bilimkurgu kulubu

Kitap İncelemeleri

Tarih: 30 Temmuz 2020 | Yazar: Emre Bozkuş

0

Alternatif Bir X-Men Hikayesi: Kaybolan Miras

İnsan beynine dair neler biliyoruz? Ağırlığı, genel itibariyle çalışma düzeni, enerji kaynağı… Hepsi tamam da, sadece bunlardan mı ibaret bütün dünyamızı meydana getiren organ? Bugüne kadar yapılan tüm çalışmalar, insan beyninin yalnızca kısıtlı bir alanının çalışma şeklini izah edebildi. Vücudun bilinçli olarak yönettiğimiz kısımları zaten hareket halinde gözlemlenmeye de açık durumda. Beyin ameliyatı sırasında keman çalan hastanın doktorlara sağladığı kolaylık, bu bağlamda örnek gösterilebilir. Hastanın herhangi bir kayıp yaşamaması adına, doğrudan gözleme dayalı bir işlem uygulanır ve böylesine kritik bir durumda riske girilmek istenmez.

Fakat, beyin bundan ibaret değil maalesef! Beynin ve vücudun bilinenleri bilinmeyenleriyle mukayese edildiğinde, buz dağının yalnızca görünen kısmıdır. En basiti çizgili kasların kasılması bile insanın istemi dışında gerçekleşir, fakat buna rağmen beyin tarafından yönetildiği bilinmektedir; en basit örnek ise organların çalışması ve hatta soluk alışverişimizdir. Şayet aksi olsaydı, nefes almayı unutarak ölmemiz pek olasıydı. Dolayısıyla, insanın kendi beynine dair bilgilerinin bile ne kadar yüzeysel kaldığını görebiliyoruz. Heinlein da Kaybolan Miras adlı romanıyla beynin sahipsiz bölgelerini, yani terra incognito’yu konu ediniyor. Orada, görebiliyoruz ama ne işe yaradıklarını, hatta bir işe yarayıp yaramadıklarını bile bilemiyoruz. Buyurun, size bir geniş bir kurgu sahası…

Robert A. Heinlein‘ın zekası ve kurgu yeteneği muazzam, bunu söylemeden herhangi bir eserini incelemek olanaksız. Merihten Saldıranlar ile Türk bilimkurgu okuruna merhaba diyen yazar; Ay Zalim Bir Sevgilidir, Kızıl Gezegen, Uzay Elbisemle Yolculuğa Hazırım, Yıldız Gemisi Askerleri ve Yaban Diyarlarda Yabancı gibi kült halini almış eserleriyle türe oldukça değerli katkılarda bulunmuştur. Yaklaşık seksen bir yıl süren hayatı boyunca, hem aldığı sayısız ödülle, hem her yaştan okura sunduğu eserlerle, hem de samimi ve içten üslubuyla Isaac Asimov ve Arthur C. Clarke ile birlikte bilimkurgu edebiyatının üç dev isminden biri olarak namını ölümsüz kıldı. Hayatının bizatihi eşi Virginia Heinlein tarafından anlatıldığı yazıyı okumanızı da ayrıca tavsiye ederek, romanın incelemesine devam edelim.

Asıl ismi Lost Legacy olan bu yapıt, 1941 yılında Super Science Stories adlı derginin Kasım sayısında yayımlandı. Türkçeye Kaybolan Miras adıyla çevrilen eser, Aralık 1995 tarihinde Metis Bilimkurgu Serisi kapsamında Türk bilimkurgu okuruna kazandırıldı. Serinin yedinci yayını olan Kaybolan Miras, girişte değindiğimiz konuyu oldukça ilginç bir bakış açısıyla ele alıyor. Philip Huxley alanında başarılı bir psikolog ve akademisyendir. Arkadaşı Ben Coburn ise aynı ölçüde başarılı bir cerrah. Olay örgüsünü başlatan ve ikisini bir araya getiren olay ise Huxley’nin bir danışanında gözlemlediği parapsikolojik yetenekler ve bunun incelenmesi olur. Daha sonra yanlarına katılan Joan Freeman ile beraber bu yeteneklerin kaynağına dair yaptıkları çalışmalar, hiç beklenmedik sonuçlar doğuracaktır.

Not: Yazının devamı spoiler içermektedir.

