bilimkurgu kulubu

Kitap İncelemeleri

Tarih: 10 Ekim 2020 | Yazar: Emre Bozkuş

0

Benliğe Adanan Bir Roman: Anthem

“Bu dünyanın sırları herkese açık değil, sadece onları arayanlara ve bulmasını bilenlere açıktır.”
– Ayn Rand

Ayn Rand (1907-1982), edebi yetkinliğinden ziyade eserlerini temellendirdiği felsefi yaklaşımıyla ya da diğer bir deyişle serbest piyasa destekçisi ve bireyci tavrıyla tanınır. İkinci Kızıl Tehlike döneminde (1947-1957) senatör Joseph McCartyh‘nin öncülüğünü yaptığı anti-komünist soruşturmalarda yer almış, dönemin tartışmalı figürlerinden biri olmuştur. Rivayete göre, Komünizmle ilgili bir filmde oyuncuların güldüğü bir sahneye, “yalnızca komünistler ya da sempatizanları komunist filmlerinde gülerler,” diyerek Hollywood’tan pek çok ismin kovuşturmaya uğramasına yol açmıştır. Ayrıca aynı dönemde birçok yazarı da jurnallediği söylenir. Hayatı boyunca kolektif hareketlerin karşısında durmasıyla bilinmiş, eserlerinde üstüne basa basa bireysel özgürlüğü vurgulamasının yanı sıra, liberteryen çizgide Minarşizm (Minimal Devlet Sistemi) olarak anılan bir politik sistemi savunmuştur. Peki ama nedir bu Minarşizm ve neden desteklemiştir?

Minarşizm, liberteryen ekolün aksine devletin legal olarak var olabileceği bir sosyoekonomik sistemdir. Devletin yalnızca kısıtlı alanlarda; güvenlik ve bürokrasinin belirli aşamalarında faaliyet yürütmesi gerektiğini savunur. Aynı zamanda bireyin hak ettiği değeri görmesinin de toplumun geri kalanına ayrılan müşterek payın, yani diğer bir deyişle sosyal devlet anlayışının ortadan kalkmasıyla sağlanacağını ileri sürer. Parası olanın medeniyetin imkanlarından yararlanacağı, geri kalan insanların ise elimine edileceği bu sistem zalimce olsa da; Rand’ın nazarında rasyonel, objektif bir sosyoekonomik normlar bütününe tekabül etmektedir. Kolektif hareketlerin, bireylerin çıkarlarıyla toplumsal amaç arasındaki tavrını despotça bulduğundan dolayı da 1938 yılında kolektif hareketlerin sanıldığı gibi toplumsal refah sağlamayacağını, bilakis refahı tekelleştirerek yalnızca bireyi arzu ve isteklerine yabancılaştıracağını savunur.Anthem da bu hususta ortaya konan bir manifesto niteliği taşıyarak felsefesinin ortaya çıkışının ilk adımlarındandır.

İkinci Dünya Savaşı’nın eşiğindeyken yazılan bir kısa roman ya da novelladan ne beklersiniz? Birçok diktatörün başta olduğu, bilhassa Hitler ve Stalin’in yükselişinin doruk noktasına ulaştığı günlerde kolektif hareketler özelinde yapılacak eleştirilerin sert olması doğaldır. Özgürlüklerin hiçe sayıldığı, kişilerin birey olma savlarını yitirerek birkaç kişinin hırslarının tatmini için yürütülen kanlı çatışmalarda piyon haline getirildiği, sonu belli olmayan karanlık bir geleceğe doğru son hızla ilerlenen o günlerde başka ne beklenebilir ki? Şüphesiz böylesi zamanlarda söylenecek sözlerin de aynı dozda karamsar olması kimseyi şaşırtmaz. Yaşanmakta olan, distopya eserlerin çağıdır. 1938’ten 1946’ya kadar yaşananlar da zaten sarf edilen sözlerin doğruluğunu trajik biçimde onaylar; acı çeken ve güvendiği, inandığı değerlerin parçalanışına şahitlik eden bireyin tek çaresi varoluşunu sorgulamak olur. Hayat anlamlı mıdır, yoksa boşuna mı yaşıyoruz? Savaş sonrası yükselen Doğu mistisizminin de müsebbibi olan ve bu doğrultuda değişen dünyanın kutupları arasındaki rekabeti belirleyecek en önemli soru budur. Arayışta olan bireyi hangi taraf kendine çekebilecek, hangi görüş daha baskın çıkacaktır?

