bilimkurgu kulubu

Kısa Öykü

Tarih: 19 Aralık 2015 | Yazar: Konuk Yazar

1

Varoluş: Kıyamet Sayacı | Gürhan Öztürk

Helikopterin sesine bir türlü alışamamıştı ve alışamayacak gibi görünüyordu bu gidişle. Aslında o daha çok, havada durma hissinden hoşlanmıyordu. Uçakta bu bir derece daha az hissediliyordu ama helikopterde çok bariz bir şekilde havada olduğunuzu anlıyordunuz.

Helikopterin üstünün küllerle dolu olduğunu görebiliyordu, en azından camdan  bakmak imkânsızlaşmıştı. Navigasyonla arası pek iyi değildi, coğrafyası da en zayıf olduğu yöndü zaten eski dünyada. Ama yaklaştıklarını hissediyordu, zaten bir süre sonra da berbat bir aksanı olan Arap tercümanı geldiklerini belirtti.

“Suudi Arabistan’a hoş geldiniz…” dedi tane tane İngilizcesiyle tercüman. Ellerinde  İngilizceden az buçuk anlayan bir kişi vardı, o da Aber’di. İsmi ilginç geldiğinden ona anlamını sorma gafletinde bulunmuştu. Bir saatin ardından Hz. Musa’nın akrabalarından biri olduğunu kısmen anlayabilmişti. Başkası ona Aber ne demek diye sorarsa Hz. Musa’nın torunu diyecekti, yüksek ihtimalle de doğruydu. Ama zaten kimse onu bunu sormayacağından sıkıntı da yoktu.

“Batık bölgeye yaklaştık mı?” diye sordu William tercümana.

“Evet, krater az ileride,” diye yanıt verdi Aber ve daha sonra fısıltıyla: “Kıyamet alameti, bunu herkes bilir,” dedi çok gizli bir bilgiyi veriyormuşçasına. William gülümsemekle yetindi. Arap yarımadasında bir bölgede nedensiz yere çukur oluşacağı, İslam dininde Kıyamet alametlerinin en önemlilerinden biriydi. Bu bilginin yarattığı korkuyu tahmin etmek güç değildi. Kratere yaklaştıkça da bunu açıkça görmeye başladılar. Bu bölgelerde hayatta kalmayı başaran insanların neredeyse tamamı kraterin etrafında toplanmışlardı ve inançlı bir şekilde ölmek için kıyamet hazırlıklarını yapıyorlardı.

“Sen inanma,” dedi darılarak Aber ve dışarıdaki gökyüzünü gösterdi. Sürekli simsiyah bulutlarla kaplıydı. “Duman. O da alamet.”

“O halde ben bir gözümü kopartayım da Deccal’i aramakla fazla zaman kaybetmeyin,” diye alay ederek konuştu William. Bu saçmalıklara zaman ayıramazdı. Aber’in inançlarına saygı duyuyordu ama buraya niçin geldiğini de kendisine hatırlatmak istiyordu.

“Ben bir bilim adamıyım Aber. Kusura bakma ama senin kadar kesin konuşamam. Kanıt bulmam gerekiyor.”

Helikopter yavaşça alçalmaya başlamıştı. William işte bu anı bekliyordu. Aber de arkasında konuşmadan indi.

“Kâfir,” diye içinden söylendiğini William duyabiliyordu, Aber ile arasının artık eskisi gibi olmayacağı belliydi.

Krater kocamandı, oluşan boşluk ise derinlere kadar gidiyordu. Her taraf küçük büyük kaya parçalarıyla doluydu. Dağlar tuzla buz olmuştu sanki burada. Hemen yerden toprak numunesi toplayarak işe başladı, ardından da Aber’e yerde gördüğü taşlardan birkaç tane toplamasını rica etti.

Eline aldığı taşlardan birini incelerken aslında onun ne olduğunu biliyordu: “İridyum.”

Ağır olan taşları toplamasına yardım etmek için Aber’in yanına gitti ve krateri göstererek: “Bu bir kıyamet alameti değil. Sadece devasa bir meteor… Bundan 65 milyon yıl önce dinozorların soyunu yok ettiği düşünülen cinsten hem de.”

