bilimkurgu kulubu

Kısa Öykü sincap zulasi - ezo evrim harsa

Tarih: 16 Kasım 2018 | Yazar: Konuk Yazar

0

Sincap Zulası | Ezo Evrim Harsa (Kısa Öykü)

Mavi gökyüzünün altında her şey mümkün görünüyordu. Geniş çimenliklere yayılmış piknik yapan ailelerin neşesi ve gülüşleri, fütursuzca parıldayan güneş kadar iç ısıtıcı gelebilirdi belki, eğer yüreğindeki o sıkıntı olmasaydı. Rengârenk örtüler üstünde oynaşan sarı, siyah, kızıl saçlı çocuklar, sevecen köpekler, anlayışlı ihtiyarlar… Bütün tablo tastamam, yalın bir mutluluğu tasvir etmek için kurgulanmış gibiydi. Ta ki parkın köşesinden, altında mavi beyaz kareli pijama pantolonu, üstünde asker yeşili parkası ve pembe saçları ile, hem mevsime hem de ortama aykırı kaçan genç kız elinde sigarasıyla belirene kadar. Kolundaki hafif dokunuşla uyandığında, yarım kalan her rüyada olduğu gibi bir pişmanlık kapladı içini.

“Gözlerin açık uyuya kaldın bu sefer,” dedi Daren.

Kadın cevap vermeden makinenin başından kalktı ve gerindi.

“Kaç saat oldu?”

“Yaklaşık 22,” diye cevap verdi yanındaki.

“Sanki bir haftadır burada oturuyorum,” dedi Alya ve ellerini beline götürüp arkaya doğru gerindi. Böyle anlarda gittikçe artan sırt ağrılarından kurtulmanın tek yolunun bileklerini kesmek olduğunu düşünüyordu. Fakat nöbetin bitmesine daha çok zaman vardı ve kendini öldürmek gibi bir seçeneği yoktu.

“Yukarı mı çıkıyorsun?” diye sordu adam gözlerini ekrandan ayırmadan.

“Vakit dar, arkaya geçeceğim.”

Kadın her bir adımda acı veren belini ovuşturarak arka odaya geçti. Metal paravana yaslanmış duran ranzanın alt katına güç bela uzandı. Yorgunluğun ayak uçlarından gözlerine kadar ulaştığını hissettiğinde direnmeden teslim oldu.

Dört saatlik uykunun ardından, gözleri yarı kapalı halde tekrar soğuk ve loş odaya, makinenin başına geçtiğinde arkadaşının neredeyse ayakta uyuduğunu fark etti.

“Her şey yolunda mı?”

“AZ-3847’deki sorun tekrarladı. Sanırım sonunda aşağıdan raporlarını çıkarmak gerekecek.”

“Sisteme girilmemiş mi?” Kadın hayal kırıklığına uğradığını gizlemeye gerek duymuyordu. Kendi içinden mırıldanarak gözlerini soluk mavi ekrana dikti.

“Bir de ben bakayım, eğer sorun dediğin kadar ciddiyse arşive inmekten başka çarem yok. Birinci nöbette yapmak zorunda kaldığımda iki gün oraya hapsolmuştum.”

“Evet, hatırlıyorum,” dedi adam ayağa kalkarken. “Sonunda da elin boş dönmüştün.”

“Hatırlatmasan olmaz,” dedi Alya sitemkâr bir ses tonuyla. “Hadi git uyu artık, verecek kötü haberlerin bittiyse eğer.”

Daren suratındaki yorgun tebessümle odanın köşesindeki merdivenlere yöneldi. Kadının aksine, beş dakika bile uyuyacak olsa üşenmez, kendi odasında, yatağında yatardı. Ödün vermediği prensiplerini seviyordu.

Lizzy parkta oturmuş, artık zorlukla ısıtan güneşin ve dökülen yaprakların keyfini çıkartırken kafasındaki karanlık düşüncelerden kurtulmaya çalışıyordu. Kahvesinden bir yudum aldı. “Gene süt koymayı unutmuşlar,” diye söylendi. Kafasını kaldırdığında parkın diğer ucundan elinde beslenme çantasıyla gelen arkadaşını görüp gülümsedi.

