bilimkurgu kulubu

Kısa Öykü

Tarih: 26 Ekim 2018 | Yazar: Tuğrul Sultanzade

0

Sektör Barad Dur’da Korku ve Nefret | Tuğrul Sultanzade (Kısa Öykü)

Büyülü sözcüklerin, ormanlarda yaşayan mutant cadıların ve kurban ayinlerinin gerçekten var olduğuna inanmak hoşuma gidiyor. Bir tohumun çatlayıp da filizlenerek güneşe yönelmesi gibi, insanların benliğinde çatlayan tabu tohumları karanlığı arıyor. Böyle şeylerle dolu haberler iyi iş yapar. Bense iyi bir haber için ruhumu satabilirim. Sonra kendimi öyle bir acındırırım ki bana ruhumu geri iade ederler.

Barad Dur Sektörünün sokaklarında dolaşıyorum. Dört bir taraftan gönderilen mutantların ve de politik sürgünlerin diyarı. Çok garip şeyler duyuyorum burada. “Kyafu yaşıyor,” diyorlar. Kim bu? İsmi, hayali varlığı ve insanların onu anarken suratlarının aldığı korkunç şekil rüyalarıma karışıyor. Korkunç açılara bölünüyor. Kabuslarım bin bir parçada kendini yineliyor.

Bir gece barın birinde içip içip köpek gibi sızmıştım, sabaha karşı mutant bir kadının kollarında uyandım. Kyafu’yu fısıldıyordu. Kim bu Kyafu… onu duvarlarda görüyorum. Onu sessizlikte görüyorum. İnsanlar onu temsil eden gölgeden bir adamı posterler halinde her yana yapıştırıyor. Fakat kim o? Güya lanetli bir melek? Bir kaç bin yıl önce Diskaruma’yı yok eden bir patlamada öldürülmüş. Diskaruma da ne? Dünyanın bir zamanlar altında yatan ve kainattaki en ihtişamlı şey?

“Kyafu’yu bulmak istiyorum,” dedim. Bir bardaydım yine. Bunu duyan cybergoth fahişeler güldü bana. Alay edercesine sektör toprakları dışındaki vahşi arazileri gösteren bir konum attılar. Tamamen vahşi ve el değmemiş topraklar. Zehirli böcek kolonileri gibi türeyen parıltılı koruluklar, yabani güller, otlar ve tepelikler; ekoloji fetişistlerinin bakıp da mastürbasyon yapabileceği türden bir manzara. Fakat, bu manzaranın tam ortasından saçma sapan bir glitch gibi, kara bir nehir geçiyor; Barad Dur ve Altmışdördüncü Sektörü birbirine bağlayan kara yolu. Artık kullanılmıyor, yüzeyi çatlaklarla ve araba hurdalarıyla dolu.

Saatler boyunca hayaletlerin düzüştüğü bu otoyolda dolaştım yalnız başıma. Hurdalar, harabeler, bitmek bilmeyen bir uğultu ve soğuk. Emin ol, böyle bir yerde en sağlam adam bile anneciğinin kucağına dönmek ister. Sadece hayal et, elinde K Tüfeklerinin en kıytırık sürümü var ve o hurdaların arasında, belki de en beter kabuslarında bile göremeyeceğin türden bir yaratık yuva yapmış. Tripofobyanı tetikleyecek türden deliklerle dolu ve bu deliklerden pislik akıtan bir tene sahip, cehennem kaçkını grotesk bir yaratıktan bahsetmiyorum. Bunlar cici şeyler… millet bunları Barad Dur’da evcil hayvan diye tasma takıp gezdirir. Çok daha beter şeyler var Dünyada artık.

