bilimkurgu kulubu

Kısa Öykü

Tarih: 7 Haziran 2019 | Yazar: Tuğrul Sultanzade

0

Sıfırı Bulmak | Tuğrul Sultanzade (Kısa Öykü)

Mutlak sıfırın vakumu

Dev karanlığın yırtıcıları

Uzayın ışıksız çocukları

Kara çamurun içinde doğmuş

Bizler talihsiziz

İkinci tercih bile değildik, bizler hep son tercihtik.

Kör Satir’in karanlık şarkısı barın her köşesinde inliyordu. Gözyaşı gibi yoğun, ruhani bir melodiye sahipti. Fakat ilginç bir geometrisi vardı. Güneş rüzgarlarının yankısı ve de Neptün atmosferine ait iniltilerin mozaiği… dursun istiyordum çünkü bir acı gibi sızıyordu içimdeki zehirli kokteyle.

Üstelik karşımda Satir Lobisi’nden bir dişi vardı. Bacakları insan bacağı, giydiği çizmeler astral deriden imal edilmiş. Dizlerine kadar yükseliyor o siyah kumaş ve sonra çıplak teni eteğine dek uzanıyordu. Edepsiz bir ifade vardı suratında. Beni cinnete yaklaştırıyordu. “Hikayeni anlat,” diyordu bana, gözlerinde simsiyah böceksi bir nefret, “nereden geldin ve nereye gidiyorsun. Korkma, konuş.”

“Benden ne istiyorsun?” dedim, “günlerdir bu bara geliyorum, karanlıkta oturup beni izliyorsun, bana sorular soruyorsun ve susuyorum… sahi ne istiyorsun?”

“Seni test ediyorum,” diye güldü, “ağzın pek sıkıymış.”

“Hakkımda bilmen gereken tek bir şey var. O da iğrenç bir günahkâr olduğum. Benden geriye ne bir kelime kaldı, ne de bir seda. Sadece bir nokta kaldı. Aşağılandım, her şeyim elimden alındı, iğrenç bir soytarı haline getirildim. Plüton’a sürüldüm sonra. Delirmeye yuz tutmuş buz çölü insanlarına yayın yaptım. Onları eğlendirdim. Zorla. Hiç istemeyerek, midem kalkarak, her gün, her gece ve yekpare karanlığımın her köşesi el verdiğince kusarak. Sonra yerimi başka biri doldurdu… bir profesyonel. Beni kovdular ve tükenerek gebermem için serbet bıraktılar.

İçi madenci müzikleriyle dolu külüstürümle aydan aya, gezegenden gezegene gittim. Kimi yerde dilendim, kimi yerde şarkı çaldım. En nihayetinde enerji vahasına varmayı başardım. İşte buraya geldim. Bu zayıf, çürük ve istikrarsız ana-gemiye.”

“Bu zayıf, çürük ve istikrasız ana-gemi,” diye dalga geçti söylediklerimle, “vücudu olan her şey çürüyor farkında değil misin? Değilsin. Fazla romantik ve körsün çünkü. Şehirler terk ediliyor, insanlar deliriyor. Boş kalan şehirler mumyalanıyor. Deliren insanlar vahşileşiyor. İnsanlar gıda bulamıyor, insanlar yaşayamıyor… sense bedavadan soluk alıp veriyorsun burada. Sahi ne yaptın ana-gemiye geldiğinden beri?”

“Sadece bekledim. Beklerken de müzik yaptım.”

“Neyi bekliyordun?”

“Buradan da kovulmayı.”

