bilimkurgu kulubu

Kitap İncelemeleri ikiz-yildiz-kapak

Tarih: 10 Aralık 2020 | Yazar: Emre Bozkuş

0

Bir Persona Arayışı: İkiz Yıldız

“Zaman ve bir yığın kâğıt verildiğinde bir filozof her şeyi kanıtlayabilir.”

Robert A. Heinlein, karakter yaratımı konusunda oldukça başarılı bir isim. Ay Zalim Bir Sevgilidir ve Yıldız Gemisi Askerleri gibi bilindik diğer eserlerinin başarısındaki temel etken de bu. Doğrusu bir yazarın kendi politik kanaati doğrultusunda metinler yazması ya da metinlerini bu doğrultuda şekillendirmesi gayet normal. Yalnızca tezli romanlarda değil, pek çok kurgusal eserde de buna rastlanır. Ancak Heinlein, alışılanın aksine farklı, hatta doğrudan zıt politik görüşlere sahip insanların kurgusal düzlemdeki temsillerini öylesine başarılı bir biçimde yapıyor ki, hem okura empati imkanı sunuyor hem de yetkinliği hususunda soru işaretine yer bırakmıyor.

1956 yılında yayımlanan İkiz Yıldız, aynı yıl yazara Hugo ödülünü kazandırmıştır ve bu roman Heinlein’ın en iyi eserlerinden biri olarak kabul edilmektedir. Kolonizasyon ve farklı türlerle temas gibi alt başlıkların önümüze serildiği yapıtta, dünya dışı yaşamların sosyopolitik yansımalarını ele alan yazar, teknolojik değişimle birlikte yaşananları da parçalar halinde ortaya koyar. Bu sırada var olan binlerce hikayeden bize anlatılanın öznesi ise gözden düşen, değeri bilinmeyen bir sanatçıdır. Bir gün aylaklık ettiği sırada biriyle tanışır ve Orhan Pamukvari bir edayla hayatı değişir. Sanatçıya sunulan iş karmaşıktır, ondan hayatının rolünü yapması istenmektedir. Aynı zamanda arka planda da yaşanacak olayların ilmek ilmek örülüş süreci başlamıştır. Politik ayak oyunları, yalanlar ve karakterin dönüşümü odağında bir yolculuk… Yerli okurla buluşması ise 1995 yılında Metis Bilimkurgu Serisi‘nin dördüncü eseri olarak yayımlanmasıyla gerçekleşir.

“Pis oyun diye bir şey yoktur. Ama bazen pis oyuncularla karşılarsın.”

Perdeyi Lorenzo Smythe adlı bir sanatçının barda oturduğu sahneyle açarız. Gayet sıradan bir gün, her şey olağan akışında ilerliyor ve yadırganacak pek bir şey olmuyordur. Fakat işler bir adamın bara girmesiyle değişir. Tolstoy’un dediği gibi olur yani; ya kasabaya bir yabancı biri gelir ya da yabancı sensindir, her hikayenin başlangıcı için yenilik şarttır. Bu yeni yüz aynı zamanda karakterin değişecek hayatının bir sembolüdür aslında. Hobbit’te Gandalf gelir, Star Wars’taysa Obi Wan Kenobi; ancak asıl dikkat edilmesi gereken şey, kahramanın yolculuğunda ona eşlik edecek mentorun bir şekilde yoluna çıkacağı gerçeğidir. Kendini tanımladığı ne varsa değişecektir, kendine dair bildiği ne varsa unutacak, hakikat saydıklarının gerçeğin farklı birer yüzü olarak tezahür ettiğini kendini tanıdıkça kavrayacaktır. Zira, oyunu oynamak için öğrenmek; öğrenmek için de oynamak gerekir. Kulağa bir çıkmaz gibi gelse de hayatın hakikatidir. Yolculuğun maksadı da bunu test edip ardından öğretmektir.