Boyu yarım metreyi bulan ve tek bir dokunacını burnundan içeri soktuğunda beynini sömürebilecek kurusülükler ya da bu kurusülüklerin kuzenleri ametist akrepleri… daha beterlerini ararsan, tatlı su parazitleri var… bir şekilde teninden içeri nüfuz eder ve beynine gidecek bir yol bulur… sonuç? Sinir ağların üzerinde yepyeni bir tapınak kurar… O’na tapmaya başlarsın. Bunlar gerçek, efsane değil. Dünya böyle yaratıklar uyduracak kadar sıkıcı. Otobandan bunalıp sektöre geri döndüm. Cybergothlar, sürgün edilen anarşistler ve mutantlarla dolu bir cehennemin içinde eğlence anlayışı son derece çarpık olmalı. Aradığım türden haberler belki buradadır? Sektöre girerken yanıma yaklaşan bir milise “bana burada geceleyin neler yapıldığını göster…” dedim. Adam iki yüz token verdim sonra. Ömründe asla bu kadar büyük bir parayı peşin almamıştır eminim.

Eski püskü bir deponun arkasına geçtik. Cyborg çürümesine dair o metal ve de irin kokan ufunet her yanı doldurmuştu. Bir magneto arabaya bindik orada. “Ganimet,” diye güldü milis. Barad Dur’un kaotik manzarasını arşınlayarak neon zehrine daldık. Bir genelevin arkasındaki boş alana park etti aracı. Milis omuzlarındaki apoletleri söktü. Parmaklarını aracın önüne yapıştırılmış bir zamka sürdü. “Beni bulmamaları lazım,” dedi ve birlikte zehir kokan geneleve girdik arkadan. “Burada kuralları sen yazacaksan, arkadan girmelisin.”

İçeri girince bir zamanlar aşina olduğum o kadınsı simetriyi unuttum. Dans pistlerinde püsküllü bir cehennemin kıvranışları altında inip kalkan vücutların o inorganik dehşetini nasıl anlatabilirim? Kimi kadının vücudu bir çuval parçalanmış vajina gibiydi, kimisinin ki tüyleri soyulmuş bir tavuk… kimisi sahiden seks hormonu ile şişirilmiş tatlı bir haz parçasıydı fakat yüzüne bakınca cehenneme giden bir tuval görüyordun. “Neden?” diye sordum, “neden böyle teşhir ediyorlar kendilerini.” Milis soğuk bir sırıtışla cevap verdi, “onlar normal kadınlardan daha çok zevk veriyor.”

Birlikte mor bir kanepeye oturduk milisle. Önümüze biralar kondu ve küçük bir metal plakanın üzerinde minik mor haplar. “Ne bu?” diye sorunca, milis cevap vermedi. Üç tane hap seçti ve birayı kafasına dikerken hepsini yuttu. Aynısını ben de yaptım.

…bilincim tekrar geldiğinde hiç kimse yoktu yanımda. Karnımı tutuyordum, bir duvarın dibine çökmüştüm. Yerde kendimi gördüm. Bir propaganda posterinin üzerine kusmuştum. Her yerime sıçramıştı kendi pisliğim. Acı içinde kahrolarak caddeye çıktım. Her yan cybergoth bir tahribat fetişistinin kendi vücuduna açtığı jilet yaralarından fışkıran kanla yaratılmıştı sanki.

Pejmürde bir halde gezdim sokaklarda. Acı çekiyordum. Çarpıklıktan zevk alıyordum. Kaldığım pansiyona varınca, gece henüz yeni doğmuştu sokaklarda. Kanalizasyonda uğuldayan fetüslerin şarkısına benziyordu gece Barad Dur’da. Henüz hazır değildim buna. Dünya’nın kalın bağırsağında gezinmeye hazır değildim. Odama çıkıp biraz uyumak istedim.