Ayn Rand’ın 1966 yılında yayımladığı Capitalism: The Unknown Ideal isminde incecik bir kitabı bulunmakta. Bu kitapta Kapitalizm’in Soğuk Savaş’tan galip çıkacağını, bunun sebebinin de izlediği politika olacağını ileri sürer. Rand’a göre Sovyet Bloğu’nun politikaları bencil tabiatlı insanı anlayamamakta, onun isteklerine cevap verememektedir. Doğanın kurallarına uymak, insan gerçeğini gözden kaçırmamak gerekir. Ormandan çıksak da onun etkileri halen zihnimizde ve bedenimizde sürmektedir. Bu sebeplerden ötürü Rand’a göre Kapitalizm’in “ben”e hitap etmesi ve topluluklardan ziyade ferdi arzular üzerinde durması bizzat insanlık tarafından ayakta tutulacağının işarettir. İnsanın yaşamı arayış üzerinedir ve başkalarının cevaplarının yerine kendi ortaya çıkaracağı yanıtları tercih eder. Bütün bunlara ilaveten serbest piyasanın insanın gereksinimi için elzem olduğunu, girişimci ve yatırımcıların gelişim adına en önemli aktörler konumunda bulunduğunu ve hatta mülkiyet sahiplerinin hem bireyin hem de toplumun refahı açısından kilit rol oynadıklarını iddia eder.

Dolayısıyla Proudhon‘un, “Mülkiyet hırsızlıktır,” anlayışına ateşli biçimde karşı çıkar; bu nedenle mülkiyet ve özgürlük gibi konu başlıklarında paylaşımcı görüşe sahip kişileri de oldukça sert sözlerle itham eder. Rand’ın nazarında insanın yaratıcı dehasının başka insanlar tarafından tahakküm altına alınacağı müşterek mülkiyet anlayışı yalnızca ilerleyişi yavaşlatacaktır; atılım ve gelişim için gereken ise yaratıcı dehanın ya da diğer bir deyişle mülk sahibi girişimcinin mutlak özgürlüğünün temin edilmesidir. Rand’ın anlayışına göre devlete düşen yegane vazife, “Bırakınız yapsınlar! Bırakınız geçsinler!” demektir; geri kalan inisiyatif bireyin kendisine bırakılmalıdır. Aristo‘dan oldukça fazla etkilenen Rand, onun mantığı ele alış biçimine hayran kalarak bunu eserlerine yansıtır. Olaylarının odağında daima ideal bir karakter bulunur; kusursuzluğuyla öne çıkan bu karakter doğru bildiğini toplumun eksik algısına rağmen yaparak Platon’un Devlet’inde tarif ettiği filozof kral fikrini çağrıştırır. Herkese rağmen, her şeyi başaran doğru kişi! Haddizatında bu yaklaşım ne kadar akla uygun görünse de yazarın dünya görüşü özelinde bazı çelişkiler barındırmaktadır.

Rand’ın “Biz” diyerek ortaya attığı ve bolca yerdiği kolektif anlayışın tohumu halihazırda ondan çok daha önce atılmıştı. Yevgeni Zamyatin‘in distopya türünün ilk ve en önemli örneklerinden biri olarak anılan “Biz” adlı eseri de aynı şekilde kalabalıklar arasında silikleşen ve kimliğini yitiren bireyin tekdüzeleşmesini konu alır. Bu anlamda Rand’ın Anthem’ıyla mukayese edildiğinde oldukça fazla benzerlik yakalamak olası. Rand’ın Zamyatin’in eserini okuyup okumadığına dair herhangi bir bilgiye sahip değiliz; 1920’de yayımlanan Biz, kendi ülkesinde yasaklıydı ve ilk baskısını İngiltere’de yapmıştı. Bununla birlikte metnin benzerlikleri de tesadüfi olamayacak denli ortada. İsimleri olmayan, sayılarla anılan ve kodlanarak yaşayan insanların sürüye dahil edilmekten ibaret hayatları iki eserde de tıpatıp işleniyor. Cinsel yaşamdan uyku saatine ve yeme içmeye kadar her tercih devletin kontrolündeyken kişilere düşen sadece iradelerini üst akla devretmek oluyor. Bu bağlamda bilinçli ya da bilinçsiz bir biçimde intihal olduğu konusu sorgulanmaya değer.