***

Helikopter, demir atmış bir şekilde okyanusun ortasında duran devasa geminin ortasındaki piste inişini gerçekleştirmişti. Bu zırhlı gemi her türlü konforu sunan ve tüm insani ihtiyaçların giderilmesini amaçlayan bir proje olarak başlamıştı hayatına. Ama şimdi burada, dünya üzerinde gerçekleşen bir felaketin ardından, dünyanın geri kalanını kendi haline bırakan bir avuç insan barınıyordu. Çoğu ülkenin başkanları, bakanları, milletvekilleri, büyükelçileri, akademisyenleri arasından kaçabilenlerin büyük bir çoğunluğu buradaydılar.

Ortak bir amaç uğruna burada olsalar da her ülke kendi çıkarları doğrultusunda hareket ediyordu. William işte buna çok gülüyordu. Artık ortada bir ülke kalmamıştı. Ne bayrak ne de toprak parçasını gözü görüyordu insanların. Herkes hayatta kalma derdindeydi. İnsanların geri kalanı orada yaşam savaşı verirken bunlar burada stratejik toplantılar yapmaya devam ediyorlardı.

Tüm ülkelerin başkanlarının temsili olarak bayraklarının asılı olduğu bir kabinden toplantıyı takip edebildiği genişçe bir odaya götürüldü. Öğrendiği yeni bilgileri bilimin ışığında ülkelerin ileri gelenlerine sunacaktı ve belki de bir umut, en sonunda bir çözüm arayışına girilebilirdi.

Ortada kürsüye benzer bir masa ayarlanmıştı ve mikrofonu takılı bir şekilde William’ın konuşması bekleniyordu. O da hemen konuya giriş yaptı.

“Geç Kretase dönemi paleontologlar için önemlidir, çünkü tüm insanların en iyi bildiği jeolojik süreçlerden birini içerir. Dinozorların tam olarak açıklanamayan bir şekilde yok olduğunu biliyoruz. En çok üzerinde durulan teorilerden biri de Asteroid Teorisi’dir. Bu teoriye göre 10 km. çapında bir asteroid dünyamıza düşmüş ve dev bir krater oluşturmuştur. Bu çarpmanın sonucunda açığa çıkan enerji ve bu enerjinin oluşturduğu toz bulutunun atmosferde çok uzun bir süre kalması söz konusu olmuştur. Çok uzun süren bu dönemde bitkilerin fotosentezi ve birçok canlı da bu olaydan etkilenmiştir.”

Su içmek için bir süre konuşmasına ara vermişti. O esnada meslektaşlarından birisi hemen araya girdi. Aksanına bakılırsa Alman olması yüksek olasılıktı, zaten adamın sarı saçları da bu tahminini destekliyordu.

“Bahsi geçen teoridekinin meteor olduğu kesin değil, bir kuyruklu yıldız olduğu yönünde de iddialar vardır,” diye konuya başka bir boyut kazandırmaya çalışmıştı.

William yanında getirmiş olduğu taşların yer aldığı ufak torbayı herkese göstererek: “Yukatan’a zamanında gitmiştim ve kendi gözlerimle oradaki kayalarda yeriçi kökenli olmayan iridyum yoğunluğunu inceleme imkânım olmuştu. Arabistan’daki krateri de görmeye gittim ve oradaki kayalarda aynı yoğunluğu fark etmemek olanaksız, bunu size temin ederim,” diye anlattı hararetli bir şekilde.

“Bizi meteor ya da kuyruklu yıldız olması ilgilendirmiyor zaten,” diye söze karıştı birisi. William, bu güzel kadını niye daha önceden fark etmediğini düşünerek kendisine kızdı. Ceketinde kırmızı zemine yerleştirilmiş ay yıldızlı bayrağı takılıydı kural gereği. Burada herkes temsil ettiği ülke sürekli belli olsun diye bayraklarını yanlarında taşımak zorundaydı.

“Haklısınız güzel bayan,” diye William karşılık verdi kadına ve sözlerine devam etti.

“Şu anda demin size anlattığım toz bulutunu görüyorsunuz kendiniz de zaten. Ama asıl olay burada bitmiyor. Bu bulut yüzünden dünyamız bir seraya dönüşüyor gitgide ve dünya çapında oksijenin sıkışması sonucu sürekli kendiliğinden meydana gelen yangınların etkisiyle karbondioksit yoğunluğu iyice artıyor, bu da korkarım dünyamızın karşılaşacağı en uzun kışlardan biri olacak. En kötüsü de bunun nükleer bir kış olması.”