Duyum ötesi algılama davası denilerek giriş yapılıyor romana, böylece duyuların aşılmasının olay örgüsünde başat tema olacağını anlıyoruz. Juan Valdez adlı danışanın yeteneği ve ardından uğradığı bir saldırı sonucu yaşananlar olayları başlatan etken oluyor. Kitabı iki bölüme ayırırsak, ilk bölümde beynin yapısına dair bilinmeyenler ışığında birçok sosyal bilimin tartışılmaya açıldığı uzun bir sohbete kapı aralanıyor. Olaydan ziyade fikir teatisinin öne çıktığı ve ikinci bölümde gelişecek olaylara zemin hazırladığından ötürü bu bölüme dair detaylı bir analiz yapacağız. Öncelikle psikolojinin çalışmaları bir psikologun gözünden şöyle ele alınıyor:

“Tam olarak bilmiyorum. Daha doğrusu, benim psikolojiyle uğraşmam, bir insanın kiliseye gitmesiyle aynı nedenden. Yani, kendini ve yaşadığın dünyayı anlamak için duyulan güçlü bir ihtiyaç. Genç bir öğrenciyken, modern psikolojinin sorduğum sorulara cevap verebileceğini düşünürdüm, ama çok geçmeden en iyi psikologların meselenin özüne dair hiçbir bok bilmediklerini anladım. Yo, bugüne kadar yapılanları hiçe saymıyorum; büyük bir ihtiyaç söz konusuydu ve yapılanlar da kendi çapında epey işe yaradı. Ancak hiçbiri hayatın ve düşüncenin ne olduğunu, özgür iradenin bir gerçeklik mi, yoksa yanılsama mı olduğunu ve bunun ne anlama geldiğini bilmiyor, iyi olanlar, cehaletlerini kabulleniyor, kötüleriyse, apaçık saçmalık olan dogmatik iddialarda bulunuyor – örneğin, bazı mekanik davranışbilimciler, sırf Pavlov, zil sesiyle bir köpeğin ağzını sulandırabiliyor diye Paderewski’nin nasıl müzik yaptığını da bildiklerini düşünüyorlar!”

Psikolojinin bilimselliği tartışması, romanın izleyeceği yola dair ipuçları veriyor. Psikolojinin ucu açık, yoruma dayalı yaklaşımlarını eleştiren yazar, kurgunun zeminini hazırlamak adına ilk adımı atıyor. Ardından bu sefer sıra felsefeye geliyor:

“Babam hukuk okumamı istemişti. Kısa bir süre sonra, daha çok hukukun altında yatan ilkelerle ilgilendiğimi farkettim ve bölüm değiştirip Felsefe Fakültesine geçtim. Oysa felsefe de aradığım şey değildi. Felsefede hiçbir numara yok aslında. Panayır meydanlarında satılan pamuk helvadan yedin mi hiç? İşte, felsefe de onun gibi bir şey; sanki esaslıymış gibi durur, çok da güzel görünür, tadı da tatlıdır, ama iş ısırmaya gelince dişlerini bir türlü geçiremezsin, yutmaya çalışırken insanın ağzına hiçbir şey gelmez. Felsefe, kelime-kovalamacadır, kuyruğunu kovalayan köpek kadar önemi vardır ancak.”

Felsefenin açılmasıyla da romanın işleyeceği izlek doğrultusunda okura değerli bir ipucu sunuluyor. Romandaki tek kadın başkarakter olan Joan aracılığıyla, Occam’lı William’ın Usturası denilen bir mantık ilkesine değiniyor yazar. Bu ilkeye göre, eğer ortada bir olayın ya da durumun izahına dair iki varsayım duruyorsa, basit olanı kullanıyoruz. Bunun en bilinen örneği Cem Yılmaz’ın “kesin ip var,” diyerek anlattığı abimizin başına gelen olaydır. Karşısında uçan bir adam var ve o muhtemel iki varsayımdan basit olanı tercih eder. Yazar ayrıca bilim insanlarının ortaya koydukları teorilere karşı bağnazca bir sahiplenme yaşadıklarını, hatta ailelerinden bile daha fazla önem verdiklerini söyler. Bu çıkarım da doğrudur; evrenin devamlı genişlediğini kabul etmek istemeyen Einstein’ın sırf teorisine (genel görelilik) bağlılığı yüzünden denkleme bir sabit sayısı eklediği hepimizin malumu.

Çalışmaların ilerleyen aşamalarında, önceki diğer deneklerin yetenekleri de zikredilmeye başlanır. Telekinezi başta olmak üzere hayli etkileyici istidada sahip bu insanların güçlerinin nereden geldiği ise tam bir muamma olarak göze çarpar. Psikolojinin yetersizliğine vurgu yapan yazar, bunu bilinçli olarak yaptığını ise yeteneğin kaynağını beyne bağlayarak gösterir. Terra Incognito diye tabir edilen bölgelerin bilinmeyen olarak denkleme katılması Valdez’in yeteneğinin bu bölgeden geldiği düşüncesiyle olur; zira, uğradığı saldırı sonucu o bölgeden bir parça alınır ve nihayetinde kabiliyeti kaybolur. Bunun üzerine ortaya bir sav atılır. Şayet, bu beceriler varsa, görme ya da duyma yetisi gibi doğuştan geliyor olamazlar; daha çok zamanla gelişmeye müsait durumda bulunan konuşma becerisine benziyorlar. Dolayısıyla, gelişmesini tetiklemek ortaya konulan bu hipotezin temellendirilmesine imkan verecektir. Böylece Joan’ın gönüllü olmasıyla denemeler başlar.