…bir an, saat gece iki buçuk iken, mutasyona uğramış yarı ahtapot yarı böcek yarı da insan kırması garip bir yaratık yapışıyor pencereme. Bu şey beni kabuslarımdan uyandırıyor. Gerçek hayat kabustan daha kötü Barad Dur’da. Yaratık beni görünce sırıtıyor ve şekilsiz penisini yüzüme doğru sallıyor. Alnına bir pentagram mührü vurulmuş ve benden ot istiyor. “Zengin bebesi seni, seni gidi beyaz götlü paçavra…”

Hakaretler sürüp gidiyor. Kafam atıyor tabii. Fakat arsız yaratık aletini sıvazlayarak yeşil bir sıvı boşaltıyor pencereme. Çok geçmeden cam eriyor ve pislik şey içeri sızıyor. Kokusunu tahmin bile edemezsin. Tüm Barad Dur’un göt deliğinden sürünerek geçmiş gibi… “OT!” diye bağırıyor. Yatağın altına sakladığım K tüfeği çıkartıp ot yerine yağlı ve yapışkan gövdesine üç beş kurşun patlatıyorum. Yaratığın vücudunun yarısı dışarıda… tırnağın etten kopuşu gibi penceremden yuvarlanıp asfalta iğrenç bir gürültü çıkararak yapışıyor ve kırılan gövdesinden çıkan öz her yanı kaplıyor. Yaratık ay ışığının altında iğrenç bir şekilde parlıyor. Ve filmin sonunda, ertesi gün punk manyaklar yaratığın cesedinin etrafında toplanıp Kyafu’yu Çağırma ayinini düzenleyecek. SONUÇ OLARAK, dünyadan bir mutant daha eksilmiş… peki Kyafu nerede? Mutantların azizi, cybergoth kızların mastürbasyon mesihi, anarşistlerin ilahı… bunca mutant şu dünyanın zehirli gövdesinde sürünürken, neredesin ey karanlıkların prensi?

Geceye daha fazla direnemiyorum. Kyafu gecenin bir köşesinde saklanmış olmalı. Kendimi Barad Dur’a karşı hazırlıyorum. Hiçbir şeye güven yok. Güvenlikten sorumlu milisler politik sürgünleri beceriyor, mutantlara tecavüz ediyorlar, hiç yoktan katliam çıkıyor her köşede. Dünya’nın gövdesinde açılmış bu parıltılı yara kanıyor ve kanadıkça kendi içine gömülüyor. Sokağın köşesinde sibernetik teçhizatlarla donatılmış üç tane cadı var. Simsiyah lateksler giymişler. Burunlarını estetik ameliyat ile kocaman bir hale getirmişler. Kafalarını küstahça yukarı dikip bağırdılar hep bir ağızdan, “DOKTOR TEYEBUTSU ZAVALLI KIZLARI KÜRTAJ YAPIYOR! İNSANLARIN ETLERİNİ KESİYOR! YENİ YÜZLER YARATIYOR! MUTANTLARA YENİ VÜCUTLAR YARATIYOR!”

Doktor Teyebutsu… sadece korkutucu. Koşmaya başladım. Yağmur üzerime serpildi. Cadıları kaybettim. Ciğerlerim ağrıyordu. Bir köşeye yığılıp ağlamak ya da kafayı çekmek istedim sadece. Sürünerek bir bara girdim. Sırtımda K tüfeğim vardı fakat içerideki kalabalık füzeler, kocaman testereler, ateş püskürten makineler ve de zehir sıçratan spreyler ile donanmıştı. Benimse sırtımda kıytırık bir K sürüm tüfek vardı ancak. Yukarı katta, Eros kanatları çıkartmış ahlaksız, lümpen, şerefsiz mutantın biri matkapla bir şeyleri deliyordu. İki de bir “aşk saati!” diye bağırıyordu cırlak bir sesle.