Acizliğimden tiksinmiş gibi rahatsız edici bir yüz ifadesi takındı. Bacak bacak üstüne atıp yana döndü. Masadaki holografik menüden ametist şarabı sipariş etti. Çok geçmeden hologram söndü. Menüyü havaya yansıtan cihaz ikiye bölündü. Doğal taştan oyulmuş bir bardağın içinde kokteyl hazırdı. Ölçülü yudumlar aldı alkolden. Dudaklarının gergin zarafeti ve estetik cerrahinin sapkın bir ürünü olan boynuzları bir anda bana güzel göründü. Organik ve çekici bir geometriydi bu. Bir nevi transhümanizm. İnsan güzelliğinin ötesinde bir şey. Anatomide yeni ve kusursuz çıkıntılar.

“Gitmek istiyorsun,” dedi. Ürkütücü bir gülümseme vardı suratında. Kör Satir’in şarkısı bile susmuştu. Ana-geminin olağan gürültüleri bastırdı. Cihazlar, insanlar ve yekpare bir organizma. Kadına cevap veremedim. Dudaklarım, gözlerim ve zihnim zamk ile yapışmıştı birbirine ve bir buhrana sürükleniyor gibiydim.

Panaromik pencerelere dalıp gittim. Neptün’ün mavi bulantısı üzerinden geçen bir başka ana-geminin silüetini gördüm. Ruhum bu asimetrik manzarayla birlikte derin bir korkuya, kozmik bir dehşete kapıldı. Kendimi küçük ve önemsiz hissettim. Adeta bu bilincin altında eziliyordum. Zihnimin bağı çözüldü. Varoluş krizinin aksettiği gergin bir sesle, “tekrardan toprağa dönmek istiyorum,” dedim, “kayasal bir gezegene gitmek istiyorum.”

“Uzay seni korkutuyor mu?”

“Fazlasıyla.”

“Gidecek bir yerin kalmadı,” diye kahkaha attı, “Dünya’yı unut artık. Yitim Çağı’ndan beri herkesin kaçmaya çalıştığı bir mezbele oldu orası. Mars koskoca, mumya bir gezegene dönüştü. Ceres başarısız bir madencilik girişiminden sonra küresel bir radyoaktif bataklık. Titan ise lunatiklerin yuvasına döndü, Encladus delirmiş deniz kızlarının kontrolü altında. İnsanlığın son temsilcileri biziz artık ve Kuiper’deki öncüler…”

Ateşli bir kıyamet rahibesi gibi konuşuyordu. Dudakları, yüzündeki gergin hatlar, sarıya çalan açık pembe rengi saçları ve saçlarının arasından kıvrılarak yükselen boynuzlarıyla korkutucu ama çok çekiciydi. Ruhumun sürüklendiği uçurumları görüyor ve de en zayıf noktalardan saldırıyordu. “Bunu neden yapıyorsun?” diye sordum. Gülümsedi sadece. Kadehini kaldırdı. Tam o an, ametist taşından yapılmış kadehin üzerindeki kafatası desenlerini fark ettim dehşet içinde.

Kalkıp gitmek istedim fakat yapamadım. Kadın zihnimi kontrol ediyordu. Onun o ılık ve eflatun rengi varlığını zihnimde hissettim. “Bunu nasıl yapıyorsun?” diye sordum.

“Satir Lobisi sadece estetikli transhümanistlerin katıldığı, esrarlı balolar düzenleyen dejenere bir tarikat değil. Biz estetik manipülasyonlar kadar, zihin manipülasyonlarına da yatırım yaparız. Lenslerim sayesinde gözlerinin içine bakınca sinaptik akışına erişebiliyorum… sonrası biraz meslek sırrı.”

“Ne istiyorsun?” diye sordum acı dolu bir sesle. Fakat bir hata yaptığımı anladım anında. Çünkü kadının gülümsemesi çok tedirgin edici bir genişliğe ulaştı. Neredeyse hiçbir insana ait değildi o ifade. İnsanı soyunup atmış ve şeytana karışmış bir kadının yankısı? Kalbim korku ile sıkışıyordu. Tüm irademi ve gücümü sömüren korkunç bir karadelik belirmişti içimde. Bu karadeliğin efendisi, kadının yüzünde durmadan büyüyen o böceksi gülümsemeydi.

