büyük bir tartışmayı açıyor. Çünkü toplumsal hayat, laboratuvar ortamındaki gibi steril değil ve insanlar arasındaki ilişkilerde dış görünüş itibariyle “yanlış” görülse de amaçları dolayısıyla “doğru” kabul edilecek pek çok unsur var. McEwan, kitapla ilgili yaptığı açıklamalarda da değindiği üzere, “Bir gün humanoid yapay zekalar gerçek olursa onlara “beyaz yalanlar” söylemeyi nasıl öğreteceğiz?” sorusunu yöneltiyor. Biçim itibariyle yasalara aykırı, ama özü itibariyle insan vicdanının ve adaletin gereği olarak kabul edilebilecek hadiseler karşısında bu sentetik torunlarımızın duruşu nasıl olacak? Katıksız bir mantığın sonucu halinde ortaya çıkan tavizsiz bir doğruculuk, felaketler getirebilir mi? Bu soruları ele alan “Benim Gibi Makineler”, kusurlu bir dünyada “kusursuz” bir makinenin etik bocalamalarını okurların sorgulamasını isterken, henüz kendi gerçekliklerimizi ve doğamızı tam anlamıyla anlayamamışken bizi taklit edecek sentetik akrabalarımızı üretmenin gelecekte yol açabileceği sorunlar üzerinde de düşündürüyor.

Yapı Kredi Yayınları‘ndan Kasım 2019’da çıkan ve İlknur Özdemir’in çevirdiği “Benim Gibi Makineler(Machines Like Me), bilimkurgu edebiyatının seçkin ve çağdaş örneği olarak muhakkak okunması gerekli bir eser. Gönül isterdi ki böylesine önemli bir eseri Türkçe’ye kazandıran yayınevi, yerli bir yazar söz konusu olduğunda gözlerini bilimkurgu türüne kapatmamış olsaydı. (2) Eminim ki, Âdemlerden veya Havvalardan biri aramızda yaşıyor olsaydı, bu absürt ayrımcılık karşısında onların da kafa devreleri muhakkak ısınırdı.

Dipnotlar:

  1. The Guardian
  2. YKY Kültür

Etiketler: , , , , , , , , , , , ,


Yazar Hakkında

1982 Ankara doğumlu. Lise eğitimi esnasında TÜBİTAK’ın düzenlediği fizik olimpiyatlarına katıldı, bronz ve gümüş madalya aldı. Üniversite eğitimini Bilkent Elektrik-Elektronik Mühendisliği’nde tamamladı. ODTÜ Avrasya Çalışmaları bölümünde yüksek lisans çalışmaları yaptı. Uğur Mumcu Araştırmacı Gazetecilik Vakfı ve Sinemart Akademisi’nin Yaratıcı Yazarlık kurslarını bitirdi. Anadolu Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı lisans programına devam etmektedir.Bilimkurgu öyküleri ve yazıları Agos gazetesi, Kül Sanat, Kafasına Göre dergilerinde ve Bilimkurgu Kulübü internet portalında yayımlandı. Türkiye Bilişim Derneği’nin 2016 yılında düzenlediği bilimkurgu öykü yarışmasında “İhlal” adlı öyküsü üçüncülüğe seçildi. Fabisad'ın düzenlediği 2017 GİO yarışmasında öykü dalında başarı ödülü kazanmıştır.An itibariyle İstanbul’da bir kamu kurumunda bilgisayar sistemleri ve ağ güvenliği alanında çalışmaktadır. İleri derecede İngilizce, orta derecede Rusça ve başlangıç seviyesinde İspanyolca bilmektedir.Parolası: “Daha iyi bir dünya pekâlâ mümkündür!”