bilimkurgu kulubu

Kitap İncelemeleri

Tarih: 5 Aralık 2020 | Yazar: Emre Bozkuş

0

Bir Yüzleşme Hikayesi: Mevki Uygarlığı

“Özgürlük daima isyana açılan bir kapıdır.” -Georges Bataille

Amerikalı yazar Robert Sheckley‘nin 1960 yılında yayımladığı Mevki Uygarlığı (The Status Civilisation), suç ve ceza kavramlarına dair önemli sorgulamalar içermektedir. Bu kavramların sosyolojik tesiri üzerinde duran Sheckley, soğuk savaşın ortasında kutuplara ayrılmışken dünyanın daha iyi olup olamayacağı üzerine kafa yorar ve bu eseri ortaya çıkarır. 1995 yılında ise Metis Bilimkurgu Serisi‘nin üçüncü eseri olarak yerli bilimkurgu okurunun ilgisine sunulur.

Roman okura bir temiz sayfa açar. Zaten karakter gelişiminin de en önemli hususu budur. Anlatıcılıkta metnin tesirini artırmak için anakarakteri genellikle okurun dolduracağı boşluklarla bırakırlar. Joseph Campbell’ın Kahramanın Sonsuz Yolculuğu adlı kült eserinde de değindiği üzere yolculuğu evrelerinde şekillenecek, kendini bulacak olan karakterin toy ve ham olması bundandır. Okur onu kendiyle bütünleştirir ve tümüyle yabancısı olduğu bu kurgusal dünyaya karakterle birlikte adım atar, onunla öğrenir, onunla gelişir ve yine onunla birlikte sonuca ulaşır. Bu neticenin duygusal etkisinin ne kadar yoğun olacağını da edebiyat ve sinemadaki eserleri incelediğimizde apaçık biçimde görmekteyiz.

Kavramların karşılığı toplumsal öğretilerin değişimiyle birlikte farklılaşmaya müsaittir. Sözgelimi, totaliter bir rejim içerisinde fikir kelimesi aykırı bir çağrışıma sebep olacaktır. Farklı seslerin çıkması erkin hakimiyetine dair kuşku uyandıracağı için fikrin peşi sıra getireceklerinin olumsuz anlaşılması da gayet doğaldır. Öte yandan görece özgür bir ortamda fikrin bıraktığı intiba farklı olacak, olumlu etkiler uyandıracaktır. Dolayısıyla, kavramların bağlama göre şekillendiği ya da başka bir deyişle anlamlandırıldığı bir gerçektir.

Romanda iyi ile kötünün koşullara göre nasıl farklı biçimde yorumlandığını görürüz. Bu muhtemelen okura ilginç gelecektir. Zira, iyi ve kötü dediğimiz kavramların tanımı bizler için açıktır. Kötü uygunsuz görülen, iyi ise mutlaka uygulanması gerekendir. Bununla birlikte değerlerin ve öğretilerin bağlamı dışına çıksa da aynı kalıp kalmayacağı sorusunu pek sormayız. Evet, bizler için anlam ifade edebilir ama başka kültürlerde de böyle midir acaba? Bırakın ötegezegenleri, bugün dünya üzerinde bile farklı yaşayışları sahip insanların bir araya geldiklerinde birbirini yadırgadığı gerçeği ortadayken, kültürün ve kültürel öğelerin mutlak oluşundan bahsetmek olası mıdır?

Diğer yandan metinde başka bir ikilem daha göze çarpar: Suç ve ceza! Haliyle akla hemen Dostoyevski gelmektedir. Rus yazar, romanında Raskolnikov adlı karakteri üzerinden bahsi geçen mefhumları irdeler ve toplumdaki karşılığını sorgular. Suçlu elbette suç işleyen kişidir ama suçluyu eyleme sürükleyen etkenler nelerdir? Suçun psikolojik tahlilini yapan Dostoyevski, toplumun ve şartların da belirleyici olduğu hususunda okura doneler verir. Onun nazarında bireyin değerlerinden kopuşu ve kayboluşu günahın karanlığında savrulmasına sebeptir. Bunun için “Tanrı yoksa her şey mubahtır,” demektedir.

Cezayı da bu doğrultuda işlemektedir. Kişinin vicdanını en büyük yargıç olarak nitelendirir ve ancak vicdanıyla baş başa bırakılan kişinin ruhunun arınabileceğini düşünür. Bu noktada Sheckley’nin belirli koşutluklar barındırdığını söylemek mümkün. Mevki Uygarlığı ideali, medeniyetin bireysel sapkınlıklardan arındırıldığı bir tasarıyı ihtiva etmekle birlikte, temelinde dogmatik öğretiler barındırmaktadır. Zira, toplumun menfaati uğruna çalışan bir sistem ancak topluma mensup kişileri de bu doğrultuda yapılandırarak varlığını sürdürebilir. Yüce fikirler uğruna büyük fedakarlıklar yapılabilir ve hatta yapılması halinde bu kutsal davanın daha da yücelmesini sağlayacaktır. Mühim olan da budur. Aykırı ya da ayrıksı sesler çıkarmanın bedeli de toplumdan tecrit edilerek yok sayılmaktır. Böylece sapmalar engellenir, kopmalar önlenir.