“Yeter! Kes şunu,” diye bağırdım fakat dişlerinin kökleri dahi yüzündeki o asimetrik gülümsemeye katılmıştı. Burnu gerilerek yırtılmış ve plastik cerrahinin sanatsal numuneleri birer birer nanolojik bir tahribata maruz kalmıştı.

“Beni güzel buluyorsun,” dedi kadın. Ağzından arta kalan geniş ve kanlı harabede uğuldayan bu ses midemi bulandırdı, “bana aşıksın.”

“Dayanamıyorum, beni serbest bırak lütfen.”

“Daha yeni başladık.”

Kadehi masaya bıraktı ve eliyle elime uzandı. Geri çekilemedim bile. Tüm reflekslerim o korkunç gülümsemenin yırtık esareti içinde kaybolmuştu. Kadının üstündeki kıyafetler dökülüyordu. Tamamen çıplak kalmıştı, teninden, insani makyajından ve de sıfatlarından kurtulmuştu. Sadece böceksi bir iblis, habis notalardan örülü, garip bir tayftı karşımdaki.

“Ne yapacaksın?” diye sordum korku içinde.

“Sana uzayı sevdireceğim…”

Bu sözlerle birlikte kadının gülümsemesi buharlaşmaya başladı. Yok olan ifadenin yerini isimsiz bir karanlık doldurdu. Bu dehşet verici hadise ile kadının kafası bir karadeliğe dönüştü… karşımdaki varlık, bir insan değil tanrıçaydı artık. Kapkara, ıssız ve ölü bir yıldız. Tekillik. Hiçlikte atan kalp. Sonsuz güzellik. Trajik şiir. Gözyaşları. Sicim gibi sönen ışık.

Kalbim durmuştu. Tüm sinirlerim felç olmuştu. Mantık paramparçaydı. Kübist bir resimdi, sonra çığlık atan bir renk, sonra bulanık bir ses ve ardından karanlık. Gözlerimi yeniden açtığımda gülümseyen bir surat gördüm yine. Her şey eskisi gibiydi. Ben, az önce yaşanan korkunç olay zihin manipülasyonun bir eseri mi, yoksa hakikatin özü mü diye düşünürken, “o şey gerçekti,” dedi. Sesi soğuk ve ifadesizdi. “Korkma. Yaptığım şeyin bedelini ödedim. Bu çok temiz, saf ve güzel bir şey. Korkma. Az önce bana ne olduğunu anlamak istiyor musun?”

Başımı korku içinde salladım. Kadın gözüme sahiden de insanötesi, güzel bir azize gibi görünüyordu artık. “Ben Sıfır’ın Şarkısını duydum,” dedi.

“O da ne?”

“Sahiden bir karadeliğin içine gittim… ve hakikatin tellerine dokundum.”

“Nasıl yaptın bunu?”

“Dionisos’un emriyle.”

“Dionisos mu?”

“Uzayı incelemeleri ve yeni yıldızlarda hayat aramaları için uzaya gönderilen yarı-tanrı insanları hatırlıyorsun değil mi?”

“En son gönderilen yarı-tanrıyı bile hatırlıyorum,” dedim, düşüncelerim eflatun rengi bir bulantıya dönüşmüş hatıralarıma gitti, “çok küçüktüm daha. Büyük bir plazma ekrandan izlemiştim onu. Devasaydı. Neredeyse bir makineydi. Makinenin içindeki kutsal insan.”

“Biliyorsun, onlardan hiçbiri geri dönmedi. Hiçbirinden yanıt da alamadık.”

“Ah biliyorum,” dedim, “kim bilir ne muhteşem, ne trajik, ne korkunç, ne güzel şeyler görmüşlerdi. Kimisinin insanlığı ‘terk ettiğini’ duymuştum. Onlardan kimisi sahiden bir tanrıya dönüşmek için yıldızlara ‘dokunuyormuş’.”

