yayılma

Yayılma | Barışcan Bozoğlan (Kısa Öykü)

Güneşin batışına bir kaç saat kala uyandı. Öğle vakitleri civar köylerden yürüyüşe çıkanların düşüncelerinden bıktığından beri, güneşin doğuşuyla uyumaya başlamıştı. Köylüler garipti. Çoğunlukla kartal sürüsü çobanlığı, kepenklerle evlerini kaplama hayalleri veya nadir de olsa uzaylıların kaçırdığı bir koyunun başına gelebilecek şeylerin ne olabileceği hakkındaki düşüncelere sahip oluyorlardı. Bu durum, herhangi bir tehlike potansiyeli de yaratmıyordu. Yine de rahatsız ediciydi ve risk almaya değmezdi. İnsanların asıl kimliğini saklayan son perde de kalktığından beri kimse kimseye yakınlaşmayı tercih etmez olmuştu. Sonuçta kartal çobanlığı, öldürülen kişinin gömülebileceği en gizli yerler listesinden çok daha nadir rastlanan bir düşünceydi ve bu durum kimsenin üstüne bahis oynamak istemediği bir hal almıştı.

Kahvaltı yapmak üzere bahçedeki tavukların yanına gitti, bu sabah üç yumurta vermişlerdi. Genelde umduğu yumurta sayısı iki tane de olsa bu akşamki bereketi kaçırmaya pek niyeti yoktu. Yüksek proteinli kahvaltısını bitirdikten sonra, bunları boşa harcamaması gerektiğini düşündüğünden, evin yanındaki koruluğa doğru yola çıktı. Ürün vermeyen ağaçları artık gereksiz bulduğu için, daha gençlik yıllarında olan bir çam ağacını kesmeye başladı. Beceriksizce kestiği ağacı bir kaç parçaya böldü, tek koluyla taşıyabildiği kadarını alıp, geriye kalan parçaları kendileriyle baş başa kalmaları için geride bıraktı. Diğer kolunu da yol üzerinde bulduğu, kurumuş çalı çırpı ile doldurarak evin yolunu tuttu. Hava sıcaktı, temmuz ayı kendini kanıtlamaya çalışmaktan hala vazgeçmemişti, fakat yumurtalar boşa harcanamazdı. Günün geri kalan kısmını babasından kalan, psikoloji üzerine yazılmış eski kitapları okuyarak, doksanlarda çekilen filmler izleyerek geçiriyor, bu sayede kaçırdığı altın çağı anlamlandırmaya çalışıyordu. O zamanlardan kalan en değerli anısı, yaz kampında yaşadığı, üç hafta kadar süren yaz aşkıydı. Ondört yaşlarında iki çocuk olarak birbirlerini bulmuşlar ve her gün iki saatlerini el ele sahilde yürüyerek geçirmişlerdi. Konuşacak pek bir şeyleri yoktu. Ağustos’un yerini Eylül ayının ılık havasına bırakmasını beraber hissetmişler, doğanın yazlıkları kaldırmaya başlamasına, beraber şahit olmuşlardı. Çoğu zaman bu anılar aklına geldiğinde onları savuşturuyor, temeli olmayan bi hayalin pençesine kapılmaktan korkuyordu. Yalnızlığına alışmalıydı.

Uykuya dalmadan önce radyoyu açarak, radyo tiyatrosu dışında hiç bir şey çalmayan kanallardan birini seçiyor, annesinden kalan bir kiler dolusu renkli yünleri, çeşit çeşit kazağa dönüştürmeye çalışıyordu. Annesinin ısrarlarına karşın, örme işini öğrenmeye yanaşmamasının pişmanlığını bu şekilde gidermeye çalışıyordu. Böyle bir yaşam sürmesine gerek yoktu aslında ama diğer insanlar onu rahatsız ediyordu. Şu anki haliyle herhangi bir köye, kasabaya gidebilir, çocuk satıcılardan istediği alışverişi keyfine göre yapabilir, ördüğü kazakları satabilirdi. Sonuçta yayılmanın ona etkisi çok fazla olmamıştı.