Persona kavramı da bu öğrenilenlerden biri. Analik psikolojinin kurucusu olarak kabul edilen ünlü psikiyatr Carl Gustav Jung’un ortaya attığı bu kavram, kişinin gündelik davranışları ile kişiliği arasındaki ilişkiyi tanımlamaktadır; bir nevi maskedir yani, bulunduğumuz ortama, sosyal konumumuza, yaşımıza ve psikolojik-bedensel dinamiklerimize göre takındığımız her tavır personamızı oluşturur. Örneğin bu nedenle çocukluğumuzdaki personamız farklıdır. Çocukluk tek plan çekim gibi her şartta aynı kaldığımız bir zamandır, maskelerimiz yoktur, gerek duymayız. Lakin büyüdükçe doğan ihtiyaçtan ötürü maskelerimiz artar ve amiyane tabirle derimiz kalınlaşır. Bu kalınlaşma geçişleri giderek azalttığı için de sabitleşir ve durağanlaşırız. Personalar bizim için geçici birer rolden kalıcı davranış biçimlerine dönüşür. Onlara sarılır, benimseriz; önce parçamız ve sonra gerçeğimiz olurlar.

“Anlamak affetmektir.”

Personayı anladığımıza göre kendimize şunu sormamız gerekir: Anladığımız kişiyi ya da eylemi affetmemiz sahiden mümkün mü? Ya da şöyle sorayım: Anladığımız her şeyi affetmemiz mümkün mü? Bu çok zor bir soru, biliyorum ve birlikte üzerine düşünmeyi rica ediyorum. Bilindiği üzere suç kavramı, uygulayanın toplumun içinde ya da toplumdan izole biçimde ıslah edilmesini gerektiren eylem ya da eylemler olarak tanımlanır. Dostoyevski’nin Suç ve Ceza’sından Albert Camus’nün Yabancı’sına değin pek çok eserde de kurgusal düzlemde bireyin suç ile ilişkisi detaylıca işlenmiştir. Bunlar doğru ama anlamak için yeterli mi? Vincenzo Ruggiero’nun Everest Yayınları tarafından yayımlanan Edebiyat ve Suç adlı inceleme kitabı bütün bunları anlamlandırmamız adına kıymetli bilgiler sunmakta. Ruggiero, eserleri belirli koşutluklar üzerinden bir araya getirerek karakterlerin birey-vatandaş ekseninde suçla olan ilişkisini irdeler. Suç ve ceza kavramlarının yanı sıra toplumun aşina olduğu yozlaşma, bozulma, nefret ve eziyet gibi kavramları; azınlık ve kadın hakları gibi sorunlara değinerek işler. Bahsi geçen kavramların haddizatında ne denli derin etkileri olduğunu ve yazarların metinlerinin bunları nasıl işlediğini aktarmayı amaçlar. Suçlu dediğimiz gerçekten de suçlu mudur?

Lorenzo Smythe’i de bu eksende tanımaya, anlamaya çalışmak gerekir. Önyargıları ve toplumla hesaplaşmaları arasında kendini tüketen bir görünüme sahip. Bunun birçok sebebi olduğunu metin boyunca görürüz. İlki Michael Jackson örneğinde olduğu gibi mükemmeliyetçi bir babanın çocuğunu yok edecek kadar zorlaması ve kendi arzularına göre şekillendirmeye çabalamasıdır. Kalıcı travmalara sebep olan bu tutum, çocuğunu kendi hatalarının telafisi olarak gören toksik bir ebeveynin yeni bir toksik birey yaratmasına yol açar. Travmaları yalnızca hayatını aksatmakla kalmaz, hayata karşı bakışı da sağlıksız hale gelir. Çevresindeki insanlara, olaylara ve hatta varoluşunu isnat ettiği işine dahi düşman hale gelmiştir. Bu düşmanlık mükemmeli arayan babasının aksine başarısızlığa sürüklenmesine yol açmış, zorlandığı şeyin tam tersi bir yönde yol almasına sebep olmuştur. Halbuki suçun sadece cinayet ya da benzeri eylemlerden ibaret olmadığını, yıkıcı etkilerinin içsel tesirinin de bulunduğunu ve ahlak gibi diğer pek çok kavramın da sorgulanması gerektiğini Ruggiero’nun kitabında net bir biçimde görmekteyiz. Heinlein kurgusal evreninde de aynı şekilde şartlar her şeyi farklı bir seyre kavuşturacaktır zaten. Kendini gerçekleştiren bir kehanet midir? Orasını anlatmak yazara kalsın.