“Merhaba Alya, seni görmek ne güzel.”

Alya gülümseyerek bankta yanına oturdu.

“Uzun zaman oldu ama sonunda dönebildim. Nasılsın Lizzy?”

“Bugün ölü bir sincap gördüm. Seni görünce tekrar aklıma geldi. Yani yemek kutunu diyorum. Elbette bana ölü bir sincabı hatırlatmıyorsun. Sadece, o da dün bu saatlerde yemek bulmak için etrafta koşturuyordu. Toprağa, ağaç kavuklarına kış için, belki yavruları için yemek biriktiriyordu. Fakat bütün bunların bir önemi kalmadı artık onun için. Sahi sincaplar öldüğü zaman yemek zulaları ne oluyor?”

“Seninle sohbet etmeyi özlemişim,” dedi Alya cevap vermeden. Zaten Lizzy de bu soruyu bir yanıt alabileceğini umarak sormamıştı. Alya beslenme çantasından ikiye bölünmüş bir sandviç çıkarıp yarısını arkadaşına uzattığında “Bana karşı hep çok naziksin,” dedi Lizzy mahcup bir şekilde. “Anlatsana seyahatte neler yaptın?”

“Anlatmaya değer bir şey yok, toplantılar, sunumlar, şık yemekler. Hepsi birbirine benzeyen faaliyetlerden yaratıcı bir sonuç çıkarmak için uğraşan bir grup müptezel.”

Lizzy kahkahalarla güldü bu yoruma. “Ben de farklı bir şey yapmıyorum, paralar geliyor, paralar gidiyor. Kişiler ve oranlar değişiyor ama sonuç hep aynı. Banka hep kazanıyor.”

Arkadaşının ikram ettiği sandviçten bir ısırık alıp yavaşça çiğnemeye koyuldu. Lokmasını yuttuğunda kahvesinden içmek için elini uzattı ama sütsüz olduğunu hatırladığında yüzünü buruşturdu.

“Gene mi süt koymayı unutmuşlar?” diye sordu Alya.

“Beni ve onları çok iyi tanıyorsun.”

“İşim bu,” dedi Alya, “insanları tanımak ve ne yapacaklarını öngörüp önlem almak.”

“O zaman bana yardım edebilirsin belki.” Lizzy sandviçini bankın üstüne bırakıp önemli bir mesele konuşacakmış gibi bir tavır takındı. Sanki çok uzaktaki birini görmeye çalışıyormuş gibi gözlerini kısarak parkın ötesine doğru dikmişti bakışlarını.

“Dün biriyle tanıştım.”

“Bu iyi bir gelişme gibi geliyor kulağa,” dedi Alya, kuşkunun ve sevincin birbirine karıştığı bir ses tonuyla.

“Evet, randevu siteleri vardır hani, bilirsin, onlardan birinde tanıştım. Beklediğimden daha iyi bir eşleşmeydi.”

“Senin adına sevindim.”

“Erken seviniyorsun,” dedi Lizzy, uzaklara diktiği gözlerini bu sefer yere eğmişti. “Aslında güzel başlamıştı ama…”

Meraklanan Alya yüzünü arkadaşının yüzüne dönüp hikâyenin devamını beklemeye başladı.

“Birkaç kadeh içince çenem düşüyor. Tuhaf fikirlerimi duyduğunda, sana daha önce anlattığım adam gibi neredeyse kaçarak ayrıldı randevudan.”

Alya memnuniyetsiz bir bakış attı ve Lizzy başını kaldırdığı o bir saniyelik aralıkta bunu yakaladı.

“Bana öyle bakma,” dedi gene başını eğerek. “Bunlardan hiç kimseye bahsetmememi söylediğini biliyorum. Ama bu kuşku içimi kemiriyor.”

“Lizzy hayatı kendine zindan ediyorsun. Biraz eğlenmene bak, o düşünceler seni tüketiyor.”

Alya bunları söylerken parkın uzak köşesinde pembe saçlı kız belirdi. Üstünde her zamanki kıyafetleri vardı fakat bu sefer elinde sigara değil bir şişe şarap tutuyordu. Alya dağılan dikkatini tekrar arkadaşına odaklamakta zorluk çekti.