Değişim gerçekleştiğinde yirmili yaşlarının başındaydı, daha çok fazla şey yaşamamış, yeterince tecrübe elde edememişti. En gizli düşüncesi, yakışıklı bir çocukla tanışıp ilk öpüşmeleri sırasında titremesini nasıl saklayabileceği ile ilgili çözüm önerileriydi. Bu yüzden korkulacak bir tarafı yoktu, fakat nüfusun büyük bir kısmı için bu doğru değildi. Yayılmanın başlamasını takip eden bir kaç hafta içinde, herkes gelişimi büyük bir çoşkuyla karşılamış, insanlar birbirinin kafalarına seyahat etmiş, onları daha iyi tanımaya başlamışlardı. Fakat cinayetlerin ve intiharların başlaması da uzun sürmemişti. Bu ani değişimin yan etkilerini fark edenler hızla büyük şehirlerden uzaklaşmaya başlamış, aileleri ile birlikte topluluklardan uzakta yaşama kararı almışlardı, fakat bu durumun da sarpa sarması uzun sürmemişti. Sonuçta herkesin dışarı çıkmaması için büyük çaba sarf ettiği düşünceleri ya da hayalleri vardı ve bunların başka birinin kafasında hissedilmesi, bu durumu hiç de kolaylaştırmıyordu. Gelişimi pozitif yönde kullanmaya heveslenen bazı insanlar ise gruplar oluşturup, kendi içlerinde bir cemaat haline geliyorlar ve bu ortak bilinç emeklemesini bir kademe daha üste çıkarmaya çalışıyorlardı. Bu tarz oluşumlarda bilincin kirli ya da temiz olması önemsenmiyor, aksine, rengi ne olursa olsun, düşünceler grup tarafından benimseniyor ve üç günde bir yapılan ayinlerle seçilen üyenin düşünceleri grup tarafından bir gün boyunca yaşanıyor, sevgi de, nefret de grup tarafından kucaklanıyordu.

Yayılmadan bir yıl sonra annesinin bu duruma dayanamayıp kendini üçüncü kattan bırakması ve bu olayın acısına dayanamayan babasının, sonradan taşındıkları yazlık evi terk etmesi, Aslı’nın hayatındaki yayılmanın, en büyük etkileriydi.

Yayılmanın büyük talihlileri ise yurtlarda ya da sokaklarda yaşayan kimsesiz çocuklar olmuştu. Hayatları boyunca aynı acıları paylaşan ve benzer hayatlar süren bu çocuklar, yayılma ile birlikte herhangi bir zarara uğramamış, aksine zaten birbirine bağlı olan hayatları, çok daha büyük bir organizma halinde var olmaya başlamıştı. Sonradan beraber olmaya karar veren grupların aksine, yayılmayı takip eden yıllar içinde, en büyük gücü kimsesiz çocuklar elde etmişti. O zamana kadar onları hiçe sayanların, teker teker yitip gitmesini büyük bir keyifle seyretmişlerdi. Üretim sektörünün büyük bir kısmını himayeleri altına almışlar ve geçen yıllar içinde yeni doğan çocukları da ebeveynlerinden ayırıp güruhlarına katmaya başlamışlardı. Ailelerin çoğu bu talebe başlarda direnmiş, yayılımla gelen yeni düzen içinde, çocuklarının güvenli hayata, ortak bilince sahip bu toplumun bir parçası olarak sahip olabileceklerini, ağlayarak da olsa kabul etmişlerdi. Sonuçta bu yeni gelişen insan doğası içinde, artık bireyselliğe yer yoktu. Küçükler, yolun başından itibaren ahenkle yaşayan bir bilince dahil olarak, tekillerin yaşayabileceği bütün sorunlardan kurtuluyor, kendilerinden çok büyük bir amacın içine dahil oluyorlardı.

Aslı bir kaç kere, çevrede gezen çocuk gruplarıyla karşılaşmış, yayılım sırasında bir ile on yaşları arasında olan şimdi ise en büyüğü on sekiz yaşlarına ulaşmış bu topluluğu, insan formunda bir karınca kolonisine benzetmişti. Hissettiği bu kaotik düzen karşısında nutku tutulmuş, aynı anda her yerde bulunma, her şeyi hesaplayıp karar verme durumu karşısında başı dönmüştü. Sanki binlerce kişi aynı bedende yaşıyordu. Yayılım çocukları da çevre köy ve kasabalara bir kaç ziyaret düzenleyip, vekillerini bıraktıktan sonra çevrede görünmez olmuşlardı. Aslı’nın bir kaç yıldır çocuklarla olan tek bağı, radyoda çalan tiyatrolardı. Çocukların radyoyu, yurtlardaki hayatlarını hatırlamak için bunlarla doldurduğunu düşünüyordu.

Ertesi akşam uyandığında tavukların hiç yumurta vermediğini gördü, böyle şanssız başlayan günlerde, rutininin dışına çıkar, aklına ne gelirse onu yapmaya başlardı. Bu akşam ilk aklına gelen şey, korunun yanındaki çayda yüzüp, yıkanmak olmuştu. Çaya vardığında güneşin batmasına daha bir saat vardı. Bunun yeterli olduğunu düşünüp, kıyafetlerini çayın kıyısında çıkararak suya atladı. Çayda akıntı her zaman yok denecek kadar azdı. Kendini veya çamaşırlarını yıkamak için sürekli buraya geliyordu. Aslında evde su akışı hala devam ediyordu, bunu yapmasına gerek yoktu ama yalnız yaşamak çeşitli aktiviteler ve yapılacakları uzatmalar olmadan çekilmez oluyordu. Tam kendini sırt üstü, hareketsiz bir biçimde suya bırakmaya hazırlanırken, kafasının içinde beliren ona ait olmayan bir görüntü karşısında dona kaldı. Önünde yere kapaklanmış, ağlayan bir adam vardı, adam korkuyordu. Aslı ise bu görüntüyle beraber müthiş bir üzüntüye kapılmış, istemsizce bu tanımadığı adam için gözlerinden yaşlar dökülmeye başlamıştı. Adamın bi anda göğsüne iki kurşun yemesinin ardından Aslı çığlık atarak sudan çıkmaya çalıştı ama dengesini kaybedip suyun içine batıp çıkmaktan kurtulamadı.

