bilimkurgu kulubu

Kısa Öykü

Tarih: 26 Haziran 2020 | Yazar: Selim Erdoğan

0

Yenilenebilir Bağımlılık | Selim Erdoğan (Kısa Öykü)

Gezegen beklediği kadar parıltılı görünmüyordu yukarıdan. Ancak zayıf pırıltılar seçilebiliyordu. Pırıltılar güçlendi, ışıkları sabitleşti, büyüdü. Ama yine de kendi enerjisini üreten bir dinamo gezegenin farklı olacağını hayal etmişti müfettiş. Bir efsaneydi bu gezegen. Diğer on sekiz gezegende hayat durma noktasına gelmişti. Büyük ekonomik krizler pençesinde kıvranıyorlardı. Çevre koşulları felaketti. Bütün fosil kaynaklarını çevre felaketlerine rağmen tüketmişlerdi. Çevresinde döndükleri yorgun yıldızın ışığı teknoloji tarihi belgesellerinde gördükleri kararmış bir floresan tüpe yakışırdı!

Bu yüzden Güneş panelleri işe yaramamıştı. Paneller önce açık alanlara yerleştirilmişti. Kırlar, tarlalar panellerle dolmuştu. Sonra ormanları keserek panel yerleştirmişlerdi. Derken açık alanlar tükenince güneş paneli katmanı yaşadıkları şehirlerin üzerini örtmüştü. Sonunda bütün gezegenin yüzeyi kesintisiz bir güneş paneli kabuğu ile kapanmıştı. Kabuktan elde edilen tüm enerji alttaki insanların aydınlatmasına harcanmak zorunda kalınca da panelleri sökmüşlerdi. Son yıllarda o kadar büyük bir enerji sıkıntısı vardı ki, müfettiş, elektrikli diş fırçasını şarj edemediği için dişlerini haftada bir fırçalıyordu. Elektrikli sifonu üç günde bir çalıştırdıkları için ev kokmaya başlamıştı. İşin kötüsü elektrik yoksa duvardaki deodorant aparatı da çalışmıyordu. Elektrikli tırnak makasını ayda bir kullanabildiği için klasik gitariste yakışacak tırnaklarla dolaşıyordu genellikle.

Hayat kendi gezegenlerinde zordu işte. Dinamo gezegeni ise bu zayıf yıldıza kendilerinden daha uzaktı. Peki bunlar nasıl beceriyorlardı bunu? Görevi buydu zaten. Nasıl becerdiklerini anlamak, bu konuda bir raporu gezegen yönetimine sunmak. Notlarına baktı. Yolda zaman kaybetmemiş bir hayli yazmıştı. Enerjinin tarihçesi ile başlamıştı. Enerji kaynağı olarak insanların, atların,öküzlerin kullanıldığı devirleri anlatmış, çarpıcı resimler koymuştu. Bunlardan birinde iki kişi uzun bir direğin iki ucuna bağlanmış bir şekilde bir değirmen mili çeviriyorlardı. Sonra yavaş yavaş değişmişti her şey.Su gücü keşfedilmiş, değirmenler yapılmıştı. Rüzgarlı değirmenler vardı sonra. Fosil yakıtların keşfi tam bir devrim olmuştu.İnsanlar fiziksel emekten gitgide kurtuluyorlardı.Sonra dış uzayın keşfi. Başka gezegenlere yerleşme, el tipi nükleer reaktörlerin geliştirilmesi… Nereden nereye!

Bakışları yine pencereden dışarı kaydı. Işıl ışıl bir gezegenle karşılaşmamak kuşkularını artırmıştı. Bilerek azaltmış olabilirler miydi aydınlatmayı? Görüş açısını genişletmek için koltuğunda kıpırdanmaya çalıştı. Koltuk o kadar dardı ki adeta sıkışmıştı. Daha çok yolcu almak için daraltıyordu aşağılık havalık şirketleri koltukları. Tabii biraz da son yıllarda enerji sıkıntısı nedeniyle kilo almıştı müfettiş. İkinci kattaki spor salonuna asansör artık çalıştırılamadığı için gidemiyordu. Gerçi gidebilse bile elektrik kısıntısı nedeniyle ne bisiklet motorları ne tenis raketlerinin manyetik fırlatıcıları ne de ağırlık kaldırıcıları çalışacaktı.