Metinlerin içeriği haricinde biyografik benzerlik de göze çarpmakta. Her iki yazar da Bolşevik İhtilali’ne tanıklık eder. Çarlık yönetiminin acziyetiyle birlikte baş gösteren karmaşa ve ihtilal sürecinde yaşanan kanlı çatışmalar, iki yazarın da gelecek günler hususunda karamsar tablolar çizmelerine sebep olur. Kolektif hareketlerin insan kıyımına yol açacağı kaygısı ve despotik yönetimlerin muhtemel baskıları karşısında yazarların yurt dışına çıkmak dışında çareleri kalmaz. Şüphesiz haksız da sayılmazlar. Maksim Gorki gibi devrimin kendi evladı denebilecek bir yazar dahi ömrünün son yıllarında baskı altında yaşamış, yayımladığı son eserlerinde geçmişe dönerek yaşadığı acı dolu günlerden uzaklaşmaya çalışmıştır. Benzeri şekilde Ayn Rand’ın ismini değiştirme sebebinin de geçmişinde yaşadıkları olduğunu ve sonraki yaşamında aslına, kökenine dair ne varsa silmeye çalıştığını unutmamak gerekir. Geçmişin yükü, geleceğini oldukça yoğun biçimde etkilemiştir. Sert, katı tutumunun altında da bunun izlerine rastlamak mümkün olabilir.

İki metnin ayrıldığı noktaysa müellifin eser üzerindeki etkisi diyebiliriz. Edebi yetkinliği de bu tavır belirliyor. Ayn Rand roman olabilecek bir metnin dramatik kurgusunu ve derinliğini doğru değerlendiremeyince metnin iskeletinde kimi sorunlar cereyan ediyor ve okur aradığını bulamıyor. Biz romanında Zamyatin, her sistemin hataları ve kusurları olabileceğini anlatıyor. Mükemmelin yalnızca idealde gerçekleşebileceğini gösterirken; her yapının çürümeye müsait, hatta teşne biçimde var olduğunu ortaya koyuyor. Fakat Ayn Rand’ın eserinde yaşanan kopukluklar yazarın karakterler üzerindeki tesirini baskın hale getirmesiyle başlıyor. Bir edebi metnin okura etki etmesi içinde bulunulan dünyaya katılımı oranında mümkündür. Bugün Vakıf’ı ya da Dune’u değerli kılan etmenlerden biri de kurgusal evrenin okurdaki yansımasıdır. Öte yandan dişlilerin arasında kaybolan bireyin acıklı dilemmasının anlatılması özgün olmasa bile yine de o günlerden bakıldığında değerli bir çaba. Doğrusu bunu yaparken değindiği kimi noktalar da okuru etkilemeye müsait. Lakin Ayn Rand’ın kontrol ve empoze çabası metni sıradan bir angaje eser haline getiriyor. Kaygılar estetiğin önüne geçiyor ve metnin bütünlüğünün sağlanamaması okuma zevkini büyük ölçüde sekteye uğratıyor.

Hikaye anlatmak insanlığın ilk mesleğidir. Chauvet Mağarası’ndaki on binlerce yıllık el izi dahi insanın kendini anlatma, varlığını ölümünden sonrasına taşıma arzusunun göstergesidir. Anlatıcılık o kadar etkili ve geçerli bir iletişim yöntemidir ki; dramatik etkisiyle dinlerin ve politik hareketlerin kaderini derinden etkilemiştir. Ancak modern bireyin değişen bakış açısı anlatıların da aynı oranda dönüşmesine yol açmıştır. Zerdüşt buyurmaz, söyler; destanlardaki gibi öğüt vermez, sadece kişiye sorgulayacağı sorularla eşlik eder ve dağın yamaçlarından kendi derinlerine bakmasını sağlar. Angaje edebiyatın temel sorunu da zaten budur. Angaje edebiyat ne kadar tutulursa tutulsun, bir düşünceyi empoze etmeyi amaçladığı için yaratılan kurgusal evren bu düşüncenin faydasına olacak şekilde düzenlenir ve yazar amiyane tabirle propagandist halini alır. Ne yazık ki Ayn Rand da aynı hataya sıkça düşüyor. Dostoyevski’nin siyasi ve dini fikirlerini tasvip etmese de karakterlerine aracılık ettiği ahlaki sorgulamalardan etkilendiğini de söylemiştir. Buna rağmen Rand’ın karakterleri asla Alyoşa, Raskolnikov ya da Prens Mişkin gibi özgün ve hayata içkin duruşa sahip değillerdir. Nedeniyse belirttiğimiz üzere yazarın tezini sunma hevesinin hikaye anlatma çabasına baskın çıkmasıdır.