robert-a-heinlein

“Bir köle serbest bırakılamaz, bunu ancak kendisi yapabilir. Özgür bir insanı da köle yapamazsınız, onu en fazla öldürebilirsiniz.”

Symthe’in tanıştığı kişiyle arasındaki ilk diyalog yeteneklerini göz önüne koyması, tanıtması adına önemli bir yer tutar. Böylece karakteri kolayca tanır, kabulleniriz. Tanıştığı kişi ona önemli bir görev için yüklü miktarda para önerir. Ancak Smythe’in basit bir iş diyerek kabul ettiği bu teklif kısa sürede bambaşka bir mahiyete bürünür. Sandığının aksine yaratıcı bir performanstan ziyade bir dublör olması beklenmektedir. İşte tam bu noktada dublorün dilemması yaşanır. Bu isim kimilerine tanıdık gelecektir muhtemelen. Murat Menteş’in 2005 yılında yayımlanan aynı adlı eserinde de persona kavramı ele alınır. Tıpkı İkiz Yıldız’da olduğu gibi, karakterin bürünmesi gereken kişilikle kendini tanımladığı değerler arasındaki ikilemler zamanla belirsizleşmeye, sınırlarını yitirmeye başlar. Yaratıcı bir edim olarak tanımlanan eylemlerin yaratıcı-yaratı arasındaki ilişkiyle beraber değiştiği görülür; böylelikle sanatçı sanatı şekillendirir biçimindeki görüş, yerini sanatın sanatçıya form kazandırdığı bir duruma bırakır. İki romanın aksiyon düzeyi ve anlatım şekli farklı olsa da özünde kimlik konusunda hatırı sayılır sorgulamalar yapmaktadırlar. Benlik diyerek tanımladığımız şeylerin tasarlanmış olduğunu düşünürsek, yaşam nasıl bir hal alır? Benliğimizi inşa etmemiz olası mıdır?

Devamında politik adımlar ve ilişkiler odağında değişmeye, dönüşmeye ve şekillenmeye devam eder. Şartları benimseyip personası ile kurduğu bağ güçlendikçe, çevresiyle münasebeti de tahavvül eder, farklılaşır. Bununla birlikte eserdeki bir eksik de göze çarpar. Yan karakterlerin yeterince derin işlenmemesi, karakterin dinamiklerini nasıl etkiledikleri noktasında okuru yeterince cevaplamaz; bundan dolayı karakterlerin motivasyonlarını yeterince içselleştiremeyen okurun olay örgüsünde yaşanan kimi olayları ve alınan kararları anlaması da zorlaşır. Öte yandan anlatıcı boşlukları doldurmaya çalıştıysa da, metin kendini yeterli derecede anlatamadığı için gücünden kaybeder. Yine de çok önemli bir noktaya değinerek hakkını verir. Olduğumuzu sandığımızı kişi miyiz yoksa olacağımız kişiye doğru yol alırken devamlı dönüşüme mi uğruyoruz? Ve cevabı Fransız düşünür Voltaire’den alıntıyla verir: “Eğer Şeytan Tanrı’nın yerine geçseydi, Tanrılık vasıflarını üzerine alması gerektiğini söylerdi.” Böylece persona arayışı bir anlama, amaca kavuşarak bütün akışı varması gereken noktaya ulaştırır.

Etiketler: , , , , , , , , , ,


Yazar Hakkında

Bir Garip Merdümgiriz...