Hava alanına indiğinde ilk fark ettiği şey insanların ince yapıları ve uzun boyları oldu. Belki boyları o kadar uzun değildi de ensizlikleri yüzünden uzun görünüyorlardı. Yiyecek sıkıntısı mı vardı? Biraz daha dikkatli bakınca sağlıksız görünmediklerini fark etti. Çok da hızlıydılar. Uçar gibi yürüyorlardı. Bütün erkeklerin vücutları ince ama yapılıydı. Kadınlar da kendi gezegenindeki kadınların belki üçte biri ağırlıktaydılar. Vücutları çok ince değildi ama. Kollarında ve bacaklarında neredeyse erkeksi kaslar göze çarpıyordu. Pasaport kontrolünden çıkınca hava alanı içinde kullanmak için araba bakındı. Bir köşede gördü onları. Oflaya puflaya oraya yöneldi. Bildiklerinden biraz farklı görünüyordu. Bir adımda üzerine çıktı. Tutamaktan tuttu ve ileri itti. Araç hareket etmedi. İleri geri itti ama yine sonuç alamadı. “Hareket ederseniz çalışır” dedi genç güzel bir kadın.

“Nasıl yani?”

“Göstereyim” dedi kadın. Başka bir aracın üzerine çıktı. “Kendi elektriğini kendisi üretir, ” dedi müfettişin yağlı bedenine küçümseyen bir bakış atmayı da ihmal etmeyerek. Yabancılar hemen belli oluyordu burada. Başka bir taşıyıcı arabanın üzerine çıkıp yürüme bandında yürümeye başladı. Kontrol panelindeki küçük kolu ileri itince araç hareket etti. “İşte bu şekilde.”

Birazdan araçla birlikte uzun koridorda uzaklaşmıştı bile. Müfettiş aynısını yaptı. Bandın üzerin adım atmaya zorladı kendini. Birazdan o da hareket edebilmişti.

***

Mihmandar atletik yapılı genç bir kadındı. Boynunda ince bir boyunluk vardı. “Geçmiş olsun” dedi müfettiş.

“Boynunuz!!”

“Teşekkürler ama bir boğa kadar sağlıklıyım” dedi kadın. M ve B harflerini söylerken zorlanıyordu sanki.

“Boynumdaki bir çene aparatı. Konuşurken çenenin aşağı yukarı hareketlerinden enerji üretiyor.”

Kolundaki saat benzeri bir ekrana baktı.

“Bu cümleyi söylerken 4 milivat saniye enerji üretmişim. Hah bunu söylerken 3 milivat saniye. Bunu söylerken 3 milivat saniye. İşte bunu söylerken 3.2 milivat saniye ve buradaki 0.2 milivat saniyelik fark “işte” kelimesinden geldi. Bu cümle ise..”

“Sanıyorum anladım” dedi müfettiş keserek. Yürümeye başlamışlardı bu arada.

“Özür dilerim” dedi kadın. “Ekrana bakarken insan motive oluyor ve sürekli konuşmak istiyor. Üstelik konuşmayı biraz zorlaştırıyor. Özellikle m, b, p gibi dudakların kapanması gereken harflerde. Bu konu mecliste bile konuşuldu. Milletvekillerinden biri alfabeden bu harflerin çıkarılması için imza topladı. Ama enerji bakanımız çene aparatlarının m,b,p gibi harflerden mesela k ve l nin üreteceği elektriğin en az altı katını ürettiğini söyledi.”

“Anlamlı” dedi müfettiş elindeki kayıt aletine bir şeyler mırıldanarak.

“Zorunlu mu bunu takmak” diye sordu sonra. Bu arada kadının yürüyüşündeki tuhaflık dikkatini çekti. Geniş ve düz adımlar atıyordu. Sanki zemindeki görünmez bazı çizgilere basmama oyunu oynuyordu.

“Burada her şey self-motivasyona dayanır” dedi kadın gururla. “Bakın bacak arama da bir bacakarası mikro taktım”

“Mikro?”

“Mikro jeneratör” dedi kadın. “İnsan ya da hayvan vücudu üzerine takılabilen küçük üreticiler. Bakın göstereyim diye eğildi kadın” ,

“Yok tamam daha sonra” dedi müfettiş etrafa telaşlı gözlerle bakarak. Neresine takmıştı bu kadın gerçekten üreteci?

“Biliyor musunuz müfettiş” dedi kadın.”İnsan vücudunun günlük hareketlerinden elde edilebilecek elektrikle bir tuvalet kağıdı rulosu döndürücüsünü bir hafta hiç durdurmadan çalıştırmak mümkün”

“O kadar kağıdı ne yapacaksınız?”

“Neyi?”

“Boşverin” dedi müfettiş. “Elektriği nasıl depoluyorsunuz. Yani çene ve bacaklardan.elde ettiğiniz enerjiyi?”