“Bir tanesi ise bir karadeliğe dokundu. Beş bin yıl önce gönderilmişti. Hatırlayabildiğin en büyük yarı-tanrıdan dahi büyüktü. Tarihteki en güçlü insan. Neredeyse ölümsüz. İnsanlığın daha genç ve çok daha güçlü olduğu bir çağda inşa edilmişti. Çok güzeldi. Çok trajikti. Uzaya açıldıktan yüzlerce yıl sonra ondan insanlığı ‘terk ettiğini’ söyleyen bir mesaj alındı. Fakat o, diğerleri gibi başkalaşmak için değil, insanın en son haddine dokunmak için terk etmişti insanlığı. Bir karadeliğe girmişti.

Üç yüz yıl önce, Yitim Çağı sona erdiğinde geri döndü. Kuiper Kuşağında belirmişti. Beş bin yıl önceki ihtişamından ve güzelliğinden yoksundu. Sadece bilgiyle dolu bir küptü artık. Neredeyse ölümsüz bir ruhu taşıyan, muazzam bir küp. Onu bulan öncüler Satir Lobisi’ni inşa etti ve insanlığın sona ereceği kehaneti üzerine bizleri kurtarmak için harekete geçtiler. Ne yazık ki Dionisos’un zihin gücü gittikçe azalıyor. Yine de irfanından bir şey eksilmedi. Onun taşıdığı bilgilerin daha yüzde birini bile çözemedik. Fakat elde ettiğimiz veriler muazzam şeylerin saklı olduğunu söylüyor o küpte. Dionisos, Tekilliğin sırrını çözmüş olabilir. O küpün taşıdığı bilgilere tamamen erişirsek, on birinci boyutu algılayabilen varlıklara dönüşebiliriz. Fakat bunu yapamıyoruz… çok uzun, çok zahmetli ve çile dolu çağlara ihtiyacımız var. Oysaki sonumuz geliyor. Güneşin ömrüne az kaldı. İki milyar yıl sonra her şeyi yakıp kavuran korkunç bir iblise dönüşecek… o kadar süre içerisinde küpün sırrını çözmemiz imkansız.”

Kadının sözleri sona erince zihnimin alalade geometrisinde bir yıkımın başladığını hissettim. Kör Satir’in şarkısı bu yıkımın içinde kendini tekrar etmeye başladı.  Zehirlenmiş gibiydim. Hiç göremeyeceğim çağların bir yankısını duymuş gibi korkunç bir azap ile büküldüm. Ruhumun harap olmuş zemininde bir tufan başladı. Bilinmezliğin güzelliği ile adeta varlığa diz çöktüm. “Elde ettiğiniz o bilgi zerreciği bile nelere kadir,” diye inledim. Kadın zarif bir yüz ifadesiyle acziyetimi seyretmeye koyuldu. Ben de etrafımı saran o karanlık duvarlara çarpa çarpa, boğulmamak için oksijeni yakıp zavallı kelimeler yarattım, “hep sonsuzluğa ve orada var olması muhtemel trajik güzelliklere ilgi duymuşumdur,” dedim, “Dionisos’ta tüm bunlar saklı olmalı. Fakat onu asla anlayamayacağım. Asla göremeyeceğim onu. Ne acı… neden mücadele ediyoruz ki? Neden… belki de bu güzellikleri hiç görememek en iyisi. Hiç bilmemek. O güzellikleri kainatın tüm bilinmezliğiyle birlikte sonsuzluğa bırakmak ve yok olmak. Neden mücadele ediyoruz? Neden mücadele ediyorsun? Beni bu işe niye ortak etmek istiyorsun?”

“Çünkü küpteki bilgilerin tamamına erişmemiz mümkün,” dedi, “yine de çok uzun sürecek, çok uzun ve acı dolu çağlar. Fakat Güneş’in kırmızı dev evresi başlamadan küpteki bilgilerin tamamına erişebiliriz.”