Kıyıya geldiğinde ses tellerine hakim olup hızla eşyalarının yanına koştu. Pantolonunu giyer giymez ağaçların arasına daldı, bir kaç saniye sonra tişörtünü de üzerine geçirmeyi başarmıştı. Koruluğun içinde koşarken, dallar kollarında ufak çizikler oluşturuyordu. Dün akşam kestiği çam ağacının yanından geçerken, bu sefer de kafasında şehir görüntüleri belirmeye başladı. İnsanlar kaçışıyor, birbirlerini sopalar ve silahlarla kovalıyorlardı. Bazı arabalar alevler içindeydi, dükkanların camları kırık, bazı köşe başlarında da yerde yatan insanlar vardı. Korktuğunu hissediyordu. Bu ailesiyle mahallelerini aceleyle terk ettikleri gündekine benzer bir korkuydu ama o gün yerde yatan ölmüş insanlar görmediğinden emindi. Bu anılar kendine ait değildi. Etrafta dolanan biri olduğu kesindi. Eve vardığında hızla kapıyı arkasından kapattı. Bütün katlardaki pencerelerin kapalı olduğundan emin olmak için evi üç kez turladı. Tekrar aşağı indiğinde nefes nefese kalmıştı. Bir bardak su içip sakinleşmek için mutfağa gitti. Bardağı dudağına götürürken eli titriyor, gözlerinden akan gözyaşları suyu tuzlu bir aromayla dolduruyordu. Hayatında hiç bu kadar korkmadığını düşünürken, bahçeye açılan kapının ardından gelen bir ayak sesi duydu.

Bardak elinden düştüğü anda, korkuyla aklından kötü düşünceler geçirmeye çalıştı. Kendini birilerini öldürürken hayal etmeye çalışıyor, gözünün önünde evde bir silah deposu olduğu ile ilgili görüntüler oluşturmaya çalışıyor ama bu görüntüler tavuklarının altından aldığı yumurtalar ve kesmeden önce okşayıp öptüğü ağaçların anılarıyla hemen yer değiştiriyordu. Vicdansız biri olarak görünmeye çalışıyordu ama küçükken pazarda gördüğü satılık civcivlerden bir farkı yoktu. Savunmasızdı, korkudan bembeyaz kesilmiş ve vücudu bu durumu tam bir donma hali ile protesto etmeye başlamıştı. Kapı kolu dönmeye başladığında, kulağında sakince kıyıya vuran dalgaların sesini işitmeye başladı. Mutlu hissediyordu, denizin kıyısına doğru inişe geçen dağ yamaçlarını gördüğünde, bunun tanıdık bir görüntü olduğunu düşündü. Kafasını çevirdiğinde karşısında çoçukluğunun son düzlüğüne girmiş, koyu kahverengi saçları rüzgarın etkisiyle elinde tuttuğu dondurmaya yapışıp sonra tekrar suratına hucum eden bir kız vardı. Kız kıkırdayarak suratının önüne gelen saçları geriye attı. Aslı bu anda gördüğü yüzü tanıyordu. Son günlerde aynada gördüğü yüzün bir ömür önceki haliydi. Kendini sevgi dolu hissediyordu, vücudu mutlulukla akan göz yaşlarının karşısında duramamış, tekrar açılmıştı. Açılan bahçe kapısına döndüğünde, hala genç görünen bu çocuğu hemen tanıdı. Hiç değişmemişti.

Yazar: Konuk Yazar

Bu içerik bir konuk yazar tarafından üretilmiştir. Siz de sitemizin konuk yazarlarından biri olabilirsiniz. Yapmanız gereken tek şey, kaleme aldığınız bilimkurgu temalı makale ve öykülerinizi bilimkurgukulubu@gmail.com adresine göndermek. Editör onayından geçen yazılarınız burada yayımlanıp binlerce okurun beğenisine sunulacaktır. Gelin bu arşivi birlikte büyütelim...

İlginizi Çekebilir

yuvaya donmek

Yuvaya Dönmek | Deniz K. Üstündağ (Kısa Öykü)

25. Eksen Döngüsü Eski Tarih: 2347/ Yıkımdan Sonra MAVİ “Anne, ölmeyeceksin değil mi?” İki bin …

Bir Cevap Yazın

Bilimkurgu Kulübü sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya devam et