Anlatıcı olarak yazarın görevi okura doğruyu göstermek yerine doğru üzerine kafa yoracağı sorular sordurmaktır. Bundan ötesi okurun kendi içsel yolculuğu sayılmalı, müdahaleden itinayla kaçınılmalıdır. Aksi taktirde eser gücünden kaybeder. Bunun bizim tarihimizdeki en bilinen örneği Tanzimat aydını Ahmet Mithat Efendi’dir. Eserlerinde hayatın içinden olaylardan bahsetse de, olay örgüsüne doğrudan müdahale ederek ve yer yer abartılı yorumlarda bulunarak okurun alanını daraltır. Rand’ın felsefesindeki en önemli çelişki de benzeri biçimdedir.  Başkalarının cevaplarını kabul etmediği halde, kendi cevaplarını dayatma gayreti…. Yarattığı siyah-beyaz karakterler gerçekçilikten uzak, uç noktalarda yaşayan suni varlıklardır. Tek işlevleri Sisifos misali yüklendikleri görevi yerine getirmek, anlatıcının fikrini aktarmaktır. Dolayısıyla karakterlerin hikaye içinde işlenişi kusurludur; özellikle Anthem’da arka planda kalan karakterlerin hiçbirinin gölge tiplerden öteye geçememesi ve olay örgüsünün ilerlemesi adına orada bulunuyor görünmeleri bunun başlıca göstergesidir. Kurtarıcı olarak tanıtılan ana karakterin üstün benliği diğerlerine ışık tutacaktır; diğerlerinin yoluysa gözardı edilebilir detaylardır. Kitapta işlenen aşk olgusu dahi kadının yüzeysel sözleri ve nadir de olsa yer verilen sığ diyaloglardan öteye geçmez. Zira Rand’ın eserlerinde aslında bireye yer verilmez; yalnız yazarın kendisi ve diğerleri vardır. Bu doğrultuda söylenebilecek, yapılabilecek her şey mubah görülür; değişime yönelik onca sunturlu beyana rağmen tahakkümün, erkin tarafı harici değişen pek bir şey olmaz. Dolayısıyla Rand’ın karakter yaratımı hususunda Nietzsche’den etkilendiğini düşünmekle birlikte, konunun tartışmaya açık olduğunu ifade edelim.

Eserin sonunda bulunan yaklaşık 10-15 sayfalık monolog kısım, Ayn Rand’ın romantizm akımının tesirinde kaldığını da göstermektedir. Eşitlik 7-2521’nin söyledikleri akıllara Sabahattin Ali’nin Kürk Mantolu Madonna’sındaki Raif Efendi’yi getirmektedir. Sabahattin Ali’nin Alman yazarlarından çeviriler yaptığı, bilhassa E.T.A Hoffman’ın eserleriyle ilgilendiği bilinir. Ayn Rand da Victor Hugo’ya hayranlığını bizatihi kendisi dile getirmiştir. Muhtemelen bu sebepten Dostoyevski esintili ahlaki ikilem ve çatışmaların yoğun olduğu metin bir anda cevaba ulaşan bireyin düşüncelerini aktarmaya başlıyor. Evvelinde çevresindeki her şeye dair şüphelerini odağına almasına karşılık, Rand’ın mutlak hakikatine ulaşan kahramanı için artık soruların yerini cevaplar alıyor. Belirsizlikten sıyrılıp kararlı, coşkulu ve idealist bir insan kisvesine bürünüyor. Böylece özgürlüğü sağlama konusunda Rand’ın kurgudaki izdüşümünü oluşturuyor. Mantıkla yoğurulan hamur, arzuların ışığında gün yüzüne çıkarılıyor. Hikaye de bu şekilde sona eriyor.

Ayn Rand, Fountainhead ve Atlas Shrugged gibi eserlerinde başarılı bir gözlemci ve iyi bir anlatıcı olduğunu göstermiş, rüştünü ispatlamış önemli bir isim. Metnin içinde yer yer dehasının pırıltılarının göstermekle birlikte; bireyin uyanışı, kendinin farkına varışı ve insanın doğayla olan ilişkisine dair yaptığı vurgular da ciddi anlamda kayda değer. Gelgelelim, yukarıda da değindiğimiz sebeplerle konuyu vurucu bir noktaya taşıyamıyor, okura gösterişli bir tablo yerine alelacele çizilmiş bir eskiz sunmakla yetiniyor. Yine de değindiği önemli noktaları es geçmeyerek distopya türünü sevenlerin okuma imkanı bulmaları halinde bir şans vermelerini öneriyoruz. Hassaten baskısı tükenen eserleri için de yayınevlerine okurlar adına bir selam gönderiyoruz.

Dipçe: Bu inceleme kaleme alınırken Amerikalı yazar Robert McKee’nin Story adlı eserinden de yararlanılmıştır. Yazar olmak isteyenlerin göz atmasını ısrarla tavsiye ediyoruz.

Etiketler: , , , , , , , , , , , , , , , ,


Yazar Hakkında

Bir Garip Merdümgiriz...