“Biliyorum,” dedi Lizzy, yere bakan gözlerinden süzülen bir damla yaş ayakkabısının üzerine düştü. “Haklı olduğunu biliyorum, ama… Belki de önerdiğin gibi bir doktora gitmeliyim.”

Alya yavaşça sırtını okşadı arkadaşının. “Sana işinin ehli bir doktor bulacağım.” Pembe saçlı kız usulca önlerinden geçti.

Adam ayaklarını sürüyerek döndüğünde gideli henüz iki saat olmuştu.

“Ne oldu? Uyuyamadın mı?”

“Açıkçası bilmiyorum, uyudum sanırım. Fakat o kadar çok rüya görüyorum ki, uyuyup uyumadığımı bile anlayamıyorum.”

“Rüyanda ne görüyorsun?” İçten bir merakla sorulmuş bir soruydu bu.

Daren koltuğuna oturup hemen işe koyulurken, “Sayılar, harfler, kodlar, ekranlar… Şu an ne görüyorsam onu. Sen ne görüyorsun?” diye sordu.

Kadın cevap vermeden önce bir süre düşündü. “Hatırlamıyorum.”

Şimdi ikisi de susmuş, her zaman yaptıkları gibi yan yana ama aslında birbirlerine fersahlarca uzakta ekranlarına gömülmüşlerdi.

“Bir gelişme var mı?”

“Yok,” dedi Alya. “Haklıymışsın, aldığım önlemler yeterli değil. Bilgileri sisteme girilmediğine göre muhtemelen son gruptaydı. Biraz sonra arşive inip bakacağım. Eğer işe yarar bir şey bulamazsam kurtarma dosyasını çalıştırmak gerekecek.”

“O işten hiç hoşlanmıyorum,” dedi adam.

“Ben de,” dedi kadın. “Fakat inatçı bir şekilde hata geri dönüyor. Bir türlü kaynağına da ulaşamıyorum. Geçici yamalarla bir süre daha idare edebilirim ama pek olası görünmese de yayılma riskini göze alamam. Yerleştirdiği izler sonradan başımızı ağrıtabilir.”

“Sen AZ-3847’yi benden çok daha iyi tanıyorsun. Sen ne dersen onu yapacağız.”

Alya son defa ekranını kontrol edip ayağa kalktı. “Şimdi aşağı iniyorum, ben yokken ona göz kulak ol.”

“Tamam,” dedi Daren.

“Kahveyi sütlü seviyor, bir de biriyle tanışmak için randevu sitelerinde dolaşıyor. Kafasını fazla karıştırmamaya çalış.”

Tekrar “Tamam,” diye bağırdı adam hızlı adımlarla uzaklaşan kadının ardından.

Lizzy aniden gelen buluşma talebi karşısında oldukça heyecanlıydı. Bu sabah ilk defa Alya’nın önerdiği doktorla görüştüğü için kendini biraz rahatlamış hissediyordu. Aynanın karşısında uzun uzun hazırlandı. Saçlarını zarif bir topuzla topladı ve sonbahara çok yakışan zeytin yeşili elbisesine uygun ayakkabılar seçti. Aynada gördüğü yansıma gerçekten kendi yansıması mıydı, yoksa bütün varlığı gibi birbirine bağlanmış gizemli yollar üzerinde hareket eden bir zerreciğin yarattığı bir yanılsamadan mı ibaretti? Kafasına üşüşen düşüncelerin arasından sıyrılıp kapıdan dışarı attı kendini. Asansöre binmek yerine merdivenlere yöneldi. İndiği her bir basamakta derin nefesler alarak içinde gittikçe büyüyen kuşku ve kaygıdan kurtulmaya çalışıyordu.