“Nasıl?”

“Küpteki bilgileri mevcut yöntemlerimizle çözümlememiz evrenin termodinamik ölümünü bile aşacak kadar uzun bir zaman alabilir. Fakat yeni yeni bilgiler öğrendikçe Dionisos’un şarkı söylemeyi sevdiğini fark ettik. Yani bilgileri şarkıya dönüştürerek çözümlememiz mümkün. Dionisos hep Sıfır’ın Şarkısını söyler. Dionisos’un sakladığı bilgileri şarkıya çevirebilmek için de bir insan Sıfır’ın Şarkısını söyleyebilmeli. Bunu senin yapabileceğini düşünüyorum. Çünkü sen Sıfır’ın boyutuna daha önce düştün.”

Bar bir anda kayboldu. Varlık lime lime olup söküldü. Geride sadece Kör Satir’in inleyen şarkısıyla dolu bir karanlık kaldı. Orada anladım ki hiçbir şey tesadüf değil, her şey kozmik bir iradenin arzusu ile gerçekleşen hesaplanmış olaylar bütünü. Her şey çoktan yaşanıp bitmiş. Kendimi bir karadelikte, uçsuz bucaksız bir tekillikte buldum. Bir ametist şarabı içiyordum, iblis otu denen o lanetli bitkinin dumanından vardı her yanda. Gece vaktiydi. Karanlığın şehrindeydim. O anı yeniden yaşıyordum, öldüğüm anı ise seyrediyordum. Bir şeytan kanatlarını açmış uçuyordu mezarımda. Pazarlık yapmaya gelmişti.

“Şarkı yapamıyorsun değil mi? Notalar seni terk etmiş… oysa ben buradayım çocuğum, burada. Bırak. İstediğin kadar şarkı yapmanı sağlayabilirim. Sen bana ruhunu ver ve bir daha acı hissetme, bedeninse bir enstrüman olsun.”

Kabul etmiştim teklifini. Ruhumu Şeytan’a satmıştım o gece. Mecburdum çünkü. Sadece karanlıkta olan bir şehirde yaşıyordum. Geceyarısı Şehri. Yarasalar, çığlıklar ve sessizlik. Plüton yörüngesindeydim. Madenciler için müzik yapmak zorundaydım. Yaşamak için müzik yapmalıydım. Yaşamak için ruhumu satmalıydım…

“Sen Sıfır’ın Müziğini icra edecek tek kişisin,” dedi kadın. Hakikatin yaşanan anına geri döndüm, “İblis Lobisi’nin en tehlikeli hırsızına bilincindeki anahtarı kaptırdın. Şimdi o anahtar, hırsızla birlikte bir solucan deliğine doğru gidiyor. İblis Lobisi Oort Bulutsusu’nda bir solucan deliği yaratmış. Müziği icra edecekleri kozmik bir boşluğa süzülmeye hazırlanıyorlar. Niye savaşıyoruz, niye mücadele ediyoruz? Bunu anladın mı? Şu an niye yaşıyorsun, şu an neden buradasın? Hepsini anladın değil mi? Buna mecburuz. Kadere isyan edeceksek bile, bu kaderimizde var diye. Her şey önceden yaşandı ve bitti… başka çaremiz yok ve mücadele etmeliyiz.”

Etiketler: , ,


Yazar Hakkında

Rüya ve gerçeklik arasında sürüklenen bir göçebe. Uçsuz bucaksız doğum öncesi steplere ve de aklın ötesindeki uğultuya vurgun. Gizemli, eksantrik ve aykırı olana karşı varoluşunun başından beri bir çekim duyuyor. Bilincin nereye kadar sürdüğünü, nereye uzandığını ve pazartesi sabahları kavuştuğu o menhus şeklin kaynağını merak ediyor.