nebula

Spinoza’nın Hayaleti | Varlık Ergen (Kısa Öykü)

Varsayım. Bu kelimeyi herhangi bir yerde herhangi bir insandan duymuşsundur. Hatta sen de sık sık kullanıyor olabilirsin. Bense onun hakkında uzun süredir düşünüyorum. Varsayım. Aklıma ne zaman düşse bir soru cümlesi ile karşılaşmış gibi yanıtlar üretmeye çalışıyorum. Varsayım. İşte benim kâbusum böyle başladı.

Aristoteles, “Sevince dönüşme eylemeni araçsal değerlerden ayırmak gereklidir,” demiş. Descartes ise “Düşünme” eylemi ile hayatı sorgulamış. Deleuze, “Varsayımsız Kesinlik” sözüyle varsayımlardan bağımsız bir düşünce olmayacağına işaret etmiş. Peki, sana bunları neden anlatıyorum? Niyetim felsefe öğretmek değil elbette. Hayatımı altüst eden o eşiği nasıl geçtiğimi anlamana yardım etmek istiyorum.

Her şey, kendi yaşantımdan kuşkulanmamla altüst oldu. “Ben varım,” ve “Var olduğumdan şüpheliyim,” önermeleri arasında zihnim ezilirken, aniden gelen o eşsiz gözlem gücünü fark etmemle birlikte olağanüstü bir aydınlanma yaşadım. Eminim kimi zaman sen de buna benzer hisler içerisinde olmuşsundur.

Davetsiz gelen bu uyanma hâli, kalp çarpıntısı ile devam etti. Şaşkınlığım nedeniyle yürümekte zorlandım ve sahildeki bir banka kadar güçlükle yürüdüm. Zihnim topraksı bir alev içinde eriyor gibiydi. Ellerim titriyordu. Koku duygumu tamamen kaybettim. Kısık kahverengi gözlerim denize bakıyordu ancak beynimin algıladığı şey güçlü elektriksel ışık tepkimeleriydi. Bana doğru yaklaşan ellili yaşlarındaki bir kadının, “İyi misin?” sözü üzerine başımı sesin geldiği yere doğru çevirerek, güçlükle, “İyi miyiz?” dedim. Kadın, tövbeler ederek benden uzaklaştı. Ben kendimle, daha doğrusu kendi savaşımla baş başa kaldım. Hayır, henüz değil! Zihnimde dönüp duran ve birbirilerine çarptıkça çıra gibi alev alan kavramlar beni mahvetmeye devam ediyordu. “Varsayımsız kesinlik… Sevince dönüşmek… Varsayımlı varoluş…”

O gün eve nasıl geldiğimi hiçbir zaman hatırlayamadım. Yorgun bedenim kendi yolunu, kendi yöntemleriyle bulmuş ve beni eve yani güvenli bölgeme getirmişti. Otuz beş yaşında bekâr bir hayatı olan ben ve bana bakmayı kendisine görev bilmiş annem ile kurduğumuz o durgun, sakin, belirsizliklerin kaybolduğu, kendiliğinden süregiden hayata dâhil olmuştum. Ancak zihnimdeki bu amansız kavga nedeniyle bu duruma karşı da yabancılaştığımı hissediyordum.

Neden mi?

Artık varsayımlarımdan kurtulma vakti gelmişti.

Sonra ne mi oldu?

Annemin gerçek olmadığını fark ettim. Şimdi bana dönüp, “Gerçek nedir ki?” diyeceksin, biliyorum. Ben de kendime bunu çok sordum. Gerçek, herhangi bir şey olsa da o annem değil, bundan emindim. Benim annem gerçek değil. Eski sevgililerim de öyle. Annemi birçok kez test ettim, olaylara karşı verdiği tepkileri gözlemledim. O hayli basit birkaç formül ile hayatını devam ettiren bir şeydi sadece. Ne olduğunu bilmiyordum ve ona “şey” demeye karar vermiştim. Her sabah erkenden kalkar, kahvaltı hazırlar ve bana seslenirdi: “Kalk haydi kuzuuu, tembellik yapma!” Sonrasında uyanıp yanına gittiğimde ya da yatakta kalmayı tercih ettiğimde vereceği yanıtların hep aynı örüntülerle devam ettiğini fark ettim. Günlerce onu izledim. Yemek hazırlayışını, kardeşiyle telefonda görüşmesini, televizyon izleyişini, Facebook videoları arasında kayboluşunu… Hepsi tasarlanmış, tahmin edilebilen varsayımsal davranış örüntülerinden ibaretti. Bu gözlem görevimi dışarıya, iş yerime taşıdım.