Suçluların tecrit edilmesi toplumun salahiyeti için elzemdir. İşleyişin sürekliliği sağlanırsa verim artar ve düzen kendini devam ettirebilir. Bununla birlikte değindiğimiz üzere suç kavramının yalnızca “adi suçlar” diye nitelenen eylemlerden ibaret görülmemesi de kaçınılmaz olarak bir ahlaki dilemmayı gündeme getirir. Tarihe baktığımızda ilerlemenin ancak farklı düşünen insanların yaratıcı zihinleri sayesinde gerçekleştiği görülür. Bu kişilerin özgürlükleri ne denli artarsa gelişim de o ölçüde ivmelenir. Aksi taktirde bu kişiler toplumdan dışlanır ve sürgün edilirse, hareketliliğini yitiren toplumlar zamanla yok oluşa sürüklenir ve yıkım muhafaza edilen durumdan daha dehşetli olur. Zira, sürdürebilirlikten ancak doğru faktörlerin yeterince var olduğu şartlarda söz edilebilir. Zıttıyla var olmak dedikleri de budur.

Yıkımın sebebi ise sakınılan durumun ortadan kalkmasının olası sonuçlarıdır. Toplumun olası bir kriz durumunda uygulaması gerekli reflekslerini yitirmesi, sorunun nüksettiği bir senaryoda beklenenden daha büyük zarara yol açar. Bağışıklığının asırlar önce yitirildiği bir virüsün aniden ortaya çıkması nasıl ki kıyıma dönüşecekse, benzeri durum steril bir sosyal yaşam anlayışı için de geçerlidir. Sheckley’e göre kusursuz toplum mühendisliği fikri her ne kadar güzel görünse de bahsi geçen sebeplerle devamlılığı yoktur. Ayrıca hayatta kalmanın koşullara uyumlu, alakalı olduğu da bariz gerçekken tamamen izole şartlarda yaşayan, gerçeklerden bihaber koşullandırılan bireyin gerçekten yaşadığından bahsetmek mümkün müdür?

Tecrit ile sağlanan izolasyon tek taraflı olarak kalmayacağı için iki farklı yaşam biçimi ortaya çıkacaktır. Bu noktada Ursula K. Le Guin‘in farklı dünyalar üzerine ortaya attığı kimi tezlerden bahsetmek faydalı olacaktır. Bu bağlamda Mevki Uygarlığı eserine en yakın noktada duran yapıtı da kuşkusuz Balıkçıl Gözü. Ursula, bu eserinde asırlar önce ana gezegenden uzaklaşan bir toplumun zamanla farklılaşıp bambaşka bir seyre oturuşunu resmeder. Kültürel değişimler odağında birçok kabul ve yargının göreceli oluşuna değinen yazar, Kültürel Antropoloji çalışmalarına yer verdiği bu temaslarla halihazırda dünyada dillendirilen ırkçı söylemlere ayna tutar. Kültür dediğimiz kavram her ne kadar yanlış görünse de daima kendi şartları içerisinde uyum sağlamak adına teşekkül ettiğinden, asla bağlamından gayrı değerlendirilemez. Olacak şeyler olması gerekenlerle çatışır; üstün gelen de anlaşılacağı üzere varlığın devamını sağlayacak olandır.

Dolayısıyla, toplumu bir arada tutacak mühendislik planları bireyi yok edecek noktaya ulaştığında, zamanla toplumun kendisine de zarar vermeye başlayacaktır. Farklı gezegenler, hayatlar ya da teknolojilerin bahsinin geçmesi sadece ayrıntı olarak kalır. Asıl olan yazarın da sonunda değindiği üzere bütün yaşananların kişi üzerindeki etkisidir. Bizler hikayeyi daima birinin gözünden görürüz. Anlatıcı kim olursa olsun olayları oradan takip eder ve bu vesileyle yorumlarız. Doğruyu, yanlışı, iyiyi ve kötüyü belirleyen nereden baktığımızdır. Söz konusu bir düşünce ya da eylem ise kimi zaman olayları tam aksi yönde ele almak fikrimizi değiştirmeye muktedir bile olabilir. Ancak burada kısıtlı da olsa bir seçimden bahsedebiliyoruz. Sheckley ise amiyane tabirle aşırılığın haberciliğini üstlenerek okura şu soruyu sormaktadır: Ya o imkanımız da kalmasaydı? Kitlesel medya araçları ve eğitimin farklı yollarıyla zihinlerimize işlenen bilgiler bizleri neye hazırlıyor? Acaba gerçekten öğreniyor muyuz yoksa sadece öğrenmemiz, bilmemiz gereken şeylerle mi iştigal ediyoruz?

Velhasıl kelam, Mevki Uygarlığı romanı toplum mühendisliği fikrinden hareketle sosyoloji ve kültürel antropoloji gibi birçok alanda okuma yapma imkanı sağlayan kıymetli bir eser olarak dikkat çekiyor. Hem teknolojinin hem de insanın geleceğine dair kimi önemli öngörülerde bulunarak güncel yaşama dair önemli sorular sormaya ve cevapları ararken pek çok detayı anlaşılır kılmaya da yardımcı oluyor.

Etiketler: , , , , , , , , , , , , ,


Yazar Hakkında

Bir Garip Merdümgiriz...