Kadın hevesle tişörtünü kaldırdı. Belinde üzerinde küçük beyaz tüpler bulunan bir tür kemer vardı. Bazılarının tepesinde kırmızı bazılarınınkinin yeşil bir led yanıyordu. “Bunlarda depolanıyor” dedi hevesle. Derken bir tüpün üzerindeki ışık da kırmızıdan yeşile döndü. “Bu son cümlenin enerjisi bu tüpe gitti işte” dedi neşeyle kadın. Yine döngüye gireceğinden korkan müfettiş “tüpleri naapıyorsunuz?” diye aceleyle sordu. Sonra kendi cevapladı şakayla karışık “tuvalet kağıdı rulosuna takıyorsunuz tabii.”

Kadın hayretle baktı ona “Evet…Nereden bildiniz müfettiş?!?”

Bu kez şaşırma sırası müfettişteydi. “Gemide biraz okuma fırsatı buldum. Yani genel alışkanlıkları. Biraz da tahmin.”
Bu arada trene binmişlerdi. Yolculardan kilolu olanlar kesinlikle yabancıydı. Bir diğer ayırım vücutların orasında burasında takılı “mikro”lardı. Enerji üretimi konusunda neredeyse obsesyon sahibi bir halka benziyordu bu insanlar.

“Şaşmaz bir programımız vardır” dedi yine kadın gururla. “Ben rulo, elektrikli mobilya tozu alıcıları, makyaj temizleyici ve çakra açıcı için elektrik üretirim. Kocam mikserler, havuç doğrayıcı, elektrikli perdeleri çalıştırır enerjisiyle.”

“Ya çamaşır makinesi, buzdolabı?”

“Ehehehe. Çok bişey bilmediğiniz belli oluyor enerji konusunda.” dedi kadın. “Onları bir insan çalıştıramaz.

Şebekeden alıyoruz. Umarım alınmamışsınızdır cümleme.”

“Hayır hayır” dedi müfettiş. “Sizden öğrenebileceğimiz çok şey var. Şebeke elektriğinin kaynağı en çok merak ettiğimiz şeylerden biri ama ev aletleri konusunda gerçekten büyüleyici bir teknolojiniz var.”

“Gitar mı çalıyorsunuz?” dedi kadın müfettişin ellerini işaret ederek.

“Hayır maalesef.” Dedi müfettiş. “Tırnak makasımızı seyrek çalıştırabiliyoruz.”

“Bizdekini kullanabilirsiniz.” dedi anlayışlı bir sesle kadın. “Bizdekini iki yaşındaki oğlumuz dolduruyor.”

“Ona da mı mikro taktınız?” diye hayretle sordu müfettiş. “Bu bebeğin gelişimini..”

“Yo yo merak etmeyin” diye kesti mihmandar kadın. Hiçbir yerine bir şey takılı değil. On altı yaşından önce de yasak zaten. Göreceksiniz. Bir teknoloji harikasıyla çalışıyoruz.”

Ev bir mikro jeneratör cennetiydi. Evdeki her kapının önünde havaalanı içi ulaşım araçlarındakine benzer birer bant konulmuştu. Önce banda çıkılıp yürünüyor kapıdaki ışık yeşile gelince açma düğmesine basılabiliyordu. Musluk suyu motorunu çalıştırmak için lavabo altına bir pedal konmuştu. Elektrikli diş fırçası ve elektrikli taraklar da bu mikroya bağlıydı. Evin pek çok yerinde kadının belindeki tüplerin yerleşebileceği soketler vardı. Yani enerjiyi hem anlık üretip tüketebiliyorlar hem de depolayıp kullanabiliyorlardı. Müfettiş için bunları kullanmak biraz zordu tabii. Ama cüssesinden dolayı bazı avantajları da yok değildi. Bacağını kaldırabilirse lavabo altı pedala basmak bacağını bırakmaktan ibaretti.

“Gelin müfettiş” dedi mihmandar kadın “Uyumadan önce onu görmenizi istiyorum.”

Müfettişi bir odaya götürdü. Ama odaya girmeden çığlıklardan iki yaşındaki çocuğun odası olduğunu anladı. Kapıdan kafasını uzattı.”