Çevremde gerçek diyebileceğim hiç kimse yoktu. Sadece ben vardım ki benim de ne kadar gerçek olduğuma sen karar ver. Yaşadığın en tuhaf olayı düşün. Tamamen aşkın duyularla ifade edilebilir ancak yine de ayakları yere basan, bu dünyaya ait hatıralarını anımsa. Hepimize böyle öğretildi. Dünyayı anlamaya başladığımız anda nasıl düşüneceğimiz ve nasıl yaşayacağımız kesinlik çizgisinde belliydi. Bizler bu duruma eşlik ettik, hepsi bundan ibaret. Bizim için ne söylendiyse onu yaşadık. Varsayılan bir hayatı koşulsuz kabul ettik.

Ben bu döngüyü yıktım, uzun süre kâbuslarla yaşadım ve hatta birçok kez pişmanlıklar denizinde yolumu kaybettim. Kendim dışında olan, var olduğuna inandığım her şeyin bir illüzyondan ibaret olduğunu anlamam zaman aldı. Yapayalnızdım. Benden başka hiç kimse yoktu. Yaşamak, ölmek, haz almak, açlık, uykusuzluk ve insanlar… Hepsi ve dahası birer yanılsamaydı. Peki, ama neden yaşıyordum? Buraya neden gelmiştim ya da getirilmiştim? Peşinden koştuğum sorular bunlardı artık.

Tüm hayatım boyunca sabırlı ve yetenekli bir insan oldum. Aşkın ve doğaüstü olaylara karşı doğuştan bağışıklığım vardı. Yine de Spinoza’nın dediği gibi bunca sene yaptığım tek şey “Yaşayıp gitmek!” olmuştu. Artık değil! Bundan eminim. Ancak bu döngüyü yıkmak için ne yapmam gerektiği konusunda aklım hâlâ karışıktı. Olası her şeyin arkasındaki o gizemli gücü ortaya çıkarmak benim tek hedefimdi fakat nereden başlayacağımı bilemiyordum.

Etkileşimde olduğum insanlar gün içinde 50-100 kelime ile yaşayabiliyorlardı. Daha sonra onlara insan demeyi bıraktım. Onlar, sahte ve varsayımsal yaratıklardı. Belki canlı, belki cansız; bilmiyordum, ancak insan değillerdi, onlar şeydi.

Peki, kaderimi nasıl değiştirdim? Kendimi nasıl buldum?

Merak ediyor musun? O hâlde iyi dinle beni.

Her şeyin başladığı, dünyaya gözlerimi açtığım, doğup büyüdüğüm o yere gittim. Bu bölgeyi rahatlıkla gören bir tepeye çıkarak çalılıkların arasında tek kişilik çadırımda geçirdiğim zamanlarda benliğim ile rüyalarımın arasında bir köprü olduğunu keşfettim. Başlarda çadırımın etrafında gezinen yılan, böcek, domuz gibi canlılardan korkmuştum. Ancak onların da varsayımsal yaşamlara sahip olduklarını anlayınca yeniden tamamen yalnız kaldım. Beni buraya hapseden gerçeğin peşine düştüm ve yolumda ilerlemeye devam ettim. Kontrol ve çekim gücü arasında gidip geldim. Bir şeylere çok yaklaştığımı hissediyordum. Zihnim hiç olmadığı kadar berrak ve bana ait olmuştu.

Bu uğraşlarımın sonunda kendi hayatımın foyasını ortaya çıkarırken gözlerimi kapattığımda tüm hayatın yok olduğuna şahitlik ediyordum. Yukarıda bahsettiğim çekim ve kontrol ikilemi ile boğuşurken yaratıldığını sandığımız dünya hakkında kaygılı düşüncelere kapılıyordum. Ben yoksam hiçbir şey var olamıyordu. Bu dünyada yapayalnızdım. Daha doğrusu dünyanın kendisi benden ibaretti. Peki, beni ve gördüğüm bu yanılgıyı yaratan şey neredeydi?