Tekrar bardağına su koydu, suyunu içmeden önce onu takip eden gözlere baktı ve sözlerini şu şekilde bitirdi: “Bir eserden alıntı yapmak gerekecek olursa, gerçek anlamda Kış Geliyor, dostlarım.”

***

İçinde bulundukları lüks ve güvenliği arttırılmış gemide bir sürü oda ve salon vardı. Bu salonlardan birinde ise bir kokteyl havasında yemek verilmekteydi. İnsanlar tartışmışlar, felaket sonrası mahvolmuş toprak parçalarında yeni ülke sınırlarını belirlemek için seferber olmuşlardı. Her ülke hakkı olanı istiyordu, bazı ülkeler arasındaki geçmişte kalması gereken hesaplaşmalar yeniden ortaya atılıyordu ve daha çok gerilime neden oluyordu bu.

William bu kavgaların tamamını gereksiz görüyordu. Temsil ettikleri ülkeler artık ölüydü, üzerinde yaşayan insanlar hangi ülkenin vatandaşı olduklarını bile hatırlamıyorlardı. İnsanlar sadece hayatta kalmak istiyordu, birilerinin gelip onları kurtarmasını bekliyorlardı. Burada ise aptalca tartışmalarla zaman kaybediliyordu.

Gözleri masalar arasında dönüp dolaşıyordu. Konuşması esnasında fark ettiği güzel bayanı aramaktaydı. Türkiye’den kaçmayı başarmış yöneticiler, büyükelçiler ve önemli konumda olan akademisyenlerin bulunduğu masayı bulması tahmin ettiğinden de zor olmuştu. İki masanın birleşiminden oluşturulan sofralarının üzerlerine örtülen örtünün yarısı kırmızı yarısı da beyaz renkteydi bayraklarını temsilen.

Kadın büyükelçi de oradaydı. İsminin Alev olduğunu öğrendiği kadına bir süre uzaktan bakmakla yetindi. Saçının kızıl olmasının adıyla bir bağlantısı var mı diye merak etmeden duramadı, ismine uygun olarak mı saçını kızıla boyamayı tercih etmişti diye düşünmüştü. Kadının bu kadar gözetlemenin üzerine kendisini fark edeceğini beklemiyordu. Alev, onu görünce elindeki kadehi dikkatlice taşıyarak yanına kadar gelmişti.

“Biraz sakarımdır da, elimde kadeh varken aman dikkatli olun,” diye uyardı Alev adamı.

William başta ne diyeceğini bilemedi ve kadına bakmayı sürdürdü. Oldukça zarif bir duruşu vardı ve dediği gibi o kadar sakar birine benzemiyordu. Yaşını tahmin etmeye çalıştı, sonuçta direk kadına soramayacaktı uzun bir müddet. En fazla kırk beş yaşında olabilirdi, gerçekten de gençlik iksirini bulmuş gibi bir görüntüye sahipti. Gençliğini özenle korumuştu bu yaşına kadar, tabii yaşı kaçsa.

“Merhaba,” dedi Türkçe olarak, daha doğrusu demeye çalıştı. Bildiği tek Türkçe kelime buydu zaten. Dil konusunda berbattı. Araştırmaları sebebiyle sürekli gidip geldiği Meksika’da daha rahat iletişime geçebilmek için İspanyolca öğrenmek istemiş ama becerememişti. Ta işin başında zorlanmaya başlıyordu, en çok da artikel kavramı zorluyordu onu. İngilizcede artikel denince akla sadece “the” geliyordu, ama İtalyanca, İspanyolca ve Almanca gibi dillerde daha çok artikel ve bu artikellere bağlı olarak da kural vardı. Bir de bu dillerde kelimelerin dişilik ve erkeklik durumları söz konusuydu ki, bu da o dilleri öğrenmeyi onun için daha da imkânsız hale getiren bir detaydı. Türkçede bunlar yoktu, ama o dilin de yapısı tamamen farklıydı, bu yüzden hiç bulaşmamayı tercih etmişti.

Alev kendi dilinde karşılanmayı beklemiyordu, bu yüzden şaşırmıştı. Sonra da hemen kendi dilinde “Merhaba,” diye karşılık verdi. “Gerçek bir centilmen olduğunuzu söylemişlerdi.”

Son dediklerini anlamak istiyordu, ama kadın bilerek Türkçe konuşmaya devam etmiş olmalıydı. Aradaki bir kelime tanıdık gelmişti, kendi dillerindeki bir kelimeye benziyordu. Sanırım kibar biri olduğunu söylemek istemişti. Sonuçta bir iltifat olduğu belli olan bir cümleydi, o da karşılık olarak teşekkür etti.