Parlak yeşil gözlerinden afacanlık fışkıran bir çocuk gördü. Bir elinde yarı yenmiş bir muz diğer elinde bir yetişkin erkek ayakkabısı tutuyordu. Müfettişi görünce hareketler de sesler de kesilmişti. Şaşkınlık kısa sürdü ama. Ayakkabı müfettişe doğru fırlatıldı. Müfettiş ani bir refleksle gözlerini kapatıp ellerini yüzüne doğru kaldırırken ayakkabının görünmez bir perde tarafından durdurulduğunu fark etti. Ayakkabı görünmez perdeden yavaş yavaş aşağı doğru kayarken bu kez muz aynı yolculuğa çıktı. Eller yine korumak üzere kalktı ama yine görünmez perde araya girdi.

“Korkmayın.” dedi kadın gülerek. “Size ulaşmaları mümkün değil. Bir elektrik alan var bu odada. Oğlumuz Erg’in yerini değiştirdiği her eşya elektrik üretilmesine neden oluyor. Oyuncakları bu yüzden olduğundan daha ağır hissediyor belki ama bu onun kaslarını güçlendiriyor. Koşması, eşyaları fırlatması her ama her hareket enerji demek. Harika değil mi?”

Müfettiş düşünceliydi.

“Bir tekerlek içinde dönen fareler gibi.” diye mırıldandı.

“Hiç de değil.” dedi kadın. “Onu bir şeye zorlamıyoruz. Elektrik alan içinde olmasa da yapacağı şeyler yapıyor. Sadece biraz daha ağır belki her şey. Ama bunun içine doğduğu için farkında değil. Bu arada doğumda ıkınma sırasında ellerimdeki ve ağzımdaki mikro jeneratörlerle dört kilowat saat enerji üretmişim. Ama onu kullanmadık. Bir hatıra enerji tüpünde saklıyoruz. Neyse bu sistem bir teknoloji harikası daha önce de dediğim gibi. Bir bebeğin düzensiz hareketlerini düzenli enerjiye çeviriyor. Üstelik enerjisini emdiği için onu yoruyor. Akşam erkenden yatıyor ve kesintisizce sabaha kadar uyuyor. Biz de dişlerimizi onun ürettiği enerji ile fırçalayıp onun ürettiği enerji ile müzik dinleyebiliyoruz. Sizin bebeklerinizin enerjisi ise sizin evinizi dağıtmaya yarıyor sadece. Hah. Siz çığlık dinliyorsunuz biz Beethoven, sizin dişleriniz bakımsız bizimki ise pırıl pırıl” dedi sonra ispatlamak istercesine gülümseyerek.

Akşam kocası da geldi mihmandarın. Bir mikro jeneratör tasarım firmasında çalışıyordu. Sevimli bir adamdı. Büyük bir proje üzerinde çalışıyordu. Biraz ipucu istedi müfettiş.

“Sizce insanların en güçlü güdülerinden biri nedir Müfettiş?”

“Hayatta kalma?”

“Ondan sonra?”

“Açlığını giderme?

“O hayatta kalmanın içinde” diye müdahale etti.

“Bilmem..Cinsellik?”

“Evvet” dedi mühendis büyük bir zevkle. “Libido ve bingooo” Sanki çalışılmış bir kafiyeydi bu.

“Nasıl yani?” diye kekeledi müfettiş. “Sevişme enerjisi mi üreteceksiniz?” Bu kadarı şaka olmalıydı.

“Elbette değil” diye güldü mühendis. “Ama libidonun yönlendirdiği hareketleri düşünün. Tüm insanlık tarihini.

Böyle büyük bir kaynaktan yararlanmamak büyük bir israf olmaz mıydı?”

“Evet ama bunu ölçülebilir bir elektrik akımı haline getirmek…”

“İsterseniz yatalım artık” dedi mihmandar kadın. “Yarın biliyorsunuz şehri gezeceğiz. Yorucu bir gün olacak.

Özellikle sizin gibi..yani alışık olmayan biri için.”

“İyi fikir” dedi müfettiş. Libido enerjisi ve elektrik arasında bir tasarımı merak etmiyordu şu anda. “Tuvalet nerede?”

“Koridorda sağdan ikinci” dedi kadın. “Küçükse lütfen pisuvarı kullanın.”

Banyoya girdi Müfettiş. Pisuvara yanaştı ve içinde küçük bir kanatlı silindir gördü.

“Lütfen kanatlara işemeye çalışın Müfettiş.” diye seslendi dışarıdan kadın. “Ne kadar dik o kadar iyi.”

Müfettiş mikro jeneratörü çişiyle çalıştırırken gözü büyük tuvalete gitti. Ama içine bakmak istemedi.

***

Şehri elektrikli araçlarıyla geziyorlardı. Kadın sürekli konuşuyor yürüyen merdivenlerin, sokak aydınlatmalarının, yazarkasaların nasıl çalıştığını anlatıyordu.