Hafif çiseleyen yağmurda şemsiyesini açıp adam ile buluşacağı kitapçının önüne doğru sakin adımlarla yürümeye başladı. Sokak lambalarının sarı ışıkları hafifçe ıslanmaya başlamış yolda parıltılar saçıyordu. Elinin üzerine düşen yağmur damlasının gerçekliğini kanıtlayan tek şey gözleri ile onu görebilmesi, teninde hissettiği soğukluk ve ıslaklık değil miydi? Peki bütün bunları beynine dışarıdan yüklemek ne kadar zor olabilirdi? Beyninin doğru yerlerini uyaracak birkaç enerji darbesiyle kendini bu dünyanın içinde gerçekten yaşıyormuş gibi hissetmesi sağlanamaz mıydı? Durdu ve derin bir nefes aldı. Karşı kaldırımda pembe saçlı bir kız parkasının şapkasını kapatmaya çalışıyordu. Bu kızı önceki gün öğlen de gördüğüne yemin edebilirdi. Hatta belki bir önceki gün ve ondan önceki günde de. Hep aynı kıyafetle, aynı ifadesiz suratla, aynı boş vermişlikle… Lizzy artık kuşku duymuyordu. Kitapçıya on adım kala aniden durdu ve eve geri dönmek için koşmaya başladı. Daren elinde iki tane sütlü kahve ile kitapçının önünde arkasından bakakaldı.

Alya arşive indiğinde yaklaşık elli yıldır taş çatlasa on defa açılmış olan cihazın önüne oturdu.

Yukarıda kullandıklarına göre oldukça ilkel görünen makinenin açılması bile bir ömür sürmüş gibi geldi. Arama çubuğuna AZ-3847 yazıp beklemeye koyuldu, uzunca bir sürenin sonunda cihazın siyah ekranında beklediği gibi “Kayıt bulunamadı.” yazısı belirdi. “Ne bekliyordum ki?” diye söylenerek ayağa kalktı. “Kesinlikle son gruptan olmalı.”

Koridorları geçerken ışıkları tek tek yakarak arşivin arkasına doğru yöneldi. Son grup dünyadan ayrılmadan hemen önce sisteme dahil edilen ve zaman darlığı nedeniyle bilgileri alelacele toplanmış fakat sisteme aktarılamamış gruptu. O zaman için başka öncelikleri vardı. Gemiyi en yakın yaşanabilir gezegene gidebilecek hale getirmek gibi. Elli yıldır boşlukta yol alıyorlardı. Durmadan ve şimdiye dek belirgin bir aksilik yaşamadan. Daha ne kadar süre gitmek gerektiğini kimse bilmiyordu. Geminin komutasının devredildiği yapay zekâ sürekli olarak tarama yapıp olası rotalar arasından en kısasını seçecek şekilde kodlanmıştı. Sistemin işleyişi ve geminin yaşamsal kontrollerinin tamamı onun elindeydi. Alya ve Deran dönüşümlü olarak gemide uyku halinde tutulan diğer mühendislerle birlikte nöbet tutuyordu. Her beş yılda bir devir daim eden yedi ekip vardı. Bu Alya’nın ikinci nöbetiydi ve daha bitmesine üç sene vardı. Beş yıl boyunca gerektiği kadar uyku ve sıfır boş vakitle, ufak tefek teknik arızaları tamir edip ve yapay zekânın zaman zaman tıkandığı veri güvenliği işleri ile uğraşıyorlardı. Aynen Lizzy’nin durumunda olduğu gibi. Mecbur kalmadıkça asla sisteme müdahil olmazlardı ancak insanlar arasında hızlıca yayılan bütün felaket haberlerinde geçerli olduğu üzere, veriler arasında da huzursuzluk yaratabilecek söylentilerin sistemi kirletmesi riski vardı. Son noktaya varılana kadar verilerin saf halde tutulması görevin en temel unsurlarından biriydi.

Alya aradığı rafın önüne geldiğinde en son buraya geldiğinde açıp karıştırdığı dosyalara baktı. O zaman pembe saçlı kızı aramıştı. Kodu olmayan, rüyalarında ve sistemin içinde sürekli karşısına çıkan kızın kim olduğunu bulmak için sekiz yüz elli altı dosyayı tek tek elden geçirmişti. Fakat sonuç yoktu. Daren ile bunu uzun süreler tartışmışlar, sisteme bilgileri girilmemiş veyahut dosyalanmamış birinin var olamayacağına dair sarsılmaz inançları gereği bunun yapay zekânın kendi kendine oyuna kattığı bir oyuncu olduğuna ikna olmuşlardı. Bütün bunlar yaklaşık otuz beş yıl önceydi.