Sonunda İngilizce konuşmaya başlayan Alev: “Sizi daha fazla zorlamayacağım, ama kabul edeyim eğlenceli oldu bu,” dedi gülerek. Gülerken bile hanımefendi duruşunu bozmuyordu, ona hayran olmamak mümkün değildi.

“Devam edelim demek isterdim ama Merhaba dışında benden yana bir diyalog duyamazdınız.”

“Olsun bu da bir başlangıç sayılır, daha sonra da Güle Güle demeyi öğretirim ben size.”

William kadının şaka mı yaptığını yoksa arada ona taş mı atmaya çalıştığını pek anlayamamıştı. Ne olur ne olmaz diye: “Mesaj alınmıştır,” şeklinde karşılık verdi.

Kadın, adamın alınmış olabileceğini fark ettiğinde hemen durumu düzeltmek istemişti. Gülümseyerek: “Yalnızca takılıyordum. Bugünlerde buralar çok sıkıcı, tahmin edersiniz siz de,” diye belirtti.

“Türkiye kendi arasında bir karara vardı mı peki?” diye sordu William, artık ciddi konulara girme zamanı geldiğini düşünerek.

Kadın biraz bozularak: “Anlaşılan kaçamıyoruz bu konuşmalardan, aramızda konuşabileceğimiz başka konu bulamıyoruz tabii,” dedi başta, ama sonra William’ın tepkisini beklemeden hemen sorduğu soruya yanıt verdi: “İnsanlarımız orada ne durumda bilemezken burada olmaktan dolayı çok rahatsızlar. Sanırım en azından ordunun geri kalanıyla birlikte geri dönmeyi düşünüyorlar.”

“Erken değil mi? Yani şu an için ordunuzu hemen topraklarınıza geri götürmek. Sonuçta kimse şu anda kendi ülkesine geri dönmüyor, tehlikeli olabilir diye. Bu dumanın tamamen geçeceği zamanı bekliyorlar.”

“O zamana kadar iş işten geçmiş olabilir, yönetilen toprakta insan kalmazsa yöneticilere ne gerek kalır? Kendi kendimizi mi yöneteceğiz? Orada insanlar kendilerine yol gösterecek birilerini bekliyor, kim bilir ne tür acımasız olaylar olmuştur biz burada midemiz dolu aramızda tartışadururken?”

“Haklısınız ama sonuçta oraya vaktinden önce giderseniz de bu sizin aleyhinize sonuçlanabilir, ordunuzun kalanı ve burada olanlar ülkenizin hayatta kalan son vatandaşları olabilir, oraya gittiğinizde geriye insan kalmamış olabilir.”

“Biz burada durmaya devam ettikçe söylediğiniz şey zaten gerçekleşecek Bay Storms.”

Kadınla bu konuyu tartışmanın ne kadar aptalca olduğunu fark etmeye başlamıştı, sonuçta kendi ülkesi değildi. Başka bir ülkenin kararını sorgulamak onun haddine değildi. Belki de yeni tanıştığı bu güzel bayanın yakında gidecek olmasından ötürü hayal kırıklığına uğramıştı. Onun hakkında daha çok şey öğrenmek isterdi.

“Kimse her şeyi öngöremez,” dedi William ve kadehine yeniden şarap doldurmak için masalardan birine ilerledi, bu sefer beyaz şarap içecekti.

“Sadece aptallar böyle düşünür Bay Storms. Emin olun, buradaki kimse aptal değil,” dedi arkasından Alev ve elindeki şarabı ne ara üzerine döktüğünü düşünürken de kendi masasına doğru ilerledi.

William kadının ona söylediği son söz üzerine bayağı bir kafa yormuştu. Bir daha kadının yanına gitmedi o günkü yemek boyunca ve kimseyle de konuşmadı. Sadece düşündü ve şarap içti. Yemek de yememişti. Öylece düşündü durdu.

“Aptallarmış!” dedi kendi kendine “Burada ne arıyoruz o halde, her şeyi öngörüyor olsaydık en baştan burada hiç olmazdık!”

***

Geminin içindeki telaş sırasında zar sor helikopter pistinin bulunduğu alana çıkabilmeyi başarmıştı. Son helikopter de kalkmak üzereydi. Yetişemeyeceğinden korkuyordu. Kızıl saçını uzaktan tanımamak mümkün değildi neyse ki ve hala helikopterin dışında bekliyordu kızıl saçların sahibi.