Spor salonlarında bisiklete binenler, hareket halindeyken duranlar, dururken harekete geçenler, burunlarını karıştıranlar hep bir şekilde elektrik üretiyorlardı. Artık dönme zamanı gelmişti. Müfettiş yeterince not almıştı almasına ama bir şey eksik gibi geliyordu ona. Büyük bir şeyi gözden kaçırıyor gibiydi. Trende havaalanına varmak üzereyken aklına geldi. “Peki ya bu?” dedi aniden. “Bu nasıl çalışıyor? Bu tren, vinçler, evlerdeki buzdolapları, çamaşır makineleri, gemiler, bütün bu çok enerji gerektiren şeyler?”

Havaalanı istasyonda indiler. “Santralden.” dedi kadın umursamaz bir tavırla.

“Hangi santralden?”

“Hangisi olacak hidroelektrik santrali.”

“Sizde hidroelektrik santrali mi var?”

“Hem de yüzlerce” dedi kadın pasaport kontrolüne doğru ilerlerlerken.

İşte buydu önemli nokta. Kaçırdığı nokta buydu. Bilgi alması gereken ama çişle çalışan mikro santrallerden fırsat bulamadığı. Kendisini kandırılmış hissetti.

“Bir dakika bir dakika.” dedi Müfettiş. “Bizim gezegenimizin güneşe uzaklığı sizinkinin neredeyse yarısı. Bu da sizden dört kat fazla ışık aldığımız anlamına geliyor. Buna rağmen güneş o kadar güçsüz ki su çevrimi yok gezegende. Nehir yok, dereler son derece cılız. Pasaport kontrol kulübesine gelmişlerdi bu arada. “Siz nerelere kurdunuz santralleri?”

“İstediğimiz her yere kurabiliyoruz”

“Akarsu olması gerekmiyor mu?”

Kadın gülümsedi.

“Hayır.”

“Pasaport lütfen.” dedi memur. Çene aparatı taktığı için p de zorlanmıştı.

“Barajlarınız yok mu?” diye biraz da sinirlice sordu müfettiş pasaportunu memura uzatırken.

“Var elbette Müfettiş. Türbinler nasıl dönerdi eğer olmasaydı?”

“Gitar mı çalıyorsunuz” diye sordu memur pasaportu karıştırırken.

“Artık dönsem iyi olur.” dedi kadın. “Tanıştığıma memnun oldum. Umarım aydınlatıcı bir gezi olmuştur.”

“Bir dakika.” dedi Müfettiş kulübenin diğer yanından. “Nasıl çalışıyor türbinler?”

“Suyla.” dedi kısaca kadın.”Neyle olacaktı?”

“Su nereden geliyor?” diye ısrarla sordu Müfettiş.

“Barajdan geliyor. Türbine düşüyor.” dedi kadın müfettişin anlayışsızlığına şaşırmış gibi bir ifadeyle.

“Peki ya türbinden nereye gidiyor?”

“Toplanma havuzuna Müfettiş. Su orada toplanıyor. Siz sormadan söyleyeyim müfettiş. Toplanma havuzundan yeniden baraja gidiyor su. Barajdan türbinlere düşüyor ve oradan toplanma havuzuna.” dedi bıkkınlıkla. “İyi yolculuklar size.”

“Son bir şey.” dedi arkasını dönmekte olan kadına. “Toplanma havuzundan baraja nasıl gidiyor su?”

Kadın derin bir nefes aldı. “Kovalarla müfettiş. Kovalarla binlerce kişi üç vardiya halinde su taşıyor baraja. Ya nasıl gidecekti?”

“Anladım şimdi” dedi Müfettiş. Her şey yerli yerine oturmuştu. “Hayır gitar çalmıyorum.” diye bağırdı kulübeye doğru. Kayıt cihazını kaldırdı. “Bunlar delirmiş.” dedi. “Kovalarla su taşınan hidroelektrik santralleri var. Kovayla su taşıyacağıma dişlerimi fırçalamam. Hatta gitara bile başlarım. Pöh!”

Gemiye doğru yürürken son iki cümleyi silmeye karar verdi.

Etiketler: , ,


Yazar Hakkında

1970 İzmit doğumlu. A.Ü. Siyasal Bilgiler Fakültesi Mezunu. Enerji sektöründe çalışıyor. Denizatı Vadisi, İkibinseksendört, Gofer Ağacı, Trinidad'ın Dönüşü ve Kurbağa Adası romanlarının yazarı.