İşte o gece çığlık sesleri ile uyandım. Yer altından gelen o korkunç gürültü ve sarsıntı beni öylesine bir dehşete sürükledi ki ellerimin ve ayaklarımın kontrolünü o anda kaybettim. Beynim, fırtınalı bir gecede okyanusta alabora olmamak için direnen yük gemileri gibi dalgalar arasında savruluyordu. Her şey çok hızlı oldu, önce bedenimin kontrolünü kaybettim sonra da aklım üzerindeki hâkimiyetimi. Uçsuz bucaksız sonsuzluk ile bütünleşme yolunda olan gerçek benin yolculuğu çoktan başlamıştı.

Kendime geldiğimde, alışageldiğimiz bu dünyada olmadığımı anlamam uzun sürmedi. Sevecen bir kahkaha ile tarif edebileceğim bir belirti benim parçam oldu, “Bu kez çok hızlısın,”  denildiğini anımsadım. Anımsamak diyorum çünkü düşünmek, duymak, hissetmek gibi duygular burada söz konusu değil. Burada her şey aniden beliriyor ve aniden yok oluyor. İnsan olarak atıldığımız dünyanın tamamen bir yanılsama olduğu gerçeği ile yüzleşmek acı verse de bu duygu kısa süre içinde kaybolup gitti. Olma hâli, bizim en önemli gayelerimizden birisiydi. Onu kontrol etmek istiyorduk. Onu yaşamak istiyorduk.

Her şeyin sadece var olabildiği ancak duyumsamanın mümkün olmadığı bu evrende herhangi bir şeyin sabit kalmadığını belirtmek istiyorum. Durmaksızın yaşanan dönüşüm ve değişim ile karşı karşıya kalan bizler çareyi dünya denilen bu simülasyonu yaratmakta bulduk. Acı, keder, hüzün, haz, sevinç, hayal kırıklığı ve daha nicesi sadece ve sadece bize özel tasarlanmış bir deneyim havuzunda var olabildi. Amaç sahip olmadığımız çeşitli duyuları ve elbette sabit kalma hâlini deneyimleyeceğimiz ve belki de kendi gerçekliğimize uyarlayabileceğimiz yepyeni bir oyun bahçesi yaratmaktı.

Bu sözlerimi size aktarırken yine süper oyuncağımızdan yararlanıyorum. Aslında, teknik olarak o da benim izdüşümüm. Hatta ve hatta dünyada var olan herhangi bir şey de doğrudan bana özel tasarlanmış, benim bir parçamdan ibaret. Bu dünyaya benzer sonsuz sayıda dünya her an doğuyor ve yok oluyor. Eğer, tam da şu anda dünyanızda olsaydım hissettiklerimi heyecan ve haz olarak adlandırırdım. İşte bizler, dünyayı yarattığımız andan beri durmaksızın çalışıyoruz, gelişiyoruz. Çünkü güvenli liman dediğimiz ve sadece düşünce anından ibaret olan bu varoluşumuz da pekâlâ başka bir boyuttaki bir varlığın iz düşümü olabilir.

Yarattığımız bunca şeyden sonra kendime şunu soruyorum: Hisler ve duygular neden siliniyor? Simülasyonda olduğumuzu anlamanın daha kolay bir yolu var mı? Bizler o yolu bulacağız ve en başa, varlık fikrinden öncesine yani zamanın doğmadığı yere gideceğiz. Zamanı aştığımızda kendimizi de yeniden ve en gerçekçi bir hâlde keşfetmiş olacağız ya da hiç olmayacağız o tarifsiz hâl içerisinde. Belki de sebebi olmayan zorunluluk ile tanışırız. Kim bilir?

Yazar: Varlık Ergen

sabaha karşı başlamış bir doğumun eseriyim_ cennet bahçelerinden düşenlerdenim bir de- parçalanmış benliklerimin gölgesinde bir bireymiş gibi yaşıyorum_ tuzlu suyun yakınlarında olmak şanslı kılıyor beni- #ModelEvren #Sinestezi #KaraDua varlikergen.com -yazar-okur-seslendirir-

İlginizi Çekebilir

gezegen astronot uzay

İmkânsıza Yakın | Sa Bahattin (Kısa Öykü)

O gün, gezegene inişimizin on dördüncü günüydü. Son birkaç gündür yaptığımız gibi örnek toplamaya çıkmıştık. …

Bir Cevap Yazın

Bilimkurgu Kulübü sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya devam et