Lizzy evine döndüğünde aynanın karşısına dikildi. Yağmurda ıslanmış saçlarına ve akmış makyajına baktı. En son ne zaman sinemaya gittiğini hatırlamaya çalıştı, ya da annesi ile konuştuğunu. Zihni hala berraktı. Deliriyor olamazdı. Camı açıp havayı kokladı. Yağmurla beraber ortaya çıkan toprak kokusunu içine çekti. Hem gerçek gibiydi, hem de değildi. Pembe saçlı kız evinin karşısındaki kaldırımdan onu seyrediyordu. Lizzy el salladı, kız karşılık verdi. İçinde beliren hüzne anlam veremedi. Her şey bütün berraklığı ile önünde seriliyor olsa da…

Alya kaç saattir dosyaları karıştırdığını bilemiyordu. Belinin ağrısından kıpırdayamayacak hale gelmiş olsa da azimle devam etti ve yaklaşık beş yüz dosya sonunda AZ-3847’yi buldu. “Adam Zander, sistemin babası”, ibaresini gördüğünde Alya şaşkınlığın verdiği korku ile çığlık attı. Bay Zander, bütün sistemin planlayıcısı, hepsinin hayran olduğu bilim insanı, insan ırkının kurtarıcısı. Karısı Emily Zander ile dünyanın çöküşünü çok önceden öngörerek başlattıkları proje, karısının ani ölümü sonrası tamamen Adam’ın omuzlarına yüklenmişti. Yaşlı adam yas tutmaya olanak bulamadan gece gündüz çalışmış ve çöküş başladığında sistemi hazır hale getirmişti. Kendi şiddetle karşı olsa da ancak çok yoğun ısrarlar sonucunda veri olarak sistemin içinde kalmaya ikna edilebilmişti. Alya şu an kahramanı olan adamla bankta oturduğunu, söylediklerini baş belası bir sistem arızası olarak gördüğünü ve ona doktor önerdiğini düşündükçe delirecek gibi oluyordu. Hayatını adadığı sistemin adamın bütün zihnine yayıldığı açıktı. Elli yılın ardından da göz ardı edemeyeceği kuşkularla ortaya çıkmıştı. Alya ne yapacağını kestiremez halde oturmaya devam etti.

Dosya bilim insanının psikolojik değerlendirmeleri, aile geçmişi gibi verileri içeriyordu. Hayatının farklı dönemlerinden fotoğraflar da vardı. Karısı ve kızı ile havuz başında çekilmiş olduğu anlaşılan bir fotoğrafa bakarken küçük kızın oldukça tanıdık geldiğini fark etti Alya. Bir yerlerde karşılaşmış olabilirler miydi? Alya artık kaç yaşında olduğunu bilemese de doğum tarihleri birbirine yakındı, dünyada bir şekilde yolları kesişmiş olabilirdi. Bunları düşündüğü sırada kâğıtların arasından bir bellek düştü. Üstünde “Adam Zander ile röportaj” yazıyordu. Alya’nın düşünmeye ihtiyacı vardı, belleği arşivdeki cihaza yerleştirdi.

Bay Zander gülümseyerek kameraya bakıyordu. Gazetecinin sorduğu sistemin nasıl çalıştığına yönelik soruya bütün içtenliği ile cevap verirken sistemi çiçekten esansını alıp parfüm haline getiren bir makineye benzetti. Çiçek gerçek formunda olmayacaktı ama özü kendine has bir sıvı içerisinde uzun süreler muhafaza edilebilecekti. Aynen bu şekilde sisteme aktarılan zihinler veri olarak adlandırılacak ve yapay zekâ dünyada var olan düzene benzer yapay bir yaşam sürdürmelerini sağlayacaktı. Ölenlerin zihinleri form değiştirerek bebeklere aktarılacak ve nüfus hiç değişmeden, sistem kendi atık suyunu arıtıp içme suyuna çeviren bir makine gibi yüzyıllarca işlemeye devam edebilecekti. Bir önceki yaşamında sarışın bir kadın olan bir veri, bir sonraki yaşamında siyahi bir adama dönüşebilecek fakat zihnin alt katmalarında yer alan şefkat, sevecenlik, hırs, yaratıcılık gibi özellikleri korunmaya devam edecekti. Önemli olan da, insanlığa dair korunması gereken de buydu. Görünüşleri, cinsiyetleri, yaptıkları meslekler değil, özleri kodlanıyordu.