Alev, William ile son bir defa görüşmeyi istemişti ama bir türlü karşılaşamamışlardı bir daha. William’ın vedalaşmak için koşa koşa gelmesi o an için sadece ilgincine gitmişti, daha sonra bunu romantik bir hareket olarak da algılayacaktı.

“Sizden bir söz almadan kanatlanıvereceksiniz diye çok korktum,” dedi nefes nefese kalmış bir halde William.

“Bir söz mü?” diye sordu şaşkınlıkla Alev.

“Evet, doğru duydunuz. Bir söz. Sizden bu sözü almak istiyorum,” dedi William kararlılıkla.

“Neyin sözüymüş?” diye sordu merakına yenik düşerek Alev. Bu adamda onu çeken bir yön vardı, bir türlü çözemiyordu daha. Belki de diyalogları arasına serpiştirdiği birkaç sihirli kelimeydi sadece işin sırrı, ama kesin emin olamıyordu.

“Her iş bittiği zaman benimle İtalyan lokantasında bir akşam yemeği yiyeceksiniz.”

“Bir akşam yemeği mi, ciddi misiniz?”

“Ciddiyim, İtalyan lokantasında hem de. Çünkü İtalyan yemekleri favorimdir, dillerine pek hâkim olamasam da. Bana göre değil sanırım, kendi dilim dışındaki başka Latin alfabesini kullanan bir dilde konuşmak.”

Alev yolculuk öncesinde keyfini yerine getiren bu adamın isteğini kıramayacağını fark etti ve olumlu anlamda başını salladı: “Sizinle güneşin batışını gördüğümüz bir günün akşamında Venedik’te, sizin seçeceğiniz bir lokantada yemek yemeyi çok isterim ben de.

“O halde sözünüzü aldım diyebilirim.”

“Evet,” dedi içtenlikle Alev, ardından kendisi buradan ayrıldıktan sonra adamın ne yapmayı planladığını bilmediğini fark etti: “Peki siz ne yapacaksınız, burada mı kalacaksınız?”

“Ben de sizin gibi daha fazla beklemeyi doğru bulmuyorum. Geçen gün sözlerinizde haklıydınız. Biz buradayız ama insanlığın geri kalanı tek başına orada yaşam savaşı veriyorlar. Ben de kendi bildiğim yolla bu savaşa katılmayı planlıyorum. Bir bilim adamı olarak bu felaketin nasıl gerçekleştiğini ortaya çıkartmaya kararlıyım, işin sonunu getirdiğim zaman her şeyi öğrenmiş olmak istiyorum.”

Alev, William’ın kararlı duruşundan etkilenmiş ve ona son bir tavsiyede daha bulunmak istemişti. Onun kulağına eğilerek: “William, sen bile asla her şeyi öğrenemezsin,” dedi ve adamın karşılık olarak söyleyeceklerini beklemeden helikoptere bindi.

William’ın kafasında kurguladığı veda bu şekilde değildi. Ona sarılamamıştı bile ama sözünü almıştı en azından. Odasına geri döndü. Ona ayarlanan oda özenle hazırlanmıştı. Herkes onun bilimsel görüşlerine saygı duyuyordu. Bu yüzden özel bir misafir gözüyle ağırlanıyordu. Yatağının ne kadar yumuşacık olduğunu anlamak için tek bir bakış yeterliydi. Odasına göz atarken rahat bir yatağı şu anda kim bilir kaç insanın ulaşamadığını merak etti, ama bu yatağın tadını çıkartmayı da vicdansızlık olarak görmeyecekti.

Gözünü kapattığında hala kadının söyledikleri kafasını kurcalamaya devam ediyordu. Her seferinde söylediği bir söze takılı kalıyordu. Bu sefer de onu rahatsız edecek başka bir gerçeği hatırlatmıştı: Asla her şeyi öğrenemeyeceği. Bu onu çok korkutuyordu. O herkese inat bu işi çözmeye kararlıydı, ama şimdi ilk defa tereddüt içerisinde kalmıştı. Kadın haklıysa ve o bile her şeyi ortaya çıkartacak kapasitede değilse, o zaman belki de hiçbir zaman felaket ile ilgili tüm gerçekleri kimse öğrenemeyecek ve bu bir sır olarak kalacaktı insanlık tarihinde.