Joan’da başlayan değişim organların evrimsel gelişimi üzerine birçok bilinmeyeni sorgulamaya iter. Evrim teorisini bu bağlamda eserde de zikreden yazar, “işlev, organı doğurmaktadır,” diyerek konuya iki açıdan bakma imkanı sunar. İlki romanın konusu olan parapsikolojik yeteneklerin kaynağına dair yaptıkları deneyin beyindeki sonuçlarıdır. Beynin daha önce ne işe yaradığı dahi bilinmeyen bölgeleri faal olarak kullanılmaya başlanır. İkinci nokta ise, evrimin kanıtları arasında gösterilen organ körelmesi olayına değinilmesi. En basiti insanlarda anne karnında kuyruk oluştuğu ama evrimsel süreçte zayıflayan bu organın genellikle doğumdan evvel düştüğü görülür. Hatta nadir vakalarda bu kuyruk anne karnında düşmeyince, ameliyatla alınmak durumunda kalınır. Evrime dair değinilen bu temel noktanın ardından insanlığın başlangıcına dair düşülen kuşku, bu sefer antropolojinin konu edilmesine yol açar.

“Öncelikle, dünyada bir tane bile değerli antropolog yok; zaten olanlar da ancak birbirlerini yalancılıkla suçlayacak kadar değerli. İddia düzeyindeki bilimlerinin en basit öğeleri hakkında bile anlaşamıyorlar. İkincisi, insan soyu hakkındaki iddialarını destekleyecek, gerçekten saygın kanıtları içeren bütünsel bir çalışmaları da yok. Hayatımda hiç böylesine bir bardak suda fırtına kopartıldığını görmedim. Kitap üstüne kitap yazıyorlar, daha yazacakları ne kaldı ki? – Dawson İnsanı, Pekin İnsanı, Heidelberg İnsanı ve birkaç insan daha. Onlar da bütün birer iskelet değil hani; ezilmiş bir kafatası, birkaç tane diş, belki bir-iki tane de kemik parçası.”

robert-a-heinlein

Evrim Ağacı’nın kurucusu Çağrı Mert Bakırcı, “Bir bilim dalının öngörü gücü, o bilimin gerçekliğinin en önemli ölçütüdür,” der. Buradan hareketle antropolojinin öngörü gücünün gerçekliğini doğrudan etkilediği düşüncesini sunan yazar, ardından insanın atalarına dair pek çok bilinmeyen olduğunu ve elimizdeki ilkel kanıtların bizi yeterince bilgilendiremiyor olabileceği savını ortaya atar. Kayıp Kıta Atlantis, Mu gibi anlatıların temellendirildiği bu sav ile de romanın ilk bölümü falsettoya yani tepe noktasına ulaşır. Çıktıkları bir yolculuk sırasında oldukça ilginç bir adamla tanışırlar ve bu adamın olay örgüsüne katılmasıyla asıl hikaye başlar.

Birçok alanın çalışmalarına değinen roman, kendi gerçekliği içerisinde oldukça tutarlı hareket ediyor ve okurunu yalnızca eğlendirmeyi değil, düşündürmeyi de amaçlıyor. İlk insan kimdir, insanın beyni nasıl çalışır, iradeyle bedenin ilişkisi nedir; bu ve benzeri sorulardan yola çıkan yazar, ortaya oldukça ilgi çekici bir kurgu çıkarıyor. Parapsikolojinin bilimsel argümanlarla birleşmesi gerçekte ne kadar mümkündür bilinmez ama Heinlein’ın zekası, adeta bilimkurgu nasıl yazılmalıdır sorusuna cevap niteliğinde bir yolculuk vadediyor. Velhasıl, romanda Amerikalı şair Eunice Tietjens’e selam gönderen üstada, Tietjens’in Kutsal Dağ şiirinden ilgili pasajı paylaşarak eşlik edelim;

“Burada uzay var, burada on iki temiz rüzgâr var;
İşte onlarla dalar düşüncelere sonsuzluk– bir dem beyaz huzur, kendini belli eden varlık…
Ritm burada sona erer. Zamanın yurdu yoktur. İşte sonu olmayan son.”

Etiketler: , , , , , , , , , , , ,


Yazar Hakkında

Bir Garip Merdümgiriz...