Dışarıdaysa bir dev ağlıyordu. Bunu ta o kalabalık ve gürültülü barın içindeyken bile duyabiliyordum. Onu umursamamak, devi unutmak, tüm o talihsizlikleri unutmak için içmeye başladım. Saat üçü fersah fersah geçiyordu. Gece uzuyordu durmadan, sonu hiç gelmeyecekmişçesine geriliyordu, nihayet kopacaktı elbet ve sabah doğacaktı. Ve birden bire ben içmekle meşgulken olanlar oldu. Eros kanatları çıkartmış bir düzine mutant daha belirdi gökyüzünde ve hepsi o aşağılık silahlarla bizlere ateş etmeye başladı. Kocaman, pembe flamingo tüyleriyle süslenmiş aşk yayları. Attıkları oklar gecenin en iğrenç jokerlerine aşık olmanıza neden oluyordu… ve mekandaki herkes bu iğrenç kumarın zevkine kaptırdı kendini. Barad Dur’da aşk aşağılıktır. Bir kanalizasyon deliğinde öpüşmek, tüm şehir üstüne sıçarken ve yağmur suyu seni boğarken öpüşmek… kendinle, kendinden yarattığın bir karanlıkla. Aşk budur Barad Dur’da.

…her yan vızıldayan oklarla, sarhoş bir kalabalıkla, kusanlar ve aşık olanlarla doluydu. Acayip bir teknolojiydi bu oklar. Değdikleri yerde patlıyor, pespembe bir duman ve hoş bir koku bırakıyorlardı. Rulet dönüyordu, yaylar geriliyor ve oklar vızıldıyordu her yanda. Kendimi bir sümük gibi bardan dışarı sızarken buldum.

Barad Dur’un sokaklarında esip gürleyen yağmura teslim ettim kendimi. Boku yemiştim büsbütün. Okyanusa karşı dövüşmeye gittim. Beynime kazıttığım o efsanevi dövmelerden birinin ışıldadığını hissedince acılarım bambaşka bir safhaya büründü.

Bir araç belirdi yanımda. Magneto tipi. İki kapılı. Kim olduğunu ve ne istediğini düşünmeden bindim. Sırılsıklamdım. “Ölmek istiyorum,” diye fısıldadım. Adam “her ölümsüz bunu ister,” diye güldü. Aracın içinde esen bir fön dalgası beni kuruttu. Sonra nereden nereye geçtiğimizi anlayamadığım bir yolculuğun ardından durduk. “Yer altı. Şimdi seni Barad Dur’un kalbi ile tanıştırma vakti.” Yüzüne dikkatle bakınca adamı tanıdım. Bu o milisti. Akşam şehre girince peşime taktığım.

Her yan nükleer atığa sinmiş lağım suyu kokuyordu. Yürüdükçe duyular değişiyor pislik ve çürük kokuları gösteriyordu kendini. Yerde uzanan hastalıklı insanlarla doluydu etraf. Kimi bacağıma ulaşmak ister gibi elini uzatıyor, kimi yalvarır gözlerle bana bakıyordu. Dünyanın çürüyen yaralarından dökülen irin. Hepsini yakmak ve onları kurtarmak istedim. Milisin peşinden yürüyerek bir yer altı caddesine girdik. Üzerinde neon harflerle Teyebutsu yazan bir binaya girdik. İçeride onlarca cadı mumyası sıralanmış bir halde seyrediyordu bizi. Milis beni adamın önüne itti, “göster ona,” dedi soğuk bir sesle. Teyebutsu’nun suratına bakamadım.

…hatırladığım son şey bir kart çektiğimdi. Maça Kızı. Sonum gelmişti. Deniz dalga dalga çırpınıyordu etrafımda. Bir meleğin kalbi üşüyordu. Çöl ve deniz. Sığ deniz. Her yan çöl ve sığ bir denizin çırpınışı… suyun kristalsi parıltıları. Damarlarıma giden uyuşturucu. Bir kanalizasyona düşüşüm. ‘MORTE AMONA, KALİPSES HANNA!’

Artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacak, Kyafu’ya doğru gidiyorum.

Etiketler: , , , ,


Yazar Hakkında

Rüya ve gerçeklik arasında sürüklenen bir göçebe. Uçsuz bucaksız doğum öncesi steplere ve de aklın ötesindeki uğultuya vurgun. Gizemli, eksantrik ve aykırı olana karşı varoluşunun başından beri bir çekim duyuyor. Bilincin nereye kadar sürdüğünü, nereye uzandığını ve pazartesi sabahları kavuştuğu o menhus şeklin kaynağını merak ediyor.