Gazetecinin sistemin güvenli olup olmadığını sorması üzerine sistemin çalışmasına güvendiğini ama insan zihninin karmaşık ve çok katmanlı olduğunu, uzun süreler kapalı ve kontrollü bir sistemin içinde tutulmasının sonuçlarının bugünden öngörülemeyeceğini söyledi. Her ne kadar verilerdeki farkındalığı azaltıp uyumu arttırmaya yönelik olarak yapay zekânın sürekli bir temizlik yapacağını planlamış olsalar da, yapay zekânın da zaman içerisinde insan zihnine benzer girift yapılar geliştirmesinin ve içinden çıkılması zor sorunlar doğurmasının önündeki tek engelin sürekli olarak sistemi gözetleyecek mühendislerden başkası olmadığını vurguladı. “Bize güveniyormuş,” dedi Alya utanç içinde, “o sistemin güvenliği için bana güveniyor, ben ise arzu ettiği şey ile hak ettiği şey arasında sıkışmış haldeyim. Söylesene Adam, senin için kurtarma dosyasını nasıl çalıştırabilirim?” Gözlerine dolan yaşların yanaklarından akıp gitmesine izin verdi Alya.

Yayını durdurmak için parmağını uzatacağı sırada kamera odada dolaşmaya başladı. Kütüphaneler dolusu kitap, eski usul koltuklar ve üzerinde aile resimlerinin durduğu bir büfe dışında oda boştu. Kamera büfenin üzerindeki çerçevelerden birine yaklaştığında Alya dona kaldı. Pembe saçlı kız, kareli pijama pantolonu ve yeşil parkası ile gülümsüyordu. Gazetecinin sorduğu, Alya’ya göre haddini aşan soruya rağmen, Bay Zander kibarca kızını nasıl kaybettiğini anlattı. Üniversitede okurken kızının ruhsal bir bunalım yaşadığını, karısının ve kendisinin yoğun çalışma tempoları nedeniyle zamanında bunun farkına varamadıklarını, sonunda kızı intihar ettiğinde, karısının bunun vicdan azabını taşıyamadığını, kızının ölümünden projeyi sorumlu tutarak bir daha asla laboratuvara gelmediğini anlattı. Kendi acısını çalışarak unutmayı denemişti fakat karısının da beklenmedik bir beyin kanaması ile ölümünün ardından ancak ilaçlarla ayakta kalabildiğini anlatırken artık sarsılarak ağlıyordu. “Benim için evrenin hiçbir yerinde mutluluk kalmadı, ama insanlık için hâlâ umut olduğunu biliyorum. Tıpkı bir sincabın kışın yemek üzere toprağa gömüp sonra unuttuğu, baharda ağaç olmaya duran bir meşe palamudu gibi, derinlere gömdükleri bütün duyguların uygun koşullar altında tekrar yeşerebileceğini biliyorum.”

Not: 1. Future Science Team Bilimkurgu Öykü Yarışmasında ilk 10’a giren öykülerin tamamını buradan okuyabilirsiniz.

Etiketler: , , , ,


Yazar Hakkında

Bu içerik bir konuk yazar tarafından üretilmiştir. Siz de sitemizin konuk yazarlarından biri olabilirsiniz. Yapmanız gereken tek şey, kaleme aldığınız bilimkurgu temalı makale ve öykülerinizi konukyazar@bilimkurgukulubu.com adresine göndermek. Editör onayından geçen yazılarınız burada yayınlanıp binlerce okurun beğenisine sunulacaktır. Gelin bu arşivi birlikte büyütelim...