***

Bir koşuşturmadır gidiyordu. Odasından çıktığında herkesin ayaklanmış olduğunu gördü. İnsanların, devasa ekranların ve bilgisayarların olduğu yere doğru koşturduğunu gördü. Kimse ona ne olduğunu söylemiyordu. O da merakla insanların peşinden ilerledi.

Devasa ekran çıldırmış gibiydi. Gerçi insanlar da aynı şekildeydi ve bilgisayarların birinden birine koşturuyorlardı. Dev ekranda sadece sayı girdileri vardı. Ne olduğunu öğrenmek istiyordu ama kimse ona bir şey anlatmıyordu. Bir telaş sarmıştı herkesi.

Sonra devasa ekranın bağlı olduğu bilgisayarların her birinden aynı anda ses duyulmaya başlandı. Ne lisanda olduğu çıkartılamıyordu. Çok cızırtılı geliyordu sesler. Teknisyenlerden biri elinden geldiğince sesin daha net duyulması için uğraşıyordu. Sonra gittikçe daha anlaşılır olmaya başladı. Bir sürü farklı dilde aynı anlama gelen bir kelimeydi duyulan şey.

“Quarantasei… Ses en veertig… Quadraginta sex… Quarante-six… Qırx altı… Sechsundvierzig… четиридесет и шест… ორმოცი ექვსი… neljäkymmentäkuusi… četrdeset i šest… छियालीस… ستة وأربعين… ארבעים ושש… Сорок шесть… cuarenta y seis… Dyzet e gjashtë… 십육… քառասուն – վեց… fyrtiosex… σαράντα έξι… bốn mươi sáu… Forty-six… Kırk altı… karant-sis… 四十から六…”

Orada bir sürü milletten bir araya gelmiş insanlar bulunuyordu ve kendi dillerinde konuşulan sesi duyduklarında ne tepki vereceklerini hiçbiri bir süre bilememişti. Bu neydi böyle? Neden aynı sayıyı söylüyordu sürekli? Ses ise farklı dillerde sayıyı söylemeye devam ediyordu. Tam artık dünya üzerinde dil kalmadı denmişti ki birden sesler başa dönmüş gibi oldu ama bir farkla.

“Quarantacinque… vyf en veertig… quadraginta quinque… quarante-cinq…”

Devamını dinlemesine gerek kalmamıştı William’ın, oradan uzaklaşmak istemişti. Ne olduğunu idrak etmişti. Bu sesler geriye doğru sayıyordu, tüm dünya dillerinde aynı sayıyı söyledikten sonra geriye doğru gidiyordu. Çoğu kişinin gözünde aynı endişeyi görebiliyordu. Bunu bir Kıyamet sayacı olarak görenler çoğunluktaydı.

Yeri bir türlü bulunamayan bir uydudan gelen bu yayın, en azından bir süre insanlara simsiyah gökyüzü ve dünya üzerinde meydana gelen çöküntüler dışında tartışabilecekleri yeni bir gizem vermişti. William daha fazla dayanamıyordu. Bu gemiden çıkıp gitmek istiyordu. Ama bir bilimsel gezi bahanesi dışında kimse onun buradan ayrılmasına izin vermezdi, en önemlisi de değerli helikopterlerini vermeye yanaşmazlardı.

Aklına Türk büyükelçi geldi, kızıl saçlı, pek de sakar olan bu bayandan almayı başardığı sözü hatırlattı kendine. Her şey bitince ona tüm gizemin aslında ne olduğunu anlatacaktı, her şeyin nedenini ortaya çıkartmış olacaktı. Ama kadın ona ne demişti: “William, sen bile asla her şeyi öğrenemezsin.”

“Hayır, her şeyin bir nedeni vardır, ya da olmak zorunda,” dedi içinden William, keşke şimdi yanında olsaydı da kadına bunu söyleyebilseydi diye düşünüyordu.

Etiketler: , , , ,


Yazar Hakkında

Bu içerik bir konuk yazar tarafından üretilmiştir. Siz de sitemizin konuk yazarlarından biri olabilirsiniz. Yapmanız gereken tek şey, kaleme aldığınız bilimkurgu temalı makale ve öykülerinizi bilimkurgukulubu@gmail.com adresine göndermek. Editör onayından geçen yazılarınız burada yayınlanıp binlerce okurun beğenisine sunulacaktır. Gelin bu arşivi birlikte büyütelim...